İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Kurtar bizi baba” diye bağırdılar!

Muhsin Kızılkaya / HT GAZETE – Yazı Dizisi / 3

İnönü ustaca bir manevrayla Türkiye’yi savaşa sokmadı ancak muhtemel bir Hitler zaferi karşısında da faşizme göz kırptı… 11 Kasım 1942’de Varlık Vergisi çıkarıldı. Ağır vergileri ödeyemeyen gayrimüslim zenginler Aşkale’ye sürüldü, orada cami inşaatında çalıştırıldı, malları Anadolu’dan gelmiş kapıcılara, hamallara peşkeş çekildi.. Başbakan Şükrü Saraçoğlu, varlık vergisi kanunundan bahsederken, her şeyin aslında acımasızca bir planın ürünü olduğunu itiraf ediyordu: “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz. Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.”
***


İsmet İnönü, Çankaya’ya çıktıktan bir sene sonra 2. Dünya Savaşı patlak verdi. Hitler dizginleri eline aldı ve hızlıca dünyayı fethe çıktı. Savaşın etkileri Türkiye’yi çabuk sardı. İnönü ustaca bir manevrayla Türkiye’yi savaşa sokmadı ancak muhtemel bir Hitler zaferi karşısında da faşizme göz kırptı.

GAYRİMÜSLİM ZENGİNLER SÜRÜLDÜ

Basın zapturapt altına alındı. Büyük bir komünist avı başladı. Azınlıklara dünya dar edildi.

11 Kasım 1942’de Varlık Vergisi çıkarıldı. Ağır vergileri ödeyemeyen gayrimüslim zenginler Aşkale’ye sürüldü, orada cami inşaatında çalıştırıldı, malları Anadolu’dan gelmiş kapıcılara, hamallara peşkeş çekildi.

Başbakan Şükrü Saraçoğlu, varlık vergisi kanunundan bahsederken, her şeyin aslında acımasızca bir planın ürünü olduğunu itiraf ediyordu: “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz. Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.”

DEMOKRASİ RÜZGARI


1945 yılı, Türkiye demokrasisi için önemli bir sürecin başlangıcı oldu. 1939’dan 1945’e kadar süren 2. Dünya Savaşı’nda totaliter rejimler ağır yenilgiye uğradı. Savaşın siyasi sonuçlarından birisi de halkların demokrasiye uyanışı olmuştu. Türkiye’nin “yüzünü döndüğü” Batı’da ABD’nin öncülüğünde bir demokrasi rüzgârı esmeye başlamıştı. 24 Nisan 1945’te ABD’nin San Francisco kentinde toplanarak demokrasiyi geliştirmeye ve Birleşmiş Milletler teşkilatını kurmaya karar veren 51 ülke arasında Türkiye de vardı. Böylece Türkiye’deki siyasetin kaderi belli oldu, çok partili rejim kaçınılmaz hale geldi. Fakat 12 yıllık mutlak iktidar yerini kolay bırakmaya niyetli değildi.

İNÖNÜ’YE İLK İTİRAZ


San Fransisco’da alınan Birleşmiş Milletler kararından cesaret alan CHP’nin 4 milletvekili Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan, 7 Haziran 1945’te Meclis Grubu Başkanlığı’na “Dörtlü Takrir” adı verilen bir talep listesi sundu. Bu liste İnönü’nün baskıcı yönetimine karşı açıktan yükselen ilk itirazdı. Dörtlü Takrir, demokratik ruhun siyasi hayatta ve parti teşkilatında hayata geçirilmesini talep ediyordu. Buna verilen karşılık beklenenin aksine, statükodan tavizin verilmeyeceğinin işaretlerini sunuyordu. CHP Meclis Grubu bu önergeyi reddetmekle kalmadı, 21 Eylül günü Menderes ve Köprülü’yü; 26 Kasım’da Koraltan’ı partiden ihraç etti. Bayar ise daha sonra istifasını verdi.

TAN GAZETESİ BASILDI

Aynı yıl müthiş bir komünist avı başladı. Önce 4 Aralık’ta Zekeriya ve Sabiha Sertel’in çıkardığı solcu bir gazete olan Tan basıldı. İkisi de linçten canını zor kurtardı. Öfke diğer dergi ve yayınevlerine de yöneldi. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve Sabahattin Ali’nin çıkardığı Marko Paşa Dergisi, derginin adından hareketle “Milli Şef”le alay ediliyor diye kapatıldı. Her defasında dergi yeni bir isimle çıktı. 1948’da romancı Sabahattin Ali, Bulgar sınırında kafası bir kalasla parçalanarak öldürüldü.

Türkiye’deki siyasi atmosfer Milli Şef döneminde adeta kimseye nefes aldırmıyordu. Bu ortamı belki de en iyi şekilde dönemin Ankara milletvekili Hıfzı Oğuz Bekata ifade etti:

“Türk milleti, padişahları Allah’tan başka hiç kimsenin kulu olmamak için uğurlamıştır. Halkımız, padişahların mülkü olan toprakları, yalnız kendinin hâkim olduğu mesut bir vatan yapmak davasındadır. Bunun içindir ki, her Türk vatandaşı; her vatandaş ise padişah olmak için demokrasi mücadelesine gönül vermiştir. Tekrar kulun kulu olacak idiyse bütün bu macera niye?”

‘KURTAR BİZİ BABA’


Bir süre sonra sanki imana gelmişçesine ,1 Kasım 1945’te Meclis açılış konuşmasında İnönü, Türkiye’nin tek eksiğinin bir muhalefet partisi olduğunu söyledi. Bu konuşmasıyla, bir süre önce “kazan kaldırmış” olan 4 arkadaşını adeta yeni bir parti kurmaya teşvik etti. Bundan cesaret alan Bayar, Menderes, Koraltan ve Köprülü 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’yi kurdu. DP, tek partinin devlet üzerindeki egemenliğinin bitmesini ve Cumhurbaşkanı’nın tarafsızlığını savundu.

Yeni parti halktan büyük bir ilgi gördü. Kuruluşunun birinci haftasında 1 milyon üyeye ulaştı.

İnönü’nün damadı gazeteci Metin Toker, Celal Bayar’la çıktığı yurt gezisinde, gittikleri her yarda halkın “Kurtar bizi baba” diye bağırdığını yazdı.

MECLİS’TE MUHALEFET DÖNEMİ

Tek parti iktidarı, Türkiye’yi 2. Dünya savaşı’na girmesini engellediği için halkın İnönü’nün altından heykellerini yapacağını sanıyordu. Ancak halkın kendilerini sevmediğini ve bu vesayetten kurtulmak istediğini geç de olsa nihayet anladı.

Halkın iktidarı kendisinden alacağını gören İnönü, yerel seçimleri erkene aldı. “Açık oy, gizli tasnif”le yapılan seçimlere bin bir hile de karıştırılarak CHP’nin zaferi sağlandı. 1947’de yapılması gereken genel seçimler de bu amaçla öne alındı. Sandıklar çalındı, halk tehdit edildi ve bu seçimden de CHP zaferle çıktı, DP ancak yüzde 13 oy alarak 66 milletvekili çıkarabildi.

DP’nin küçük Meclis Grubu kısa süre içinde CHP’ye karşı etkili bir muhalefet yaptı, onu demokratikleşmeye zorlandı.

VE ‘MİLLİ ŞEF’ DEVRİLDİ

Bunun üzerine 16 Şubat 1950’de yeni seçim kanunu kabul edildi. Yeni kanuna göre “oylama gizli, tasnif açık” yapılacak, partiler sandık başında temsilci bulunduracak, adayların yüzde 70’i yerel örgütler tarafından belirlenecekti.

Cumhuriyet’in kapatılma kaderinden kaçamamış ilk muhalefet partisi Terakiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucu üyelerinden Ali Fuat Cebesoy, Fahri Belen ve Refet Bele gibi milli mücadele komutanlarını da saflarına katan DP, büyük bir gövde gösterisiyle seçime girdi. Sonuç tam bir zaferdi. Oyların yüzde 53.3’ünü alarak Meclis’e 408 milletvekili soktu. CHP yüzde 39.9’da kaldı ve 69 sandalye kazandı. Böylece Milli Şef sandıkta devrildi, iktidar DP’ye geçti.

15 GENERAL EMEKLİ EDİLDİ

Bu sırada İsmet Paşa’nın izin vermesi halinde, bir darbeyle iktidarın geri alınabileceği bildirildi kendisine ancak İnönü “halkın iradesini herkes içine sindirmeli” diyerek darbeye karşı çıktı. Buna rağmen DP kendini garantiye almak için 15 generalle 150 albayı emekliye sevk etti.

387 OYLA KÖŞK’E

Sıra Cumhurbaşkanlığı seçimine gelmişti. Basında bir sürü isim ortaya atıldı. Ancak DP, Bayar’ın daha önce uyguladığı taktiği uygulayarak herkesin istediği adayı gizli pusulaya yazmasını istedi, sonuç Bayar’ın lehine oldu. 22 Mayıs 1950’da toplanan Meclis, Celal Bayar’ı 387 oyla yeni Cumhurbaşkanı seçti. İnönü ancak 66 oy alabildi. Bayar daha sonra 1954 ve 57’de tekrar seçildi.

ASKERE TESLİM OLMADI

27 Mayıs 1960’da askerler darbe yaptığında Celal Bayar Çankaya Köşkü’ndeydi. Teslim olmadı. “Beni milli irade getirdi, ancak o götürebilir” dedi. Kurtuluş Savaşı’ndan beri eline almadığı silahını şakağına dayadı ancak tetiğe basmaya fırsat bulmadan tabanca elinden alındı. Yassı Ada’da gördüğü kötü muameleye dayanamayarak bu kez de kemeriyle kendini boğmaya kalkıştı ancak bunu da beceremedi.

Yapılan yargılamalar sonucunda Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi. Askerler, Başbakan Menderes’i astılar ama yaş haddi (o dönem Bayar 78 yaşındaydı) Türkiye’nin ilk sivil, üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı idamdan kurtardı.



Ermeni ‘gaile’sinden Ermeni Soykırımı’na giden süreç-3
Ümit-Kurt / umit105@gmail.com
19. yüzyılın son çeyreğinde siyasi, sosyal ve ekonomik kuvvetlerin iteklemesiyle ayyuka çıkan ulusal bilinçlenme/uyanış süreci Ermeni devrimci hareketi için de geçerlidir.

Bir önceki yazımda Berlin Kongresi’nin 61. maddesine yer alan reformların uygulanmamasının yalnızca dış güçlerin müdahalesini değil iç siyasette de bu reformların kuvveden fiile geçirilmesi beklentisinde olan Ermenilerin tepkisiyle de karşılandığının altını çizmiştim. Bu tepkiler bir noktadan sonra örgütlü bir siyasi yapılanmayı da beraberinde getirmiştir.

19. yüzyıl Ermeni Devrimci Hareketi’nin temayüz etmesi bakımında önemli bir tarihsel momente işaret ediyordu. Bu hareketin tarihsel bagajı siyasi ve entelektüel faaliyetlerle doluydu ve 19. yüzyılın ikinci yarısında bu siyasi ve entelektüel hareket örgütlü bir yapıya dönüştü. Hatta, bu devrimci hareketler Osmanlı İmparatorluğu’ndaki liberal unsurları da etkilemiş ve 1876 Anayasası’na kadar uzanan reformların uygulanması için verilen çabaları da teşvik edici bir rol oynamıştı.

Avrupa’daki muadilleri ile karşılaştırıldığında Ermeni ulus devlet ve ulus kimlik inşası süreci daha geç bir dönemde kuvveden fiile çıkmıştır. Ancak Batı’daki aydınlanmacı zihniyetten, eğitim ve edebiyat gibi kültürel faaliyetlerden büyük ölçüde etkilenmiştir. 19. yüzyılın son çeyreğinde siyasi, sosyal ve ekonomik kuvvetlerin iteklemesiyle ayyuka çıkan ulusal bilinçlenme/uyanış süreci Ermeni devrimci hareketi için de geçerlidir. Geç dönem ulus-devlet milliyetçiliği sürecine tabi olan Ermeni milliyetçiliğinin taşıyıcıları olan Ermeni burjuva aydınları da tıpkı Batı’daki muadilleri gibi basından, gazetelerden, okullardan vs. gibi kamusal mecralarda bu uyanış sürecini tecrübe etmiştir.

Pek tabii Ermenilerin siyasi düzlemde bu şekilde milliyetçi bir bilinçlenme sürecine girmesi Osmanlı Devleti için bir ‘tehlike’ olarak mülahaza edilmiştir. Bilhassa Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları doğu vilayetlerinde maruz kaldıkları ağır vergiler, güvenliklerini tehdit eden merkezkaç güçler ve talan ekonomisi onların siyaseten örgütlenen ve bilinçlenen Ermeni siyasi yapılarına destek vermelerine yol açmıştır.

Böyle bir siyasi ve sosyal iklimde, 1885’te Van’da kurulan ilk Ermeni siyasi parti Armenakan’dır. Esasında 1860-62’de Zeytun’da patlak veren isyanı örgütleyen ve o dönem yeraltı faaliyetleri olan Armenakan, 1870 ve 1880’lerde Erzurum ve Van bölgelerinde aktif bir siyasi örgütlenme yürütmüştür. Armenakan sosyalist prensipleri savunan bir parti değildir. En temelde reformların uygulanmasını talep eden ılımlı bir partidir. Bu minvalde reform programının fiiliyata geçirilmesi noktasında Osmanlı idaresi ile müzakereye hazır bir tavır almış ve İmparatorluktan ayrılmayı hiçbir biçimde düşünmemiştir.

Buna mukabil, 1887 Ağustos’unda İsviçre’de kurulan Hınçak Devrimci Partisi ise öncelikli olarak siyasal ve ulusal bağımsızlık hedefiyle yola çıkmıştır. Bu saikle programında açıkça şiddet yöntemlerini uygulamanın mubah olduğunu savunmuştur ve sosyalist bir tandansa haizdir. Hınçak Partisi bağımsız ve birleşik Ermeni Cumhuriyeti’ni savunan bir siyasi yapıydı. Hınçaklar’a göre milliyetçilik ve sosyalizm birbiriyle örtüşen ideolojilerdi.

Hınçaklar, 1890 Temmuz’unda Kum Kapı’da ilk örgütlü nümayişini yaptı. 1892-93’de devrimci faaliyetlerini daha da belirginleştirdi. 1894 Ağustos’unda Sasun’da Osmanlı idaresine ve Kürtlere karşı bir isyan örgütledi. Esasında buradaki temel amaç, Batılı güçlerin dikkatini çekmekti ve bunda da başarılı oldular. Sasun’daki isyan ve Ermenilerin bu bölgede maruz kaldıkları haksızlıklar, Batılı güçlerin 1878’de Berlin’de taahhüt edilen reformların aciliyetini gündeme getirmesine kapı araladı.

Bunun sonucunda başını Büyük Britanya, Fransa ve Rusya’nın çektiği devletler 11 Mayıs 1895’te bir nota göndererek Abdülhamid’i Doğu Anadolu’daki altı vilayette reformların uygulanması hususunda uyardı. Ve fakat söz konusu nota sonuçsuz kaldı ve bu bölgelerde Ermenilerin maruz kaldığı haksızlıklar ve adaletsizlikler devam etti. Abdülhamid’in reformların uygulanması konusundaki direncine karşılık, Hınçaklar Bab-ı Ali’de bir gösteri daha düzenlendi.

18 Eylül 1895’te vuku bulan bu gösteri Hınçaklar açısından oldukça başarılı geçti ve Abdülhamid Batılı devletlerin tazyik ve baskıları karşısında 17 Ekim 1895’te Ermeni Reform Programı’nı imzaladı. Ancak buna rağmen, reformlar uygulanmadan kaldı. 1890’da Hınçakların içinde bir başka siyasi örgütlenme husule geldi. Taşnaksutyun, bütün Ermeni siyasi grupların bütünlüğünü öngören sıkı bir siyasi program geliştirdi.

Taşnaksutyun, diğer adıyla Ermeni Devrimci Federasyonu birleşik bir devrimci cephe teşkil edilmesini açık bir biçimde imledi. Osmanlı Ermenilerinin siyasi ve ekonomik özgürlüğünü savunan Taşnaksutyun, Hınçaklar gibi Ermeni reformlarının kuvveden fiile çıkarılması hususunda oldukça kararlıydı. Bu minvalde, Taşnaklar da Abdülhamid’e reformların uygulanması noktasında baskı uygulaması için Batılı devletlerin dikkatini çekmek amacındaydı.

Hınçaklar ve Taşnaklar arasındaki en temel fark şuydu: Hınçaklar Osmanlı, Rusya ve Iran Ermenilerinin dahil olduğu siyaseten bağımsız bir Ermenistan idealine sahipti. Buna karşın, Taşnaksutyun ise programında bağımsızlıktan bahsetmiyordu. Taşnaklar altı vilayete reformların uygulanması talep ediyor ve Osmanlı’dan ayrılmak istemiyordu.

Taşnak ve Hınçaklar arasındaki anlaşmazlıklar esasında ideolojik yaklaşımlardan ziyade partiler arasındaki çatışmalardan ve kişisel hırslardan kaynaklanıyordu. Bu anlaşmazlıklar iki devrimci parti arasında birliğin önünü kapattı ve bu durum Ermenilerin taleplerinin ifade edilmesi noktasında önemli sorunlar doğurdu.

Ancak Abdülhamid, reformların uygulanması taleplerini ve dışarıdan yapılan baskıları önemsemiyor ve burada ciddi bir direnç sergiliyordu. Dolayısıyla, 1878 Berlin Anlaşması’nın hükümleri boş ve hükümsüz durumdaydı. Ermeni siyasi partilerin reformların uygulanması noktasında Batılı güçlerin Abdülhamid’e baskı yapmaları adına giriştikleri faaliyetler, Abdülhamid’i zor durumda bırakıyordu. Bunu, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Osmanlı Devleti’nin ulusal egemenliği ihlal etmesi olarak değerlendiren Abdülhamid, devletin içişlerine bu türden müdahalelerin müsebbibi olarak gördüğü Ermenileri ‘terbiye’ etmenin zamanın geldiğine kanaat getirmişti. Bu ‘terbiye’ ve ‘disipline’ etme, Ermenilere yönelik sistematik katliamların devlet eliyle ve bazı durumlarda devletin göz yummasıyla vukua gelmesine neden oldu.
Ermeni ‘gaile’sinden Ermeni Soykırımı’na giden süreç-4
Hamidiye Alayları’nın teşkili geçici bir süre “başarılı” olan bu siyaset başta Ermeniler olmak üzere pek çok Müslüman Kürt köylüsünün topraklarının gaspına, sürülmelerine ve şedit şiddet gösterilerinin ve katliamların yaşanmasına neden oldu.


09.06.2015 09:56  
Ümit-Kurt
umit105@gmail.com

Son yazımda, Abdülhamid rejiminin Ermenileri ‘terbiye’ etmenin zamanın geldiğine kanaat getirdiğine ve bu ‘terbiye’ ve ‘disipline’ etmenin, Ermenilere yönelik sistematik katliamların devlet eliyle ve bazı durumlarda devletin göz yummasıyla vukua gelmesine neden olduğuna vurgu yapmıştım. 1895 Ekim-Kasım ayları boyunca Doğu Anadolu’da, Kilikya’da ve Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde Ermenilere karşı gerçekleştirilen katliamlar bu ‘disipline’ etme planının kuvveden fiile çıkarılmasıydı. Bu katliamlarda bilhassa Ermenilerin yoğun olarak mukim olduğu doğu vilayetlerindeki Hamidiye Alayları’nın varlığına ve rolüne dikkat çekmek gerekiyor.
Geç dönem Osmanlı tarihi çalışanların üzerinde durduğu en önemli konulardan bir tanesi, II. Abdülhamid döneminde Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde kurulmuş ve aşiretlerden mürekkep Hamidiye Hafif Süvari Alayları’dır. Yoğun bir biçimde tartışılmasına karşın Hamidiye Alayları üzerine tafsilatlı, çeşitli arşiv kaynaklarına ve belgelerine dayalı dört başı mamur çalışmaların sayısı maalesef oldukça düşük.
Halbuki Hamidiye Alayları etrafında dönen Osmanlı’da ve daha sonra Cumhuriyete tevarüs eden bir dizi sorun mevcut. Alayların kurulduğu ve etkin olarak faaliyette olduğu bölgelerdeki eylemleri, buralardaki aşiret yapısı, Alaylar’ın Ermeni katliamlarındaki rolü ve etkisi, söz konusu bölgelerdeki başta toprak ve güvenlik sorunu olmak üzere vuku bulan hayati sorunlar ve bugün de karşı karşıya kaldığımız etnik çatışmalar ve sınır problemleri olmak üzere hem son dönem Osmanlı’nın hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet formasyonu ve ulusal kimlik inşası süreçlerinde doğrudan rolü olan olaylar zinciri Hamidiye Alayları ile birebir ilişkili.
Dolayısıyla Hamidiye Alayları’nın tarihsel olarak ortaya çıkış sürecini ve dönemin tarihsel arka planını etraflıca irdelemek bize geç dönem 19. yüzyıl ve erken dönem 20. yüzyıl Osmanlısı’nın siyasi rotasına ve anatomisine dair çarpıcı ipuçları ve doneler vermekte. Bu bağlamda en başta Osmanlı’daki parçalı aşiret yapısının, etno-dini kimlik ihtilaflarının, nüfus politikalarının, Ermenilerin kısmi imhasına dönük pogrom niteliğindeki 1894-96 katliamlarının ve etnik temizliklerin, imparatorluğun önemli sınır bölgelerindeki kaygan siyasi atmosferin ve bunun merkezi otoritenin periferisinde yaşayan ve kontrol altında tutmak istediği topluluklara ve merkezkaç güçlere yönelik ne gibi politikalar ortaya koyduğu anlamak adına müstakilen Hamidiye Hafif Süvari Alayları’nın rolünü ağırlık merkezine almak elzem.
Hamidiye Süvari Alayları’nın 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında Osmanlı Devleti’nin doğu bölgelerini dışarıdan tehdit eden Rusya ve bölgede Kürt aşiretleri ve şeyhlerinin kurduğu Janet Klein’in “paralel otoriteler” olarak tasvir ettiği bir strüktürde kuvveden fiile çıktığını görüyoruz. Merkezi Osmanlı otoriteleri açısından gayya kuyusu bir habitus olan bu yapıda, söz konusu merkezi devlet güçlerinin 19. yüzyıl boyunca yürüttüğü, periferisini merkeze bağlama ve daha iyi idare etme çabalarının büyük ölçüde başarısız olduğu vaki idi. Unutmadan, bu merkezileştirme gayesinin bilhassa II. Mahmud dönemi ve Tanzimat sonrası bütün Osmanlı devlet sisteminin olmazsa olmaz bir muradı olduğunun altını çizmemiz lazım.
İmparatorluğun bekasına yönelik bütün bu tehditlerin ötesinde, söz konusu dönemde palazlanmaya başlayan milliyetçi-devrimci Ermeni siyasi örgütlenmeleri ve faaliyetleri, merkezdeki siyasi elitlerin ve Sultan Abdülhamid’in birinci gündem maddesiydi. Bu dönemde Ermeniler Osmanlı hükümet çevrelerince, devlet otoritesine meydan okuyan ve Rusların hesabına çalışan “hain” unsurlar olarak kodlandı. Esasında devletin hain ve düşman skalasında ve envanterinde bölgedeki başına buyruk, devlete vergi ödemeyen, asker göndermeyen, imparatorluğun sınır bölgelerini korumadığı gibi güvenliğini tehdit eden, her türlü sadakatten azade ve devletin değişmez dış düşmanı Çarlık Rusya’sıyla her an devletin varlığına kast etmeye meyilli Kürt aşiretleri de “muteber” bir konuma sahipti.
Ancak, Sultan II. Abdülhamid ve şürekâsı Zeki ve Şakir paşalar, bu “düşman” unsurlardan Kürt aşiretlerine yakınlaştı ve onu devlet otoritesine meydan okuyan yerel bir merkezkaç güç olmaktan çıkarıp bunun uzantısı ve kendisine “sadık” bir entite haline getirmeye çalıştı. Ve fakat tahayyül edilen bu “sadakat” ziyadesiyle kaygan bir zemine oturuyordu ve kalıcı hiçbir etki taşımıyordu. Zira başına buyrukluk Kürt aşiretlerinin teşkil ettiği Hamidiye Alayları’nın adeta genetiği haline gelmişti ve devletin onlara sağladığı ayrıcalıklar bölgede deyim yerindeyse bir rant ve talan ekonomisinin patlamasına cevaz verdi.
Hamidiye Alayları’nın teşkili geçici bir süre “başarılı” olan bu siyaset başta Ermeniler olmak üzere pek çok Müslüman Kürt köylüsünün topraklarının gaspına, sürülmelerine ve şedit şiddet gösterilerinin ve katliamların yaşanmasına neden oldu. Hamidiye örgütlenmesi devlet-toplum ilişkileri ve bölge üzerinde kalıcı bir etki bıraktı ve bu etkinin kısmen bugüne kadar sürdüğünü söylemek mümkün.
Gelelim Alayların nasıl teşkil edildiğine. Hamidiye Hafif Süvari Alayları seçme Kürt aşiretlerinden müteşekkil düzensiz bir milis gücüydü. Alaylar 1890’da, Sultan II. Abdülhamid ve en yakınındaki Şakir ve Müşir Zeki Paşalar tarafından oluşturuldu. Bu milis güçlerinin teşkil edildiği coğrafyanın uzamı kabaca Ağrı Dağı’nın kuzeyinden günümüzde İran, Irak ve Türkiye sınırlarının birleştiği alana, güneybatıda Cizre’ye, batıda Erzincan’a kadar genişleyen bir araziyi kapsıyordu. Oldukça stratejik öneme sahip bu coğrafya Çarlık Rusya için hayati bir güç temerküz alanı idi. Mezkur bölge aynı zamanda, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda kanlı çarpışmaların cereyan ettiği ve Ermeni milliyetçi-devrimci faaliyetlerinin kuvveden fiile çıktığı bir coğrafyaydı.
Meseleyi Osmanlı devlet otoriteleri açısından daha çetrefilli hale getiren kontrolü zor bir bölge olmasıydı. Islahat hareketleri çerçevesinde merkezi devlet yapısını sağlamlaştırmak adına bölgenin vergiye bağlanması, askerlik hizmetlerinin muntazam ifa edilmesi ve idari reformların gerçekleştirilmesi için atılan adımlar bölge söz konusu olduğunda akamete uğruyordu. Kürt aşiret reisleri ve şeyhlerden teşekkül iktidar odağı bu bölgede Osmanlı yöneticilerinden daha fazla itibar görüyor ve devletin ta kendisi olarak telakki ediliyordu.
 Sultan Abdülhamid’in mutlak iktidarına neredeyse alternatif teşkil edecek bu yapılanmanın çözülmesi, bölgenin Osmanlı saflarına katılması, Rus tehlikesine karşı bölgedeki askerî varlığın güçlendirilmesi, Kürtlerin İmparatorluğa sadakatle bağlı kılınması ve daha da önemlisi Ermeni faaliyetlerinin bastırılması gibi saikler Alayların teşkilindeki arka planı besleyen tetikleyici faktörlerdi. Ancak buradaki meta/grand plan, hudut bölgelerinin güvenliğinin ve bunların sınırları belirlenmiş topraklara dönüşmesinin bu minvalde modern devlet inşası idi. İlaveten, medeniyetten uzak kalmış ve imparatorluğun bekası için “ehlileştirilmesi” elzem olan aşiretler bu proje etrafında aynı zamanda “medenileştirilmiş” hale geleceklerdi.
Osmanlı’da modern ulus devlet inşasıyla paralel işleyen bir süreç çerçevesinde değerlendirildiğinde Hamidiye Alayları ve Alayların faaliyetleri sonucu Kürtler ve Ermeniler arasında vuku bulan etnik temelli çatışmalar esasında maddi kaynaklar üzerindeki çatışmalar üzerinden billurlaştı. Yani altyapı üstyapının ve burada tebarüz eden ihtilafların belirleyicisiydi. Ancak burada temkinli olmakta fayda var. Zira bölgenin parçalı ve girift yapısı düşünüldüğünde ekonomi ve etnisite üzerinden yaşanan çatışmaların bu bölge özelinde iç içe geçtiği momentler oldukça fazla.
İlaveten vurgulanması gereken bir diğer nokta da 1895-96 Hamidiye pogromları ile 1915 Ermeni Kırımı arasında doğrudan bir illiyet bağı kurmanın; iki olaya nedenleri ve sonuçları itibariyle doğrusal bir ilişki atfetmenin tarihsel metodoloji açısından bir hayli sorunlu olması. Zira her iki tarihsel moment de kendi özgül dinamikleri ve bağlamları olan; failleri açısından da bir hayli farklılıklar ihtiva eden süreçlerden müteşekkil. Üstelik bambaşka politik bağlamlarda cereyan eden iki olayın mimarı olan siyasi aktörlerin, yani Abdülhamid rejiminin ve İttihat ve Terakki liderlerinin güttükleri amaç ve kuvveden fiile çıkarmaya çalıştıkları “proje”ler de önemli farklılıklar arz ediyor. Pek tabii Ermenilere yönelik uygulanan şiddet siyasetinin bir ölçüde somut olarak süreklilik gösterdiği söylenebilir.
Esasında İttihatçılar, Abdülhamid’in başlattığı Sünnileştirme siyasetini Türkleştirme projesi ile “taçlandırmış”lardır. Ancak Abdülhamid döneminde Ermenilere yönelik şiddet, onların reform taleplerini bastırma ve bu taleplerle devleti dış baskılara açık hale getirdikleri için bir çeşit cezalandırma ve bu toplumu baskılama/“terbiye etme” işlevi görmüştür. Ancak İttihatçılar açık bir biçimde imha siyaseti gütmüşlerdir. Kendi varlıklarına ve ulusal egemenliklerine tehdit olarak gördükleri Ermeni toplumunu topyekûn “hasım” olarak kodlamış ve 1878 Berlin Anlaşmasıyla artık uluslararası siyasetin bir parçası haline gelen bu “gaile”yi Talat Paşa’nın kendi ifadesiyle “kamilen izale etmek” saikiyle hareket etmişlerdir.
Bir sonraki yazımda İttihat ve Terakki’nin nasıl tebarüz ettiğinden ve  ideolojik saiklerinden bahsederek konuyu deşmeye devam edeceğim.


Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: