İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ermeni ‘gaile’sinden Ermeni Soykırımı’na giden süreç-3

Ümit-Kurt/ umit105@gmail.com
19. yüzyılın son çeyreğinde siyasi, sosyal ve ekonomik kuvvetlerin iteklemesiyle ayyuka çıkan ulusal bilinçlenme/uyanış süreci Ermeni devrimci hareketi için de geçerlidir. Bir önceki yazımda Berlin Kongresi’nin 61. maddesine yer alan reformların uygulanmamasının yalnızca dış güçlerin müdahalesini değil iç siyasette de bu reformların kuvveden fiile geçirilmesi beklentisinde olan Ermenilerin tepkisiyle de karşılandığının altını çizmiştim. Bu tepkiler bir noktadan sonra örgütlü bir siyasi yapılanmayı da beraberinde getirmiştir.

19. yüzyıl Ermeni Devrimci Hareketi’nin temayüz etmesi bakımında önemli bir tarihsel momente işaret ediyordu. Bu hareketin tarihsel bagajı siyasi ve entelektüel faaliyetlerle doluydu ve 19. yüzyılın ikinci yarısında bu siyasi ve entelektüel hareket örgütlü bir yapıya dönüştü. Hatta, bu devrimci hareketler Osmanlı İmparatorluğu’ndaki liberal unsurları da etkilemiş ve 1876 Anayasası’na kadar uzanan reformların uygulanması için verilen çabaları da teşvik edici bir rol oynamıştı.
Avrupa’daki muadilleri ile karşılaştırıldığında Ermeni ulus devlet ve ulus kimlik inşası süreci daha geç bir dönemde kuvveden fiile çıkmıştır. Ancak Batı’daki aydınlanmacı zihniyetten, eğitim ve edebiyat gibi kültürel faaliyetlerden büyük ölçüde etkilenmiştir. 19. yüzyılın son çeyreğinde siyasi, sosyal ve ekonomik kuvvetlerin iteklemesiyle ayyuka çıkan ulusal bilinçlenme/uyanış süreci Ermeni devrimci hareketi için de geçerlidir. Geç dönem ulus-devlet milliyetçiliği sürecine tabi olan Ermeni milliyetçiliğinin taşıyıcıları olan Ermeni burjuva aydınları da tıpkı Batı’daki muadilleri gibi basından, gazetelerden, okullardan vs. gibi kamusal mecralarda bu uyanış sürecini tecrübe etmiştir.
Pek tabii Ermenilerin siyasi düzlemde bu şekilde milliyetçi bir bilinçlenme sürecine girmesi Osmanlı Devleti için bir ‘tehlike’ olarak mülahaza edilmiştir. Bilhassa Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları doğu vilayetlerinde maruz kaldıkları ağır vergiler, güvenliklerini tehdit eden merkezkaç güçler ve talan ekonomisi onların siyaseten örgütlenen ve bilinçlenen Ermeni siyasi yapılarına destek vermelerine yol açmıştır.
Böyle bir siyasi ve sosyal iklimde, 1885’te Van’da kurulan ilk Ermeni siyasi parti Armenakan’dır. Esasında 1860-62’de Zeytun’da patlak veren isyanı örgütleyen ve o dönem yeraltı faaliyetleri olan Armenakan, 1870 ve 1880’lerde Erzurum ve Van bölgelerinde aktif bir siyasi örgütlenme yürütmüştür. Armenakan sosyalist prensipleri savunan bir parti değildir. En temelde reformların uygulanmasını talep eden ılımlı bir partidir. Bu minvalde reform programının fiiliyata geçirilmesi noktasında Osmanlı idaresi ile müzakereye hazır bir tavır almış ve İmparatorluktan ayrılmayı hiçbir biçimde düşünmemiştir.
Buna mukabil, 1887 Ağustos’unda İsviçre’de kurulan Hınçak Devrimci Partisi ise öncelikli olarak siyasal ve ulusal bağımsızlık hedefiyle yola çıkmıştır. Bu saikle programında açıkça şiddet yöntemlerini uygulamanın mubah olduğunu savunmuştur ve sosyalist bir tandansa haizdir. Hınçak Partisi bağımsız ve birleşik Ermeni Cumhuriyeti’ni savunan bir siyasi yapıydı. Hınçaklar’a göre milliyetçilik ve sosyalizm birbiriyle örtüşen ideolojilerdi.
Hınçaklar, 1890 Temmuz’unda Kum Kapı’da ilk örgütlü nümayişini yaptı. 1892-93’de devrimci faaliyetlerini daha da belirginleştirdi. 1894 Ağustos’unda Sasun’da Osmanlı idaresine ve Kürtlere karşı bir isyan örgütledi. Esasında buradaki temel amaç, Batılı güçlerin dikkatini çekmekti ve bunda da başarılı oldular. Sasun’daki isyan ve Ermenilerin bu bölgede maruz kaldıkları haksızlıklar, Batılı güçlerin 1878’de Berlin’de taahhüt edilen reformların aciliyetini gündeme getirmesine kapı araladı.
Bunun sonucunda başını Büyük Britanya, Fransa ve Rusya’nın çektiği devletler 11 Mayıs 1895’te bir nota göndererek Abdülhamid’i Doğu Anadolu’daki altı vilayette reformların uygulanması hususunda uyardı. Ve fakat söz konusu nota sonuçsuz kaldı ve bu bölgelerde Ermenilerin maruz kaldığı haksızlıklar ve adaletsizlikler devam etti. Abdülhamid’in reformların uygulanması konusundaki direncine karşılık, Hınçaklar Bab-ı Ali’de bir gösteri daha düzenlendi.
18 Eylül 1895’te vuku bulan bu gösteri Hınçaklar açısından oldukça başarılı geçti ve Abdülhamid Batılı devletlerin tazyik ve baskıları karşısında 17 Ekim 1895’te Ermeni Reform Programı’nı imzaladı. Ancak buna rağmen, reformlar uygulanmadan kaldı. 1890’da Hınçakların içinde bir başka siyasi örgütlenme husule geldi. Taşnaksutyun, bütün Ermeni siyasi grupların bütünlüğünü öngören sıkı bir siyasi program geliştirdi.
Taşnaksutyun, diğer adıyla Ermeni Devrimci Federasyonu birleşik bir devrimci cephe teşkil edilmesini açık bir biçimde imledi. Osmanlı Ermenilerinin siyasi ve ekonomik özgürlüğünü savunan Taşnaksutyun, Hınçaklar gibi Ermeni reformlarının kuvveden fiile çıkarılması hususunda oldukça kararlıydı. Bu minvalde, Taşnaklar da Abdülhamid’e reformların uygulanması noktasında baskı uygulaması için Batılı devletlerin dikkatini çekmek amacındaydı.
Hınçaklar ve Taşnaklar arasındaki en temel fark şuydu: Hınçaklar Osmanlı, Rusya ve Iran Ermenilerinin dahil olduğu siyaseten bağımsız bir Ermenistan idealine sahipti. Buna karşın, Taşnaksutyun ise programında bağımsızlıktan bahsetmiyordu. Taşnaklar altı vilayete reformların uygulanması talep ediyor ve Osmanlı’dan ayrılmak istemiyordu.
Taşnak ve Hınçaklar arasındaki anlaşmazlıklar esasında ideolojik yaklaşımlardan ziyade partiler arasındaki çatışmalardan ve kişisel hırslardan kaynaklanıyordu. Bu anlaşmazlıklar iki devrimci parti arasında birliğin önünü kapattı ve bu durum Ermenilerin taleplerinin ifade edilmesi noktasında önemli sorunlar doğurdu.
Ancak Abdülhamid, reformların uygulanması taleplerini ve dışarıdan yapılan baskıları önemsemiyor ve burada ciddi bir direnç sergiliyordu. Dolayısıyla, 1878 Berlin Anlaşması’nın hükümleri boş ve hükümsüz durumdaydı. Ermeni siyasi partilerin reformların uygulanması noktasında Batılı güçlerin Abdülhamid’e baskı yapmaları adına giriştikleri faaliyetler, Abdülhamid’i zor durumda bırakıyordu. Bunu, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Osmanlı Devleti’nin ulusal egemenliği ihlal etmesi olarak değerlendiren Abdülhamid, devletin içişlerine bu türden müdahalelerin müsebbibi olarak gördüğü Ermenileri ‘terbiye’ etmenin zamanın geldiğine kanaat getirmişti. Bu ‘terbiye’ ve ‘disipline’ etme, Ermenilere yönelik sistematik katliamların devlet eliyle ve bazı durumlarda devletin göz yummasıyla vukua gelmesine neden oldu.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: