İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Hristiyan, Yahudi, Süryani ve Dönmelerin Makus Talihi

Hristiyan, Yahudi, Süryani ve Dönmelerin Makus Talihi 2. Emperyalist Savaşı’nda da Değişmedi: Amele Taburlarında Zulmedildiler.
1. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında 1915 şubat ayı Osmanlı ordusunda öncelikle/özellikle Ermenilerin ve Hıristiyanların silahlarının alınarak amele taburlarında çürütülmeye ve öldürülmeye bırakıldığı tarihin de yüzüncü yıl dönümü. Bu uygulamaya milli mücadele döneminde de başvurulduğu gibi  2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında da uygulamaya devam edilmiş amele taburları oluşturulmuştur. Amele taburlarına bütün gayrimüslimler doldurulmuş, hatta Müslümanlığa geçenler (“dönmeler”) dahi bu uygulamadan kurtulamamışlardır.

Aşağıda okuyacaklarınız 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında Amele Taburları’na (20 kur’a) alınan Süryanilere yaşatılan zulüm dolu hikayelerden sadece birkaçıdır

I – SÜRYANİLER
Xori Brahim Hajjo [1910-2001], Başpapaz İbrahim Aksan[i]’ın amale taburları anıları:
1910’da Turabdin’in [Mardin’in] Midyat kazasında dünyaya geldim. İhtiyatlıktan sonra berberlik, 1950lerin başında Mardin’­deki Za’faran Manastırı’nda Arapça ve Klasik Süryanice öğretmen­liği yaptım. 1960ların başında Midyat’a geri geldim, tuhafiye dük­kânı açtım. Midyat’ın Mor Axesnoyo Kilisesi için 1962’de papaz, 1974’de de başpapaz yapıldım.
1942’de ihtiyatlığa alındığımda yaşım otuza ulaşmıştı. Bundan önce, yıl 1933’de, Nisan ayında askerliğe alınmış, 20 ay bulunduk­tan sonra terhis olmuştum. Bu sıra yolculuğumuzu yürüyerek yap­mıştık Mardin’e.
İhtiyatlığa alındığımız Nisan ayında, büyük bir kuraklık ol­muş. Ekinler bir karış kadar ancak olmuştu. Yağmur yağmadığı için ekinler kurumak üzereyken suna böceğinin saldırısına uğra­mış. Buğdayın ölçeği 30, arpanın 20 banknota çıkmıştı. Kimde 20 ya da 30 banknot vardı? Halk yoksuldu, kimsede bu para yoktu. İhti­yattan ilk geldiğimizde [1943] Turabdin’de korkunç bir kıtlık var­dı. Yine suna böceği ekinleri tahrip etmiş. Büyük kıtlık olmuş, halk çok sefil bir duruma düşmüştü. Geçinmek için birkaç boş tarlamı­za karşılık borç para almak zorunda kaldım. Eve bir miktar buğday ve arpa aldım. Ailemiz kalabalıktı.
Yıl 1942, aylardan Nisan, İsa’nın Diriliş Yortusu’ndan [Pas­kalya Bayramı] sonraki ilk pazarın akşamı, – anadilimiz Yeni Batı Süryanice’de biz ona Yeni Pazar deriz – gelen bir emre göre, ‘Tür­kiye genelinde, gayrimüslimler ihtiyata alınacaklar’, diye bildiril­miş. Gayrimüslimler dışındakiler ise bunun dışında bırakılmışlar­dı. Askerî ve sivil merciler, hemen biz ihtiyatları toplamaya ko­yuldular.
Sadece Midyat’tan, tam 400 kişi toplandık. Bu ara birçok genç, baskı ve zulüm görmemek için askerî ve sivil mercilere başvurma­dı, saklandı. Daha sonraları, bu saklananların önemli bir bölümü Suriye, Irak, Lübnan ve daha başka ülkelere göç etmek zorunda kalmıştı. Biz adını yazdırmışlara, iki gün içinde hazırlanmamız için emir verilmiş. Son günün akşamı, Midyat Halkevi’nin[ii] önünde toplandık. Burada toplanan Midyatlılar’m dışında, askeri merciler Turabdin köylerinden, Anhel, ‘Ayn-Wardo, Zaz, Boqesyono, Hah, ‘Arnas, Bote, Habses, Mzizah, Sare, Sorino, Benkelbe, Yardo, Yuka­rı ve Aşağı Kafro, Hazax, Miden ve Rayete bölgesinden ve daha bir­çok yerden yine 200 genci daha getirmişti. Doğumu 1318 [1902]’den 1327 [1911]’ye kadar olan herkesi toplamışlardı. Toplam sayımız 600’e çıkmıştı. Mardin’e geldiğimizde, Mardin’nin çevre kaza ve köylerinden Süryaniler bize katıldı. Şawro [Savur]’dan, Bafawa, Qeleth [Qelleth], Goliye, Tel-Ermen [Kızıltepe] ve diğer yerlerden.
Bu sıra Midyat Askerlik Şubesi’nde zenci bir binbaşı vardı. Elinde listelerle karşımıza geldi. Yanındaki listelerde tek tek adları­mızı yoklamak için okumaya başladı. Yöreden olmadığı için Süryanice adlarımızı okumakta zorlanıyordu. Yanına yanaştım, listedeki adları onun yerine okumam için ricada bulundum. Memnun oldu. Bana hemen listeleri uzattı. Listelerden, toplanan gençlerin ad, so­yadı, doğum tarihi ve yerini, anne ve baba adını okumaya başla­dım. Yoklamayı şöyle yarım saat ya da 45 dakika kadar bir süre içe­risinde bitirdim. Ondan sonra listeleri binbaşıya geri verdim. Bura­da bize kumanya verildi. İçinde ekmek, kuru üzüm ve şeker vardı. Daha sonra üstü açık bekleyen kamyonlara binmemiz istendi. Her­kes kamyonlara çıktı, inşaata kereste dolduruyor gibi, doldurul­muştuk. Hepimiz ayak üstü, Mardin’e yola çıktık.
Uzun bir yoldu. Ertesi gün, ikindi zamanı vardığımızda, bizi Mor Mixayel Manastırı’nın önüne getirdiler. Burada, at sırtında, ünlü Mardinli Muhallemi[iii] Remzi[iv] karşıladı. Midyatlı ünlü Sürya­ni İbrahim Sabo’nun[v] arkadaşıydı. İkisi, hasret giderircesine, ku­caklaşıp öpüştüler. Remzi kendini beğenen tipten biriydi.
Karanlık bastıktan sonra, eski Midyat Alay Kumandanı İzcioğlu’nun bize doğru geldiğini gördük. Rütbesi albaydı. Midyat’ta uzun bir süre kalmıştı. Bize ulaşır ulaşmaz, hemen şu konuşmayı Türkçe yaptı: “Tüm Midyatlılar! Bu yana ayrılın!”. Ayrıldıktan son­ra, devam ederek: “Hepinizin kefili benim! Kefaletim altındasınız! Yarın öğleye kadar, istediğiniz yerde gidip kalabilir ve gezinebilir­siniz!” dedi.
Biz Midyatlılar buradan ayrılıp Mardin’deki Kırklar Kilisesi’ne gittik. Buraya vardığımızda, bağrı yanık Mardinli Süryanilerle karşılaştık. Bir gün önce Mardinli Süryaniler ihtiyata sürülmüşler. Onları ağıtlı bir atmosfer içinde gördük. Bize ve yakınlarına ne ola­cağım hep soruyorlardı. Yeni bir Soykırım’dan söz ediyorlardı. Dertlerini anlatacak birilerini arıyonmuşçasına yakarışlar savuru­yorlardı. Gidenlerin ve gideceklerin geleceğinden ve geri gelmeye­cekleri varsayımından yola çıkarak, umutsuz ve uğursuz günlerin yakında olacağını konuşuyorlardı. Herkes 1915 toplu katliamların­da kıyılan, kaybolan ve zorla alman yakın ve tanıdıklarını anlatı­yordu.
Mardinli Süryani tanıdıklarımız, bize yemek getirdiler. Yedik­ten sonra, burada kalmamızı istemediler. Her eve, sürüden birkaç baş alırcasına, bu yakınların evlerine alındık. Ben 7-8 kişilik bir grup içinde, eniştem dişçi Fehmi’nin isteği üzerine kaldım. Benim teyzemin kızı Zekiye ile evliydi. Bize: “Siz burada kalın. Bir yere ayrılmayın. Hemen geliyorum. Bize gideceğiz,” dedi. Dayımgiller tarafından dört, ben bir, oldu beş, [Midyatlı] Maqsiyeler ailesinden Gerbo, Samcen [Şem’un] ve Malke ile beraber sekiz kişiydik. Bu sı­ra biz kilise de eniştemi beklerken yanımıza on yaşlarında bir ço­cuk geldi. Bize: “Amca! Ne olur bize de gelin! Yanımıza gelen hiç olmadı!” dedi. Aramızdan Samcen Be-Maqsiye Mire, çok babacan biriydi. Çocuğa yanaşıp, alnından öptü. Ona: “Yavrum bizim yeri­miz var! Sağol, varol yavrum!” dedi.
Yani anlatacağım Mardinli Süryaniler, severek bize kucakları­nı açtılar. Sonunda, eniştem Fehmi geldi. O gece onlarda kaldık. Er­tesi gün, hepimizi Omid’de [Diyarbakır’a] götürdüler. Kirli Ko­nak[vi] adında, gerçekten çok kirli ve pis bir yere aldılar. Burada, bi­zi bir gün ve bir gece kir ve pislik içinde bıraktılar. Aramızda bulu­nan bazı Mardinliler ve Diyarbakırlılar, pisliğe dayanamayıp du­varlardan atlayıp Omid’deki [Diyarbakır] yakınlarına gidiyordu. Bizi yoklama yapmak için bir yüzbaşı gelmiş. Aramızda eksikleri görünce, Kirli Konağı hemen silahlı askerlerle çembere almış. Top ve mitralyözlü askerleri görünce sonumuzun geldiğini hemen an­ladık. Karşı koyacak hiç bir gücümüzde zaten yoktu, silahların bi­ze karşı patlatılması bir an meselesiydi, vücudumuza kurşunların yağmasını bekledik. Son duamızı gönlümüzde okuyorduk. Tam bu sıra bu yüzbaşı Kirli Konağın duvarına çıktı. Bize şu konuşmayı yaptı: “1915’de, babalarınız da bize karşı, yine aynı şeyi yapmıştı!” Mardinliler, karakterleri gereği [korkudan], onu alkışladı. Yüzbaşı “Babalarınız da önce bize böyle alkış tutmuştu. Sonra bizi arkamız­dan haince vurdu ve öldürdü. Bunları unutmadık! Unutmak da bi­zim için mümkün değil! Gideceğiniz yerlerden de bu nedenle evi­nize artık dönmeyeceksiniz! Bu yerler size mezar olacaklar!” dedi.
Adam çok uzun konuştu, döktüğü yalanlarla ciğerlerimizi söktü. Onu dinlemekten başka da yapacak hiç bir şeyimiz yoktu! Böyle bir süre bırakıldıktan sonra, bizi Ermenilerin büyük kilisesi­ne götürdüler. Burada 7-8 gün kadar kaldık, adlarımız yoklamalar­dan okunduktan sonra bizi trenlere bindirdiler. Doğru Manisa ve Akhisar’a götürüldük. Mevsimlerden yazdı, burada sekiz ay çalış­tırıldıktan sonra, eve dört aylığına izinli geri geldik. Burada 1320 [günümüz tarihiyle 1904], 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27 doğumlu olanlar bırakıldı. 1320 ve öncesi doğumlular eve gönderildi. Çünkü onlar bizden önce sekiz ayını tamamlamıştı. Bizleri altı ay daha bırakmış­lardı.
Sabahlan çok erken, uyanıyorduk. El, yüz yıkandıktan sonra, kahvaltıya saat altıda oturuyorduk. Kahvaltı olarak her kişiye bir kaşık pekmez, beş tane zeytin. Bazen pekmez yerine bir kaşık reçel alırdık.
Kahvaltıdan sonra, başımızdaki askerlerin denetiminde dışarda toplanırdık [askerî içtima], Bizlere İstiklâl Marşı mecburi söyletilirdi. Daha sonra başka “türkçü” askerî marşlar izlerdi. Yoklama yapılır adlarımız okunurdu. Bittikten sonra aşağılayıcı konuşmala­ra ve küfürlere sıra geliyordu. Bu her sabah yapılır ve böyle işimi­ze giderdik.
Birlikte aynı yerde 7-8 grup biçiminde kalıyorduk. Her grupta da 10-15 kişiydik. Öğlen yemeğine çorba gelirdi. Bir saat molamız vardı. Her gruba bir ya da iki tane leğenle çorba gelirdi. İçinde ne vardı? Hiç soranımız olmazdı?! Yedikten sonra hemen çalışmaya giderdik. Akşam saat altıda işi bırakıyorduk.
İzinli gelen arkadaşlarımızın bir bölümü, yeniden zulüm ve baskı çekmemek için Turabdin’den Suriye’ye göçtü. Ertesi yıl Ni­san ayında yeniden Manisa ve Akhisar’a geri geldik. Bu seferde al­tı ay çalıştıktan sonra evlerimize yeniden geri yollandık.
Gruplar halindeydik. Bu gruplarımıza numaralar verilmişti. İşlerimiz bittiğinde diğer grupların yardımına zorunlu gönderili­yorduk. Örneğin 20 sayılı grubun yardımına gönderildik. Grubu­muz 100 kadar kişiydi. Bizi gece onbir buçukta başımızdaki zalim subaylar gelip uyandırdı: “Haydi uyanın! Ayağa! Ayağa! Herkes eline çabuk kazma kürek alsın!” Hepimiz hazırlandık. Başımızdaki subay: “Karşıdaki dağda, ormanda yangın çıktı. Hep beraber onu söndürmeye gideceksiniz. Haydi marş, marş!” dedi. Yer hem uzak ve dağın kendisi çok yüksekti. Gecenin yarısı yola koyulduk. Yürüye yürüye sabaha karşı oraya vardık. Dağ ve tepeleri tırmanmaya başladık. Akşama kadar bu usulle yürüdük. Son dönemlerde ihtiyatlıkta bize, günde 300 gram ekmek veriliyordu. Bugünde de 300 gram verilmişti. Akşama kadar ağzımıza bir şey almamıştık. Ka­ranlık bastı, yangın yerine en sonunda vardık. Elimizdeki kazma ve küreklerle söndürme çalışmasına koyulduk. Yangını söndürdük. Bu sefer hemen geri dönmek zorundayız. Yüzümüzü dönüş için çevirdiğimizde ne ile karşılaştığımızı bilemedik! Önümüzde en az 20 000 metre uzunluğunda bir derin iniş! Nasıl ineceğiz? Korku­su hepimizi sarmıştı. Dimdik bir iniş, hiç birimiz alışkın olmadığı gibi, ilk defa böyle bir görüntüyü görmüş İstanbullu arkadaşları­mız biraz daha tecrübeli sayılıyorlardı. Hemen ellerindeki kürekle­ri yere koyup üzerlerine oturup aşağı kaymaya başladılar. Kayar­ken su, çamur, yanmış yerlerden geçtikleri için tanınmaz bir hale sokulmuşlardı. Biz Turabdinliler hallerini görünce başka usul de­nemek zorunda kaldık. O da birlikte gruplar halinde yavaş yavaş inme ile başladık. Dibe vardığımızda, ertesi günün akşamı olmuş­tu. Burada, oturulacak küçük bir yere başımızdaki subay oturma­mızı istedi. Yanımıza nöbetçi askerler dikildi. Güya bize yemek ge­lecekti. Getiren olmadı. Açlıktan tükenme noktasına gelmiştik. Oracıkta yatmak için uzandık. Ama açlıktan gözümüze hiç uyku girmedi. Sabah erkenden, yakın kalan bir köye yemek dilenmeye koyulduk. Köylüler bize bir sepet içinde çeşitli ekmekler verdi. Bunları aramızda paylaştık, yedik. Bu sıra çektiğimiz eziyet ve zu­lüm haklı bir biçimde adını tarihe yazdırmaya hak kazanmıştı. Ba­şımızdaki subaylar bize her an hep “Mezarlarınız burada olacak! Hepiniz burda ölüme terk edileceksiniz! Hiç biriniz evine sağ dön­meyecek!” derdi.
Dışarda çalışırken, başımızda sürekli Türk nöbetçiler bırakılır­dı. Her hareketimiz denetleniyordu. En ufak bir yanlışa tahammül­leri yoktu. Sürekli bağırır, küfür eder dururlardı. Bazı arkadaşları­mız Türkçe konuşmasını bilmezdi, bu nöbetçiler en çok bunlara yüklenirdi. Ara sıra rüşvet olarak bir şeyler sunardık, nöbetçiler sakinleşirdi.
Bir gün başımızdaki nöbetçiler bilmediğimiz bir yere ayrıldı. Aramızda Garbo adı ile Midyatlı bir hemşerimiz hastaydı. Ona bir kenarda uzanmasını istedik. Bulunduğu yerden nöbetçilerimizin gelmesi halinde bize hemen bilgi vermesini öğütledik. Kabul etti. Biz de oturup dinlendik. Garbo kendini unuttu, uyudu.
Başımızdaki subay gelip bizi o halde gördü ve adamın ağzı en ağır küfür ve hakaretlerle başladı. Ben hemen esaslı duruşa geçip selam verdim. Ama arkadaşlarıma elindeki kaim sopası ile dayak atmaya başladı. Fiziki olarak zaten zayıf olan arkadaşlarımın hiç bi­ri elini savunma anlamında bile kaldıramadı. Çok feci dayak attı ar­kadaşlarıma. Bize: “Ulan! Burası oturulacak yer mi ha! Çadırları­nızda, evinizde yeterince oturdunuz, yetmedi mi ulan? Türkiye’nin işlerini kim yapacak?” sözleri ve küfürler, hakaretler ve aşağılama­lar birbirini kovaladı.
Çalıştığımız yere yakın bir gölet vardı. Onu ertesi gün doldu­rup düz yapacaktık. Başımızdaki bu subay, onu ceza olarak hemen bugün yapmamızı emretti. Bana: “İbrahim! Gel buraya! Bu çukuru görüyor musun?” dedi. Ona: “Görüyorum komutanım!” dedim. Bana devamla: “Bu akşam bu doldurulacak! Sabaha kadar bunu doldurmadan hiç biriniz geri gelmeyeceksiniz! Çadıra gelmek, ye­mek, içmek yok! Bunu bitirmek cezanızdır! Hemen doldurulması­nı istiyorum!” dedi.
Derin bir gölet. Hem eni çok genişti, bunu biz nasıl dolduraca­ğız? Normal şartlarda bu gölet en az bir haftada ancak doldurulur. Ama artık onu doldurmak zorundaydık. Komutana: “Emredersin efendim!” dedim. Bana: “Emirle bir şey çıkmaz! Yapılmasını istiyo­rum!” dedi. Ona: “Peki efendim, baş üstüne!” dedim. Ona başka bir şey söyleyemezdim. Yanımızdan ayrıldı, kendi aramızda, işe nere­den ve nasıl başlayalım münakaşası yer aldı. Grubumuz 15 kişiydi. Çevremiz ağaçlıktı. İşe yaramayan kocaman ağaç kütükleri vardı. Hemen onları taşımaya koyulduk. Göletin içine bırakıyorduk. Bu kütüklerle göletin içini kapadık. Bu sefer sıra toprağa geldi. Tüm boşluklara toprak doldurmaya başladık. Her yanı güzelce toprakla doldurduk. Vakit öğleden sonra oldu. Bunca toprağı bastırmaya başladık. Bastıra bastıra onu düz bir duruma getirdik. Hâlâ topra­ğa ihtiyaç vardı. Arkadaşlarımız durmadan habire toprak getiri­yordu. Gün batmadan önce, yeri dümdüz ve yol yaptık. Arkadaş­larıma, daha iyi bastırılması için üzerinde zıplamalarını öğütledim. Elimizde ağaçlardan kesip yaptığımız tokmaklar vardı, vura vura o göleti yol yaptık. Onu bazalt bir kaya gibi sert yaptık. 3-4 günlük işi korkudan yapıp bitirdik. Emrin yerine geldiğini iletmek üzere ça­dıra kumandanımızın yanma gittim. Esas duruşlu “selamı” verdik­ten sonra: “Komutanım emriniz yerine geldi” dedim. Zor bir iş olduğunu kendisi de çok iyi bildiğinden bana: “Nasıl yerine geldi? İbrahim kendi hemşerilerinin yalanını mı öğrendin? Sen de mi ya­lan söylemeye başladın?” dedi. Ona: “Estahfurallah komutanım, ri­ca ederim. Size yalan söylemeye hiç gerek bulmuyorum. Doğru ol­mazsa, neden söyleyeyim ki?!” dedim. Bana: “Onu görebilir mi­yim?” dedi. Ona: “Hay hay! Buyrun gelin kendiniz görün!” dedim.
Gelip baktı. Her yere eliyle dokundu. Yetmedi, eline tokmağı aldı, tokmakla birkaç yere vurdu. Bir şeylerin yapıldığını fark etti ama ne, nasıl? Bir türlü anlayamadı nasıl yapıldığını, bana: “Peki, bunu nasıl yaptınız? Bana söyler misin?” dedi. Ona: “Efendim ver­diğiniz emre bağlı kalmak zorunda kaldık. Onu yapmak zorunday­dık” dedim. Zaten hiç kimseye “aferin!” sözcüğünü kullanmıyor­du. Bize karşı çok cani ve düşmanca davranıyordu. Başını salladı, yine de yaptığımız işin bir yanlışını durmadan arıyordu.
Bulunduğumuz yere, mahalli halk Zeytinlik diyordu. 100-150 kadar çadırdık. Başımızda asker olarak üç onbaşı, bir çavuş ve bir de bir subay vardı. Çadırlarımızın içinde yerde yatardık. Toprakta­ki pirelerden geçilmiyordu. Sabahları uyanırken bu pirelerin ka­nından her yanımız kan oluyordu. Etrafımız yine yılan ve akreple doluydu. Yer sulu olduğu için yılanlar galiba zehirli değildi. Ama yine de korkuyorduk. Geceleri ıslık çalardı bu yılanlar. Ödümüz kopuyordu.
Bir süre bitlerin saldırısına uğradık. Yeni ihtiyat grupları gel­mişti. Sanırsam bunlar Hısnı-Manşur [Adıyaman], Omid [Diyarba­kır] ve çevre köylerinden Ermeniler’di. Beriye [Beşiri] yöresinden ézidiler de gelmişti. Bunların tümü bitliydi. Her yanımız bitle dol­muştu. Bilahare elbiselerimiz toplandı, onları buharlı bir kazana götürmüşlerdi. Daha sonra o bitlerden biraz kurtulmuştuk.
Hastalandığımızda, bize bir Yahudi hekim gelirdi. O da ihti­yattaydı. Nereliydi? Adı neydi? Ona hiç sorma fırsatımız olmadı. Omid [Diyarbakır]’den Süryani Circis Asfar hastabakıcılık yapı­yordu. Hekimden aldığı bilgiye göre bize ilaç ve benzerini veriyor­du. Hekimden başka yine Yahudiler vardı. Yanımızda Dönmeler de vardı. İhtiyatlığa alınmalarına çok şaşkındılar.
Mardinli bir arkadaşımız Aziz Doqmaq öldü. Günlerden bir gün cumartesi günüydü. Bize yakın kalan bir dağın hemen yanın­da bulunan su kenarına yıkanmaya gittik. Bu arkadaşımız yıkan­dıktan sonra, güneşin önünde yere uzandı. Uzandığı yer çimen ve rutubetliydi. Zatürreye yakalandı. Hastalığa iki gün dayandı, son­ra hayata gözlerini yumdu. Bu ara grubumuz, ikinci dönüşte, Omid’e [Diyarbakır] vardığında, arkadaşlarımızdan Gawriye Be- Abraham da hayatını kaybetti.
Son ayımızda, Muğla ve Antalya’daki havaalanlarında çalış­tırıldık. Yeni gelen birçok ihtiyat vardı. Bizden sonra uzun bir sü­re kalacaktı bunlar. Onları kurtarmak için çok tehlikeli olan bir işe atıldık. Türkçe bildiğim için grubumuzun lideri bendim. Müraca­at ve benzeri kağıtları ben doldurup üstlerime aktarıyordum. Biz­den sonrakilerin acı çekmemesi için tam 16 gece müracaat kağıt­larıyla uğraştık. Hepsine yeni müracaat kağıtları kopyaladık. Bu­nu da klişelerle gerçekleştirdik. Hepsine ihtiyata geliş tarihi ola­rak bizim geldiğimiz günü attık. Çok tehlikeli bir operasyondu. Farkına varılsaydı idama kadar giderdik. Ama yine de fedakârlık yaptık. Bu klişeleri bizimle birlikte olan bir Rum ruhbanla birlik­te yaptım. Arkadaşlarımızdan da çadırımızın önüne nöbetçi di­kerdik. Birileri gelse, bize haber versinler diye. Her gece bu kop­ya ve klişe işleminde gece yarısına kadar çalışırdık. Bu usulle ge­len bütün yeni ihtiyatlara geliş tarihleri olarak bizim giriş tarihini attık. Örneğin Savur’a bağlı olan Bafava’dan Yonan adı ile bir Süryani vardı. Onun üç ayı daha vardı. Ve diğerlerinin de duru­mu aynıydı.
Onaltıncı günde gerekli bütün müracaat kağıtlarını güzelce yaptık. Bunları ben Düzce’ye askeri amirlere teslim etmeye gide­cektim, aniden hastalandım. Yerime bu kağıtları ruhban Rum dostum götürdü. Hepsini imzalattı, mühürledi ve geri geldi. Yeni gelen arkadaşlarımızı bu usulle acıdan ve zulümden kurtarmış­tık.
Karşılaştığımız İstanbullu Rumlar ve Ermeniler bize şunları anlatmıştı: Önceleri bilinmedik bir yerde toplandık. Burada tam dört gün cezaevinde kalıyormuş gibi kaldık. İhtiyata mı, askerliğe mi, sürgüne mi yollanacağız? Pek bilgimiz yoktu. Bize merciler ta­rafından bilgi veren de yoktu. Böyle içeride kaldık. Biz içerdeyken, yakınlarımız durumumuzdan şüphelenmişler, ne yapacaklarını da bilmemişler. Aralarında Sovyet Rusya elçiliğinden görevlileri tanı­yan varmış, konuyu onlara aktarmışlar. Yakınlarımız olayı elçilik görevlilerine şöyle aktarmışlar: “Dört gündür yakınlarımız ve on­larla birlikte diğer birçok gayrimüslim gözaltı hapsindeler. Bunun sebebinin ne olduğunu bilmiyoruz. Devlet bunu neden yaptı? Hiç bilgimiz yok!”
Sovyet Rusya elçisi, bilgi almak için Reisicumhur İsmet İnönü ile iletişim kurmuş ve İnönü’ye: “Devletiniz gayrimüslimleri topla­dı,bunları günlerdir gözaltında tutuyormuş, gerekçe nedir? Bilgi almak isterim,” demiş. İnönü de onu hemen şöyle cevaplandırmış: “Önemli bir şey yok, şu an ülkemiz ihtiyat topluyor. Devletin inşa etmek zorunda olduğu yollar ve alanlar var” demiş. Elçi: “Ama bu ihtiyata yalnız gayrimüslimler toplanmış, Müslümanlar dışarıda bırakılmış. Bu nasıl oluyor?” diye sormuş.
İnönü şöyle cevaplamış: “Ülkemizde, kanun gereği gay­rimüslimlere, askerlikte silah verilmez. Onlara, ülkemizin gerekli ulaşım, yol vb gibi ihtiyaçlarını yapmaları için ihtiyatlığa aldık. Buna karşın, yalnız Müslümanları silah altına alıyoruz. Onlara gerekli silahlı eğitim ve öğretimi veriyoruz. Kısaca şu anki olay bu.” Sağır İsmet, yobazın biriydi. Hileli maharetleri çoktu. Bunla­rı aktarınca, karşısındaki diplomatı susturmuş. Daha sonra da ih­tiyattık programını rahatça hayata geçirdi. Bizleri ihtiyatlığa böy­le aldılar.
İhtiyatlıktan tamamen kurtulup geri geleceğiz. Bu sefer dev­let bize ulaşım imkânı sağlamamış. Herkes cebinden ödemek zo­runda kalmış. Mardin’den Midyat’a yürüyerek geldik. Yollarda yorgun düştüğümüzde yakın köylere sığınıp gecemizi geçiriyor­duk. Ertesi gün yola devam ediyorduk. Yakın ve akrabalarımızla yazışmamız yasak olduğu için, ne zaman geri geleceğimiz bilin­miyordu. Midyat’a vardığımızda, halk çok sevinmişti, ölümden dönmüş gibiydik.[vii]
* * *
Cammo ISoc QaSo-Malke [1913-2004], İşo Akkaya
1940 yılında askerliğe gittim. 20 ay görev yaptıktan sonra ter­his oldum. Askerliğe alındığımızda Trakya’ya sürüldük. Bu sıra, askerlikte Süryanilere silah verilmiyordu. Daha doğrusu tüm gay­rimüslimlere kanun gereği silah verilmiyordu. Bunun yerine bizi çalıştırıyorlardı. Genelde yol inşaasında çalışıyorduk. Elimize veri­len kazma ve kürekle sabahtan akşama kadar çalıştırılıyorduk. Be­nimle birlikte Midyat’tan asker olan arkadaşlarım Hanna Barose, Malak Besse, Lahdo Cantar [‘Antar], Bere Saddo, Hanna Hendoke, Gabro Dahabe gibi, Midyat’tan tam 83 Süryani birlikte gittik Trak­ya’ya. Bizden önce buraya bir grup daha gelmiş. Turabdin köyle­rinden, Ekseriye [Beşiri]’den, Mardin’den, Qeleth [Qelleth], Mahsarte’den yine Süryani’ydi bunlar. Başlarında da lider olarak Kfarzeli Xori Caziz [başpapaz ‘Aziz] vardı. Bizi Midyatlı 83 Süryani’yi daha sonra Hadımköy’e yerleştirdiler. Hadımköy’de Ömerli diye bir yerdi. Midyatlıların dışında burada bize Turabdin köylerinden Süryaniler de katıldı. Burada yerleşecek çadırlarımız olmadığı için hana benzeyen bir binaya aldılar. Her birimize bir battaniye, içi ot dolu bir minder ve yatmak için yastık verdiler. Sabahları da erken­den uyanıp burada da yol inşaasında kazma ve kürekle çalışmaya koyulduk. Bilahare Hadımköy’de yerler boşalmış, buraya çadırlara yerleştik. Burada dil bilmem nedeniyle beni bir nevi lider yaptılar. Midyat’tan Süryani Hanna Barose’nin okuma-yazması olduğu için onu da onbaşı gibi bir görevde bulundurdular. Burada bir süre bu­lunduk. Daha sonra dağıtım emrimiz çıktı. Dağıtım görevinde, Midyat’ın Estel [Batı Midyat] kesiminden bir Muhallemi, Heso Kahla bulunuyordu. Binbaşının emirberiydi. Ona ben ve arkada­şım Malak Besse başvurduk. Bizden önce ona İzmir’den bazı Yahudiler de başvurmuş. Bu Muhallemi’den, biz Midyatlıları İstanbul’a hayvan hastahanesine çalışmak için göndermesini istedik. Hemen bu isteğimizi yerine getirdi.
Bu işi yaptığı için ona bir miktar para verdik. 23 Midyatlı Sür­yani Beşiktaş’taki hayvan hastahanesine gittik. Burada beni arka­daşlarımdan ayırdılar. Kürtçe, Türkçe, Arapça ve Süryanice bil­mem nedeniyle beni hastahaneye tercüman aldılar. Çünkü bu dil­leri bilen az insan vardı ve bir sürü insan da Türkçe bilmiyordu. Doktora çıktığımda bana: “Sen Türkçe biliyor musun?” diye sordu. Ona: “Evet”, cevabını verince, bana: “Sen Türkçe’yi nerede öğren­din?” sorusunu sordu. Ona: “Ben Midyat’da Süryani Katolik ve Süryani Protestan okullarında okudum, eğitimimi oradan aldım”, dediğimde çok sevindi. “O zaman, sen burada yanımda tercüman olarak kalacaksın” dedi.
Bölükten ayrıldım buraya yerleştim. Burada ayak üstü tedavi­ler yapılıyordu, zamanla ben de bu tedaviyi yapmayı öğrendim. Birçok ilaç ve hastalığın adım bu vazifemde öğrendim. 6-7 ay kadar çalıştıktan sonra, teskere alana kadar beni bu vazifede bıraktılar. Bildiğim diller ve aldığım eğitim beni arkadaşlarımın çalıştığı yol inşaatlarından kurtardı.
Ben hastahanede iken Malak [Corç] adında Mardinli bir Sürya­ni, yol inşaatlarında çalışıyordu. Çok ağır bir hasta olarak hastaha­neye alınmıştı. Onun gibi bir sürü adam hastalanıp gelirdi ama bu adamın başına gelenleri unutamadığım için burada anlatıyorum. İlk başta onun menenjit hastalığı teşhis edilememiş. Daha sonra menenjit ve tifüs olduğunun farkına varılmış. Sürekli ateşi aşırı yüksekti. Bu aşırı ateşine karşı dayanamıyordu. Deliye dönmüştü. Geceleri yatağından ayrılıyor, aşırı ateşini söndürmek için kendini duvarlara vuruyordu. Yaralanır, kan revan içinde gücü tükenen kadar, saatlerce bir duvardan diğerine vururdu kendini. Sanırsam adamın başka etkilendiği ve yüzde yüz anlatamadığı şeyleri vardı. Ona en son hava değişimi yapması için altı ay kadar bir süre verdi­ ler. Ben bu adamı askerlik görevimiz bittikten sonra Mardin’de gördüm. O da diğer birçok Süryani gibi Mardin’deki zulüm ve bas­kılardan İstanbul’a taşınmıştı.
Hastahane görevlileri, akli dengesinin yerinde olmadığının ka­naatine varmış, bu yüzden onu Mardin’e gönderme kararı vermiş, onu trene bindirmek için Haydarpaşa’ya götüreceğim. Ondan baş­ka diğer hastalar da vardı. Saat sabahın beşiydi. Haydarpaşa bize yakındı. Bizim Mardinli Corç’a Arapça: “Kardeşim Corç”, diye hi­tap ettim. Bana: “Evet, ne var?” diye sordu. Ona: ‘Yürüyebilir mi­sin?’ sordum. Bana: “Evet” dedi. Onu arabaya bindirmeyi isteme­dim. Hastahanenin merdivenlerinden birlikte iniyoruz. Her nasıl olmuşsa, bizim Corç’un ayağı takılıp merdivenlerden başaşağı tak­lalar atarak düştü. Birçok yerinden yaralandı, onu hastahaneye ge­ri almak zorunda kaldım. Hastahane de yeniden bir süre kaldıktan sonra onu tekrar Haydarpaşa’ya götürdüm. İki askerle birlikte Mardin’e yakınlarına götürüldü.
Burada çalışırken birkaç Süryani ağır çalışma şartlarından dö­küldü. Onları burada toprağa vermek zorunda kaldık. Toprağa ve­rilmeden önce başlarına imamlar getirildi. İtiraz ettik, aramızda bu­lunan bir diyakonun okuduğu ilahiler eşliğinde onları gömmüştük.
Bir de tifüs hastalığı çok yaygındı. Her yer bit doluydu. Temiz­lik hiç yoktu. Dışarda çalıştırılan zavallı askerler genelde kir ve pis­lik içindeydi. Sürekli hastalanırlardı. Hastahane de az miktarda ilaç vardı. Bu hastalanan askerler dışarda çadırlarda yatar, uzak köyler­de çalışırlardı. Her imkândan mahrumdular. Yıkanma imkânları hiç yoktu. Bütün Trakya’da bu gayrimüslim askerler kazma kürek­le çalışırlardı. Az yemek yerlerdi. Bu yüzden hasta düşer ve çeşitli hastalıklara yakalanırlardı. Bit olayı korkunçtu.
Biz askerlikte iken, ihtiyatlığa gayrimüslim yurttaşlar alınmış­tı. Bunlar çoktu. Süryaniler, Keldaniler, Asurlar, Yezidiler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Dönmeler… Bizim Midyat ve Turabdin’den birçok Süryani Manisa ve Akhisar’a gelmişti. Bunların bir bölümü bilahare önce 10 aylığına çalıştı, daha sonra da ikinci defa alındık­larında 8 ay daha çalıştırıldılar.
Hadımköy’de iken onlara uğradım. Aralarında yakınlarımdan papaz Samcun [Şam’un] vardı. Daha sonra Kamışlı’ya gitmişti. Bir daha Turabdin’e geri gelmedi.
Manisa ve Akhisar’a, Süryani ihtiyatların çalışma kampına geldim. Gördüğüm insanların durumu korkunçtu. Yalnız Midyat’­tan burada 720 kişiyi saydım. Bunlardan iyi hatırladıklarım Brahim Sabo, Jerjis Hermez, amca oğullarımdan Petrus ve Yahqo Qaso- Malke papaz Samcun [Şam’un] ve adını hatırlamadığım birçok in­sanla burda karşılaştım. Herkes kurtulacağı günün duasını yapar­dı. Gece-gündüz kampın dışında, uzak yerlerde kazma kürekle ça­lıştırılıyorlardı. Gıdasızlıktan herkesi bitiyor buldum. Onlara çok az yemek veriliyordu. Her yanları bit ve pireydi. Dayanamadım, geri gitmeden önce çadırda ortak bir ayin düzenledik ve ayrıldım Hadımköy’e geldim.
1942’de ihtiyatlar geri gelmeye başlamış. Sağlık durumları an­latılmayacak kadar korkunçtu.[viii]
* * *
Münir Kilimci
Babam Cercis Kilimci (1320 doğumlu) ve kardeşi Yakup Kilim­ci (1322 doğumlu) 1941 yılında askere çağrıldılar. O zaman bir Müslüman arkadaşı dedeme “Çocuklarını saklayayım. Kötü bir şey olursa onları Suriye’ye kaçırırım” dedi. Dedem de kendisine “Devlet’in emri Allah’ın emridir” deyip bu teklifini reddetti ve çocukla­rını askere teslim etti. Midyat’taki Süryaniler İbrahim Şaboğlu’nun liderliğinde ellerinde Türk bayrakları toplu halde Mardin’e götü­rüldüler. Kulealtı’ndaki medresede dinlendiler, bir iki gün sonra gidip Askerlik Şubesi’ne teslim oldular. Topluca Akhisar’a gönde­rildiler. Sekiz ay hizmet ettikten sonra onlara dört ay izin verildi. İzinden sonra gene Akhisar’a döndüler. Hepsinde kırmızı renkte çöpçü elbisesi vardı. Dört aylık izine gelenlerin bir kısmı Suriye’ye firar etti zira Suriye o sırada Fransız Mandası’ndan yeni çıkmıştı. Vergi yoktu, askerlik yoktu, gelenleri hemen vatandaşlığa alıyor­du. Bir amcam Tevfik adında bir tuhafiyeci ile birlikte babamı ve kardeşini görmeye Akhisar’a gitti. Onlarla birlikte çadırda kaldı. Depremden dolayı çadırın sabaha kadar beşik gibi sallandığı ve toprakta çok yılan olduğunu söylerdi. Babam kantinci olduğundan askerliği rahat geçmişti, diğer kantinci de Diyarbakırlı bir Musevi idi. Söylenen hep “Mareşal Fevzi Çakmak bizleri ölümden kurtar­dı” idi.[ix]
 * Fotoğraf  “askerliğe” güle oynaya davul zurna ile giden midyatlı süryaniler
[i] Rifat Bali Yirmi Kur’a Nafia Askerleri, kitabevi, 2008, s 183-197
[ii] Jan Beth-Şawoce’nin notu: “Bu halkevi binası, toplu katliamlardan önce, Amerikan Protestanları’nın binası idi. Burada okul, klinik, kütüphane ve Protestan yöneticilerin merkezi bulunuyordu. Cumhuriyet döneminde, Kemalistler tarafından önce Ameri­kan misyonerleri sınır dışı edildi ve daha sonra binaya el kondu. Halkevi yapıldı.”
[iii] Jan Beth-Sawoçe “Muhallemi, Mardin’de Arapçaya yakın bir dili konuşan bir halk­tı. Bu halk 300-400 yıl önce Süryani Ortodoks Kilisesi’ne bağlı Hıristiyanlardı. Kili­senin baskısı nedeniyle protesto mahiyetinde topluca ihtida ettiler”.
[iv] Jan Beth-Şawoce: “Remzi Mardin de CHP’nin önde gelen bir üyesiydi. Midyat’tan giden grubun içinde CHP’li Süryanilerin olduğunu bildiği için onları karşılamaya gelmiş.”
[v] Jan Beth-Şawoce: “İbrahim Sabo da CHP’liydi.”
[vi] Jan Beth-Şawoce: “1915’de bu Kirli Konağın adı Misafirhane imiş. Önde gelen birçok Süryani, Ermeni, Keldani ve Rum’un işkence ile öldürüldüğü yer olmuş. Bu yüzden, Kirli Konak adını almış.”
[vii] Jan Beth-Şawoce, E no Merli Xori Brahim Hajjo Madcarle, (Ben sordum başpapaz İb­rahim cevap verdi) Beth-Froso Nsibin, Södertâlje 1995, s. 28-38, mülakat tarihi: Ma­yıs 1993. Türkçeye yazarı tarafından çevrildi.
[viii] Jan Beth-Şawoce, Eno Merli Cammo Isoc Qaso-Malke Madcarle, Beth-Froso Nsibin, Södertâlje, 1997, s. 60-61, 63-64, 67-68, mülakat tarihi: Ekim 1993. Yazarı tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.
[ix] 7 Temmuz 2008 tarihli görüşme.

Yorumlar kapatıldı.