İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tarih ve Tekerrür (1-2)

Dr. Ömer Uluçay yazdı
“Tarih, tekerrürdür” denilmiş ve buna cevap olarak da “ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” denilmektedir. Bu tekrarlama işi, bir ülkenin, toplumun tarihinde olduğu gibi; farklı ülke ve toplumlar için de söz konusu olmaktadır. Bu topraklarda; Ermeni Kırımında, 1934 Trakya’da Yahudi Tehcirinde ve 6-7 Eylül 1955 Beyoğlu olaylarında inanılmaz olaylar, yaşanmıştır: Sivil insanlar öldürülmüş, evler, dükkânlar, kiliseler yıkılıp talan edilmiş, mallar gasp edilmiş, tecavüzler olmuştur.

 ‎1934 Trakya Olayları-Furtuna (21 Haziran- 4 Temmuz 1934)[1] ‎
‎ Türkiye/Trakya Bölgesi’nde Yahudilere karşı gerçekleştirilen şiddet ‎‎eylemleri ve sonuçları ibret vericidir.‎
‎1934 yılında, Nihal Atsız’ın Orhun ve Cevat Rıfat Atilhan’ın   Milli İnkılap ‎‎dergilerinde yapılan  ırkçı yayınlar sonucunda halk,  Yahudi azınlığa karşı ‎‎şiddet olaylarına girişti.‎
Tekirdağ, Edirne, Kırklareli ve Çanakkale gibi illerde Yahudilere ait dükkân ve ‎‎evler yağmalandı ve birçok kadına tecavüz edildi. Yaklaşık 15 bin Trakya ‎‎Yahudi’si bulundukları şehirleri terk etti. ‎
‎Hükümet Kararnamesi ile (19 Şubat 1934) Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Çanakkale mıntıkalarını içine ‎alan Trakya Umumi Müfettişliği adıyla ikinci bir müfettişlik kurulmuş, ‎başına da 1925 yılında yaşanan Şeyh Said İsyanı’ndan sonra 1927’de ‎Doğu Anadolu’da Birinci Umumi Müfettişliği görevini beş yıl süreyle ‎yürüten İbrahim Tali Öngören getirilmişti‎r.
Nihal Atsız, Orhun dergisinde şunları yazmaktadır:
“‎…İkide bir Yahudileri Türkleştirme cemiyetleri kurarak bizi ‎kandırmaya çalışacaklarına namuslu Türk tebaası olarak kalsınlar ‎yetişir. Çünkü biz onların Türkleşeceklerini asla ummadığımız gibi bunu ‎istemeyiz de. Çamur ne kadar fırına verilse demir olmayacağı gibi ‎Yahudi de ne kadar yırtınsa Türk olamaz. Türklük bir imtiyazdır; ‎her kula, bilhassa Yahudi gibi kullara nasip olmaz.
İskân Kanunu (‎14 Haziran 1934/2510 Sayılı) Mecliste kabul edildi. ‎Kanun “Tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket” ‎yaratmak amacıyla; ülkeyi “Türk kültürlü nüfusun yoğunlaşması istenen ‎mıntıkalar”, “Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakil ve iskânına ‎ayrılan mıntıkalar”, “Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibat ‎sebepleri ile boşaltılması istenilen, iskân ve ikamete yasak mıntıkalar”a ‎ayırmıştır. Kanunun 9. maddesi ise İçişleri Bakanlığı’na “casuslukları ‎sezilenleri sınır boylarından uzaklaştırmak” yetkisi vermişti‎r. Daha çok Doğu ve Güneydoğu Anadolu için hazırlanmış bu yasa ‎Yahudiler aleyhine kullanıldı. ‎
İlk olaylar 21 Haziran 1934’de Çanakkale’de başladı. Çanakkale’de ‎Yahudiler’e yapılan ekonomik boykotun dozu kaçınca fiziki saldırılara ‎dönüştü. Yağma, dayak, ırza geçme, imzasız tehdit mektupları gönderme ‎olayları oldu‎. Kırklareli ve Edirnede de aynı olaylar görüldü.
‎Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, Çanakkale, Uzunköprü, Silivri, Babaeski, Lüleburgaz, Çorlu ve Lapseki’de olayların aynı gün içinde başlaması bu işin ‎birkaç çapulcunun işi olmadığı anlamına geliyordu.‎
Trakya’dan ayrılan Yahudilerin 13.000-15.000 civarında olduğu ‎tahmin edilmektedir. İsrail devletinin resmen kurulmasından sonra, Türkiye’deki Yahudilerin ‎nüfusunda ciddi düşüşler olmuştur.
*
 “Sermayenin Türkleştirilmesi” adı altında gayrı Müslim olanların mallarına el konulmuştur. Aralık 1942 ve Ocak 1943’te İstanbul’da gayrimüslimlere ait binlerce taşınmaz mülk el değiştirdi. El değiştiren mülkler arasında İstiklal Caddesi’ndeki yapıların büyük bir kısmı bulunuyordu. Satılan mülklerin %67 kadarı Müslüman Türkler, %30 kadarı resmi kurum ve kuruluşlar tarafından alındı[2].
 Müslüman olmayanlara getirilen “Varlık Vergisi”(1942/ 4305 sayılı kanun)  nedeniyle gayrı Müslim vatandaşlar ellerindeki varlıkları satmak zorunda kalmış ve bunu yapamayanlar, ‎27 Ocak-3 Temmuz 1943 arasında, tümü gayrimüslimlerden oluşan toplam 1229 kişi, ‎ Erzurum/Aşkale’de toplama kampına alınmış ve demiryolu inşaatında çalıştırılmışlardır. Çalıştırılacaklara verilen ücretlerin yarısı, borçlarına mahsup edilmiştir.
Varlık Vergisi kanunu ile toplam 314.900.000 TL vergi tahsil edilmiştir. Bunun   %70’i İstanbul’da toplandı. Toplam tahsilât, 1942 yılının devlet bütçesinin (394 milyon TL) %80’ini buluyordu.
Varlık Vergisi uygulaması donunda %2 olan azınlık sayısı, göç nedeniyle %1’e düştü.
15 Mart 1944/4530 sayılı “Varlık Vergisi Bakayasının Terkinine Dair Kanun” ile o tarihe kadar tarh edilmiş, ancak tahsil edilememiş vergilerin silinmesiyle “Varlık Vergisi” uygulaması ortadan kaldırılmıştır.
Varlık Vergisi nedeniyle, basına kapalı olarak yapılan CHP grup toplantısında Başbakan Şükrü Saraçoğlu[3] şöyle demektedir:
“Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.”
Başbakan Saracoğlu, 5 Ağustos 1942’de okuduğu hükümet programında ise devlet ideolojisini açıklamaktadır ve bu görüş demokrasi denemelerine rağmen hala geçerlidir:
“Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. (…) Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hâkimiyetidir.”
Tahakkuk eden vergilerin %87’si gayrimüslim, %7’si Müslim mükelleflere yüklenmişti. Geri kalan %6 değişik kalemlerde olup, bunların da çoğu gayrimüslim azınlıklar ve ecnebilerdi.
Sevan Nişanyan[4]ın pek açık bir şekilde izah ettiği gibi, “Türk” kavramının iki tanımı vardır. Biri “TC vatandaşı olan herkes Türktür” şeklinde hukukî, diğeri ise “TC’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan ve Türk dilini, kültürünü, ulusal ülküsünü benimseyen herkes Türktür” şeklinde iradî bir tanımdır. Resmî ideolojinin günlük yaşamdaki yansımalarında ve uygulamalarında yaygın bir şekilde bu ikinci tanım kullanılır.
1915’te Ermenilerle çatışma yaşanmış ve sonuç “Tehcir”e varmıştır. Konu katliam-çatışma olarak tartışılmakta ve birçok ülke parlamentoları yaşananları “genosit” olarak kabul etmiştir. ABD, her sene, bir teknik manevra ile konuyu kararlaştırmaktan kaçınmakta ve Türkiye’nin başında bir kılıç olarak durmaktadır. Hamasi deyişlerin ötesinde yapacak bir şey kalmamış ve zaman zaman konunun araştırılmasının bilim adamlarına havale edilmesi önerilmektedir. Henüz bir sonuca varılmamıştır.
Dersim 1937-38 olayları, Ağrı ve Zilan Deresi, yakın dönemdeki Toplu Mezarlar, konuyu başka boyutlara çıkarmaktadır.
07 Haziran 2015 Genel Seçimleri sonuçlarının Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğanı “Başkanlık” hayali gerçekleşmediği için öfkelendi. Koalisyon kurulmasına sıcak bakmamış ve tekrar seçim ile 400 Milletvekili isteğinde ısrarlı oldu. Bunun için 01 Kasım 2015’te Genel Seçimin tekrarı kararlaştırıldı.
*
TARİH VE TEKERRÜR (2)
Dr.Ömer Uluçay
Türkiye’nin “Teröre karşı uygulama” sicili ilginçtir ve tekrarı-artan şiddeti göstermektedir. Hatta bu konuda “patent” sahibi olduğunu bile söylemek mümkündür. Hitler Almanya’sı Türkiye’yi izlemektedir:
1915: Ermeni Tehciri
1925: Şeyh Said İsyanı
1932: Ağrı İsyanı-Zilan Deresi katliamı
1934:Trakya Olayları-Yahudi Tehciri
1937/8: Dersim İsyanı ve Mecburi İskân
1955: 5-6 Eylül Olayları ve Göç
1967-1995: Alevilere Saldırı ve Katliamlar
11 Haziran 1967: Elbistan Saldırısı
5 Mart 1971: Kırıkhan Katliamı
17 Nisan 1978: Malatya Katliamı
4 Eylül 1978: Sivas Katliamı
19-26 Aralık 1978: Maraş Katliamı
27 Mayıs-4 Temmuz 1980: Çorum Katliamı
2 Temmuz 1993: Sivas Katliamı
12 Mart 1995: İstanbul/ Gazi Mahallesi Katliamı
1990-2000: PKK direnişi, köy yakmalar, faili meçhuller, Toplu mezarlar, kitlesel tutuklamalar
2015: HDP Merkezlerini yakmak, öldürmek,  yağma, Anti-Kürt eylemler, Şehirlerde Sıkı Yönetim vd.
Bu liste Türkiye’nin iki ana sorununa işaret etmektedir. Sorunun nedenini kabul ile ortadan kaldırmayı ve toplumsal barışı/kalkınmayı sağlamak yerine, asayiş öncelikli politikalar ile ateş hiç sönmemekte ve ancak kontrolde tutulmakta ve baskı altında bulundurulmaktadır. Bu iki temel sorun: Toplumsal eşitlikte Kürt Sorunu ve inanç bazında ise Alevilik Sorunu’dur.
*
Nazi Almanya’sında Hitler yönetiminde, Yahudi katliamının başlangıcında yapılan olayları anımsatmak, günümüzdeki olayları değerlendirmek ve varacağı noktayı tahmin etmek bakımından ibretli olacaktır. Ayrıca Türkiye’nin bu konularda birikim ve pratiğinin de olduğu bilinmektedir.
Kristal Gece (9 Kasım-13 Kasım 1938)[5] 
Kristal Gece (Kristallnacht), 9 Kasım 1938 gecesinde başlayıp bir hafta süren, Alman Nazilerinin, Yahudi vatandaşlara ait ev, iş yeri ve ‎Yahudi ibadethanesi olan Sinagog’lara devlet kontrolünde, eşzamanlı ve yaygın olarak yapılmış kanlı ve ölümcül saldırıların adıdır.‎
1938’de Almanya, ülkesinde yaşayan 17 bin Polonyalı ‎Yahudi’yi sınır dışı etti. Polonya Yahudileri geri almadı ve bunlar, iki ülke arasında sıkışıp ‎kaldı. Bunların çoğu soğuk, açlık ve hastalıktan yaşamını yitirdi. 17 yaşındaki Herschel Grynszpan’in ailesi de bunların arasında idi. Bu genç, Paris’teki Alman Büyükelçiliği’ni basarak ‎karşısına ilk çıkan kişi Konsolos yardımcısı Ernst vom Rath’ı vurarak öldürdü.
Hitler’in sağkolu propaganda bakanı Goebbels; bu eylemin Yahudilerce planlanıp gerçekleştiğini ileri sürdü ve bu öcün alınması gerektiğini ileri sürdü. ‎Goebbels, partisinden mukabil saldırıların yapılmayacağını, ancak bu tür olayların olması halinde asla ‎müdahale edilmeyeceğini basın yoluyla duyurdu. Sivil ajanların da halkı kışkırtmasıyla Kasım’ın 9’unu ‎‎10’una bağlayan gece kanlı saldırılara göz yumuldu. Polis ve itfaiye olaylara kasıtlı olarak müdahale ‎etmedi. Olaylar yer yer 13 Kasım’a kadar sürdü.‎
Alman propaganda bakanı Joseph Goebbels, Münih’te Nazi partisi yandaşlarına ‎yönelik ateşli bir Yahudi karşıtı konuşma yaptı. Parti üyeleri, 1923’teki başarısız ‎Nazi Darbe Girişimi’nin (Adolf Hitler’in iktidarı ele geçirmek için yaptığı ilk ‎teşebbüs) anma töreninde toplanmıştı. Konuşmanın ardından Nazi yetkilileri ‎Fırtına Birlikleri’ne (SA) ve diğer parti örgütlerine Yahudilere saldırma ve evlerini, ‎işyerlerini ve ibadet yerlerini yıkma emri verdi.
Bu olaylar; saldırıdan sonra sokakları kaplayan cam kırıklarının ışıltılarından esinlenerek “kristal gece” veya Pogrom (katliam/kıyım) gecesi ya da Kasım pogromları olarak da anılmaktadır.
Gecenin sonunda 91 Yahudi öldürülmüş, yüzlercesi ağır yaralanmış, Yahudilere ait 7.500 dolayında iş yeri ‎yağmalanmış, tahminen 177 Sinagog yakılıp yıkılmış, pek çok mezarlık tahrip edilmiştir.‎
Pogrom(katliam)lardan sonraki sabah, 30.000 Alman Yahudisi erkek, Yahudi olmak “suçundan” tutuklanarak, yüzlercesinin daha sonra ortadan kaybedildi ve toplama kamplarına gönderildi.   Yahudilerin sahip olduğu işletmelerin, Yahudi olmayanlar tarafından idare edilmediği takdirde tekrar açılmasına izin verilmedi. Yahudilerin evlerinden dışarıya çıkabilecekleri saatleri sınırlandıran sokağa çıkma yasakları kondu.
‎”Kristal Gece”den sonra, hayat Alman ve Avusturya Yahudisi çocuklar ve gençler ‎için çok daha zor hale gelmişti. Zaten müzelere, kamuya açık oyun sahalarına ve ‎yüzme havuzlarına girişleri yasakken, şimdi devlet okullarına gitmeleri de ‎yasaklanmıştı. Yahudi gençler, anne ve babaları gibi Almanya’da toplumdan ‎tamamen soyutlanmışlardı. Birçok Yahudi yetişkin çaresizlik içinde intihar etti. ‎Pekçok aile ümitsizce oradan ayrılmaya çabalıyordu.‎
Nazi devleti Almanya’daki Yahudi cemaatine bir milyar Reichsmark (400.000.000 ‎ABD doları) ceza kesti. Pogromdan sonra Yahudilerin ortalığı temizlemesi ve ‎onarması emredildi. Oluşan hasarlardan dolayı sigortadan para almaları ‎engellendi. Bunun yerine, sigorta şirketlerinin Yahudi mülk sahiplerine yapacağı ‎ödemelere devlet el koydu. Pogrom sonrasında, Yahudiler Almanya’daki kamu ‎hayatının tüm alanlarından sistemli bir şekilde dışlandı.‎
*
Devlet Şiddeti’ne ilişkin örneklerini, Türkiye ve dünya tarihinde fazlasıyla bulmak mümkün. Zaman içinde devletin felsefesi, yönetimi ve öncelikleri değişmiştir. Geçmişi, bugünün değerleri ile yargılamak isbetsiz olacaktır. Ama her dönemde devlet bencil ve ziyadesiyle hükümran davranmıştır. Bazı kavimlerin geçimi devlet eliyle olmaktadır. Bu nedenle devlet, sanki özel mülkiyet gibidir. Çağa uygun devletin yapacağı yenilikler vatandaşa bir hak olarak değil de bir sadaka, bahşiş olarak değerlendirilmekte. Hal böyle olunca, “hak” vatandaşta değil de “devlette” olmaktadır. O zaman devlet, cömertlik şöyle dursun oburdur, vatandaştan almak derdindedir. Onun gelirine ortak olduğu gibi, bedeni üzerinde de hak iddia etmektedir.
Türkiyede iç hukukun üstünde, ortak olunan uluslararası ortak değerlerin üstünlüğü ve uygulama mecburiyeti vardır. Ama geleneksel yönetim içindeki devlet, kendisini, sınırları içinde “mutlak” görmekte, egemenliği bölüşmeyi red etmektedir.
1982 Anayasamızda, halkın eğemenliğini ilgili kurumlar eliyle kullanacağı belirtilmiştir. Ancak, demokratik değil de mutlakiyetçi bir anlayışla tüm yetkiler bir merkezde ve hatta bir kişide toplanmak istenmekte ve böylece herşey “tek”e indirgenmektedir.
Türkiyedeki siyasi mücadele ve krizin özünde bu mutlakiyetçi, tekçi anlayış, istek ve zorlama vardır. İdare, diğer uzuvlara(yasama,yargı, bası-medya) “tek hakim” olmak istemektedir.Bunun adı siyasi literatürde “monarşi, tiranlık”tır. Bu sistemlerde de kısmi ve sınırlı bir seçim vardır. Meclis geniş bir sekreterya gibidir. Yargı, Muktedirin amaç ve fikirlerini hukuka dönüştürmektedir, şartlara göre karar vermektedir.Yasama, direktifleri kanunlaştırmaktadır. Çeşitli kademelerde yöneticiler vardır ve bunlar liderin,sultanın,hükümdarın,monarkın, tiranın direktiflerini gerçekleştirmekle görevlidirler. Hükümdarın da kendi çevresinde danışmanları, sekreteryası vardır ve üst kontrol noktasındadır.Böyle bir sistemin yeni adı “Başkanlık” olacaktır.
Özünde görüldüğü gibi, Tekadam Yönetimine dayalı bu sistem, “Reislik”tir. Siyasi literatürde bu Cumhur Reisliği’dir.Nitekim Mustafa Kemal Paşa döneminde de devlet sistemi “Reislik”tir.
Beden aynı olunca, caketin rengi değişebilir ama ana uzuvları aynı kalır.
Demokrasimiz “Reislik” içinde gelişecektir. Ne kadar? Sökükler dikilmiş.Yeni ve hangi kumaş, onu “Reis” seçecek.
Yaşıyoruz, görüyoruz.
İnsan hak ve hürriyetlerine dayalı, birlikte yöneten, eşitlikli, katılımcı bir sistemi, Türkiye halkı hak etmiştir. Bunu gerçekleştirmek zorundayız. Siyaset dilinde bunun adı, “Yönetişim”dir.
[1] Vikipedi, özgür ansiklopedi
 •Haluk Karabatak, 1934 Trakya Olayları ve Yahudiler, Tarih ve Toplum, ‎Şubat 1996, Sayı:146, s.4-16.‎
•Avner Levi, 1934 Trakya Yahudileri Olayı: Alınmayan Ders, Tarih ve ‎Toplum, Temmuz 1996, Sayı:151, s.10-17.‎
•Zafer Toprak, Trakya Olaylarında hükümetin ve CHF’nin sorumluluğu, ‎Toplumsal Tarih, Ekim 1996, Sayı:34, s.19-25.‎
•Ayhan Aktar, 1934 Trakya Olayları ve Türk Milliyetçiliği, Tarih ve ‎Toplum, Kasım 1996, Sayı:155, s.45-56.‎
[2]  Siyasi Anılar 1939-1954, Faik Ahmet Barutçu, Milliyet Yayınları, s.263, (Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları, Ayhan Aktar, İletişim Yayınları).
[3] A.g.e: Ayhan Aktar, İletişim Yayınları
[4] Sevan Nişanyan, “Kemalist Düşüncede ‘Türk Milleti’ kavramı”, Türkiye Günlüğü, sayı 33, Mart-‎Nisan 1995, s. 127-141.‎
[5] Vikipedi, özgür ansiklopedi
http://www.ushmm.org/outreach/tr/article.php?ModuleId=10007697‎

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: