İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ermeni Pavyonu’ndaki Anadolu

Cem Erciyes
Venedik Bienali’nde en iyi ulusal pavyon ödülü alan Ermenistan, diyaspora sanatçıların işlerinde oluşan bir sergi hazırlamış. Evet konu ‘soykırım’ ama kaba saba bir propaganda yerine bir halkın hafızasına, kimliğine odaklanan mekanla çok iyi ilişki kuran etkileyici bir sergi.

Ermeni Pavyonu’ndaki Anadolu
Venedik Bienali hakkında bu yıl çok yazdım. Ama İstanbul Artnews’da uzun uzun anlattığım Ermenistan Pavyonu’na değenmezsem olmaz. O nedenle seçim fırtınasından önceki sessizliğin çöktüğü bu cumartesi gününü konuya ayırayım istedim…
Venedik Bienali’nde bu yıl Altın Aslan’ın sahibi Ermenistan Pavyonu oldu. Kimilerine göre bu tamamen politik bir tercihti. Belki de öyledir. Ama neyse ki Ermeniler çok da güzel bir sergi hazırlayarak pek çok ulusal pavyondan daha iyi bir performans ortaya koymuş ve bu ödülü hak etmişti. Benim Venedik’te çok beğenerek gezdiğim bu sergi, aslında ‘ulusal pavyon’ ve ‘uluslararası sergi’ kavramlarını da tartışmak için iyi bir fırsat veriyor. İyi kurulmuş, mekanı çok iyi kullanan, ortak bir tema etrafında yeni fikirler dile getirebilen, yaratıcı bir sergi olduğu için hemen hemen herkesin beğenisini topluyor. Serginin bir başka özelliği ise, Türkiye pavyonu ile burası arasında köprü kuran Sarkis’in varlığı.
Ermenistan Cumhuriyeti Ulusal Pavyonu, San Lazzaro adasındaki Mıkhıtarist Manastırı’nda izleyiciye buluşuyor. Teması ‘Armanity’ yani Ermenilik. Ermenistan Cumhuriyeti yerine Ermeni diyasporasından sanatçıların katıldığı bir sergi bu. Küratörü Adelina Cüberyan v. Fürstenberg.
Ermenistan’ın ‘soykırım’ temalı bir sergi hazırlığı içinde olduğu biliniyordu. Türkiye’yi doğrudan suçlayacak ve zor durumda bırakacak bir sergi olacağı izlenimi merakımı artırıyordu. Sergiyi gezerken şunu gördüm ki Ermenistan hiç de kışkırtıcı, kaba saba bir propagandaya tevasül etmeden Ermeni halkının derdini, acısını anlatan ‘güçlü’ bir sergi hazırlamış.
Serginin yer aldığı San Lazzaro adası da ayrıca önemli bir mekan. Sadece Ermeniler için değil, Türkiyeli herkes için. 18. yüzyılda katolik Ermeni tarikatı Mıkhitaristler tarafından alınan ada bir manastıra dönüştürülüyor. Mıkhitaristler, Ermeni toplumunun aydınlanması için önemli bir tarikat. Cemaatin en iyi okulları Mıkhitarist okulları olduğu söylenir. Venedik’teki bu ada adeta yüzen bir matbaa. Neredeyse her alfabeyle basılan kitaplar dünyanın dört bir yanına dağılmış. Bir kaç yıl önce Mehmet Fatih Uslu’nun dilimize çevirdiği San Lazzaro Sahnesi adlı kitaptan öğrendik ki ilk Türkçe oyunlar da 18. yüzyılda bu manastırdaki Ermeni rahipler tarafından yazılıp oynanmış.
Bir müze gibi düzenlenmiş manastırda Ermeni sanatçıların işleri de güzel yerleştirilmiş. Manastırın geniş bahçesinden, manzaralı kulelerinden, loş salonlarına kitaplar ve resimlerle kaplı duvarlara yayılıyor. Sergiyi düzenleyenler ‘Ermenilik’ kavramının yerinden edilme, toprak, adalet ve uzlaşma gibi çağrışımları olduğunu, dolayısıyla dünyanın farklı yerlerinde doğan bu sanatçıların kimliklerinde bu kavramları barındırdığını, serginin sınırlar ötesi bağlar kurduğunu anlatıyor.
Öte yandan Ermenistan Pavyonu bir yanıyla ulusal değil uluslararası sergi düzenlemiş gibi. Ermenistan Cumhuriyeti’nin ulusal kimliğinin en önemli yılında, ülkenin gözde sanatçıları yerine dünyanın dört bir yanında yaşayan ve hemen hepsi başka ülkelerin pasaportlarını taşıyan sanatçılardan bir sergi düzenlemeyi tercih etmişler. Ayrıca Ermenistan Pavyonu, Giardini’deki dışarıdan süslü ve albenili, içeride ise her biri birer ‘beyaz küp’ olan pavyonlara karşı mekanın özgünlüğü ile de farklı bir yerde duruyor.
Sarkis, Venedik’te sadece Türkiye’nin değil, Ermenistan’ın da göz bebeğiydi. Dört parça işle Armenity sergisinde yer alan sanatçı, manastır kilisesinin hemen girişinde karşımıza çıkıyor. Vitraylarından ikisi iki köşede ve hemen kapının yanında metal bir rafa tutturulmuş, bir defter gibi tek tek açılıp bakılabilen otuz kağıt levha üzerinde otuz küçük ahşap heykel. En üstteki elini bize uzatmış bekleyen bu ahşap heykelciklerin tamamı aynı boyda. Çeşitli formlar arasında gidip gelen bu heykelcikler, tabii ki Sarkis’in kapsama alanına giren Afrika sanatına doğrudan bir göndermede bulunuyor. Başka bir yerde karşınıza çıkan, dantellerin üzerine konmuş altın varak kaplı kemikler ise 160 bin yıllık bir geçmişi simgeliyor. Sarkis’in dışında da bizim için tanıdık başka isimler var bu sergide. Mesela genç sanatçı Hera Büyüktaşçıyan. Türkiye’den katılan Hera Büyüktaşçıyan, hiç ulusçuluk yapmadan söyleyeyim, serginin en ilgi çekici işlerinden birine imza atmış. (Lord Byron’ın odasındaki dil ve harflerle ilgili işleri başka bir yazıda anlatmıştım.)
Cem Erciyes yazdı. “Venedik Bienali’nde Türkiyeli 10 imza”
Büyüktaşçıyan’ın odasının hemen karşısındaki büyük salonda ise adı Türkçe olan bir iş var: Hastayım Yaşıyorum. Lübnanlı sanatçı Haig Aivazian, Türk müziği üstadlarından udi Hrant Kenkulian’ın anısına bir ud tasarlamış. Teli de deliği de olmayan bütün sesini, yankısını kendi içinde saklayan, kendi içine atan bir ud….
Manastırın giriş katında, matbaa malzemelerinin sergilendiği koridorda yine İstanbul’a ait bir iş var. İşin sahibi ABD’de yaşayan bir Suriyeli, Nigol Bezjian. Bu yılki Çanakkale Bienali’nde Osmanlı ordusundaki Ermeni askerlerle ilgili harika bir işle dikkatimizi çekmişti Nigol Bezjian. Bu kez de İstanbul’un unutulmuş Ermeni yayınlarını hatırlatıyor bize. Bezjian, vitrinlere haftalık Aztag gazetesinden küpürler koymuş. Tanık/olunmuş (Witness/ed) adlı iş, 1909 Adana Katliamı’nı anlatan bir şairin, 1915 de katledilmesi haberini arka arkaya veriyor. Onca yazı ve küpürün içinden ikisi, demir leblebi etkisi yapıyor.
Nina Katchadurian’ın aksanlar, Mekhitar Garabedian’ın adlar, Yervant Gianikian’ın masallar hakkındaki işleri ve Anna Boghiguian’ın (kendisi bu yılki İstanbul Bienali’ni hazırlayan Bakargiev’in beyin takımında da yer alıyor) kuşlar eşliğinde Ani’yi anlatan enstalasyonu da serginin güçlü, dikkat çeken köşeleriydi. Bir kayıkhaneyi, bahçeyi, keşişlerin resimlerinin üst üste asıldığı bir salonu, bir kütüphaneyi ya da bomboş bir odayı dönüştüren bütün bu işlerin tabii ortak yanlarından biri de Anadolu. Ermeni halkının yolda milyon ölü bırakarak terk etmek zorunda kaldığı Anadolu. İçinden Tokat, Gaziantep geçen, Osmanlı paşalarının hatta Cumhuriyet’in kurucularının görüntüleriyle karşılaştığınız bir sergi. Evet, bu serginin kötü adamı biziz. Bu gerçeği değiştiremeyiz. Ama belki de yapılacak en iyi şey, bunu bilerek bakmaya ve başka fikirler görmeye çalışmak.

St Lazzaro Adası

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: