İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bu da benim 80’lerim

Alper Kutay
…Müdür direkt lafa girdi, “Çocuklar, bu beyefendi milli eğitim müfettişi bilmem kim. Şimdi bilmem kim beyefendiyi çok dikkatli dinleyin” deyip topu müfettişe attı. Okul okul dolaşıp kendisine tevdi edilen ulvi görevini (!) ifa etmenin verdiği mutlulukla çantasını açıp içinden bizimkilere benzer bir kitap çıkaran müfettiş, “Çocuklar, şimdi herkes kitaplarının sondan bir önceki sayfasını açıyor. Oradaki haritada Türkiye’nin benim gösterdiğim ve bize göre sağ taraftaki Ermenistan yazan kısmın üzerini en kalın siyah kurşun kalemimizle karalıyoruz” dedi. Emir büyük yerden (!) geldiği için, sorgulama veya “Neden böyle bir şey yapıyoruz?” deme şansımız olmadığından, çocuk aklımızla denileni harfiyen yaptık. Bizler, çantamızda ne kadar kitabımız varsa sondan bir önceki sayfada bulunan haritada Ermenistan namına ne varsa kapkara yaparken, sınıf öğretmenimiz de müfettişin talimatıyla duvarda asılı haritada aynısını yapmakla meşguldü.
***
80’LERİN ortalarıydı. O yıllarda henüz Suriye’de iç savaş yoktu, sınır komşumuz ile içli dışlıydık ve dolayısıyla “gariban” Suriyeliler Antep’i henüz işgal (!) etmemişlerdi.
“Doğunun Paris’i” diye adlandırılan Gaziantep’te, evimizin hemen karşısındaki Mehmetçik İlkokulu’nda ya 3. ya da 4. sınıftaydım.
Ermeni terör örgütü Asala, iki üç güne bir bizim Avrupa’da görevli diplomatlara suikast düzenliyor, kimi yaralı kurtuluyor kimi de hayatını kaybediyordu.
Sanki Kore Harbi devam ediyor gibi, ülkeye uçakla her gün yaralı veya ölü diplomat, ataşe, konsolos taşındığı acılı, bol kınamalı, kapkaranlık çocukluk günleriydi.
Bir de elbette tek kanallı televizyon dönemi.
***
RTE, pardon TRT, tıpkı şimdi olduğu gibi, yurtiçine yönelik haberlerinde, dönemin dikta yönetimine de şirin gelebilecek “ülkede her şey güllük gülistanlık” içerikli muhteşem (!) haberleri verirken, yurtdışına yönelik haberleri pek de iç açmıyordu.
Ve nedense, sınıf öğretmenimiz her gün ana haberleri izleyip içeride ve dışarıda yaşanan olayların özetini yazmamızı isteyen bir ödev vermişti, Susam Sokağı dururken, peder bey ile mütemadiyen televizyonda ana haber bülteni izliyorduk, radyodaki ajansları kaçırmıyorduk.
***
12 Eylül 80 Askeri Darbesi’nden yeni çıkılmış ama cunta ekibinin ülke idaresinden elini eteğini çekmediği yıllardan söz ediyorum.
***
Bir gün hiç unutmam, kara önlüklerimiz ve beyaz yakalarımızla sınıftayız, öğretmeni dinliyoruz.
Aniden kapı açıldı, en önde, ceketinin bütün düğmeleri iliklenmiş bizim müdür, arkasında el pençe divan vaziyette iki yardımcısı ve tabi bir de özgüveni tavan yapmış, siyah ceymis bond çantalı bir milli eğitim müfettişi.
***
Muhtemelen bizden önce 5-10 sınıfa girmiş, bizden sonra da en az 5-10 sınıfa daha girecek olduğu için gözlerinin altı çöken müdür direkt lafa girdi, “Çocuklar, bu beyefendi milli eğitim müfettişi bilmem kim. Şimdi bilmem kim beyefendiyi çok dikkatli dinleyin” deyip topu müfettişe attı.
Okul okul dolaşıp kendisine tevdi edilen ulvi görevini (!) ifa etmenin verdiği mutlulukla çantasını açıp içinden bizimkilere benzer bir kitap çıkaran müfettiş, “Çocuklar, şimdi herkes kitaplarının sondan bir önceki sayfasını açıyor. Oradaki haritada Türkiye’nin benim gösterdiğim ve bize göre sağ taraftaki Ermenistan yazan kısmın üzerini en kalın siyah kurşun kalemimizle karalıyoruz” dedi.
***
Emir büyük yerden (!) geldiği için, sorgulama veya “Neden böyle bir şey yapıyoruz?” deme şansımız olmadığından, çocuk aklımızla denileni harfiyen yaptık.
Bizler, çantamızda ne kadar kitabımız varsa sondan bir önceki sayfada bulunan haritada Ermenistan namına ne varsa kapkara yaparken, sınıf öğretmenimiz de müfettişin talimatıyla duvarda asılı haritada aynısını yapmakla meşguldü.
***
Sıraların arasında tek tek dolaşarak Ermenistan’ın üzeri tam olarak karalanıyor mu, bu kutsal (!) görevi savsaklayan Diaspora yanlısı (!) öğrenci var mı yok mu denetleyen Alman Gestapo Subayı ciddiyetindeki müfettiş görevini yapmanın mutluluğu ile tam sınıftan ayrılırken, kapıdan dönüp içeri baktı ve, “Çocuklar, eve gidince şimdi burada olmayan diğer kitaplarınıza da aynı uygulamayı yapın. Yarın gelip bir daha kontrol edeceğim” dedi.
***
Komutu almıştık bir kere.
Tıpkı diğer sınıf arkadaşlarım gibi koşarak eve gittim, dolapta ne kadar kitap varsa çıkardım, haritalarda ne kadar Ermenistan ismi varsa en kalın kalemlerle simsiyah karaladım, yok ettim.
Neden?
Çünkü Ermenistan’ın maddi ve manevi destek verdiği Asala, Avrupa’da ne kadar Türk diplomat varsa amiyane tabirle indiriyor, kimi ağır yaralı kurtulurken kimi de hayatını kaybediyordu.
Ve vatan savunması için kendilerine emanet edilen topla tüfekle içeride aslanlar (!) gibi darbe yapan omzu bol yıldızlı/çelenkli generallerin gücü Avrupa’ya yetmediği için Ermenistan’la olan savaşını milli eğitim düzeyinde, çocuklara Ermenistan’ın üzerini karakalemle kapattırma bağlamında sürdürüyordu.
***
İlkokul, ortaokul ve lise talebelerinin kitaplarındaki Ermenistan haritasının üzeri kapatılınca Ermenistan’la olan bütün meselemiz halloluyordu.
Kafa, anlayış o düzeydeydi, gerisini siz tahayyül edin.
Anlı şanlı generallerin, anlı şanlı üniversite bitirip milletvekili veya bakan olmuş insanların dış politika anlayışı 80’li yıllarda bu seviyedeydi.
Çok şükür, o günler bitti, hepsi geride kaldı.
Darbe yüzünden hayatını veya bir organını kaybeden gencecik insanlar, babasız kalan çocuklar, evlatsız kalan analar babalar bilir bunun acısını, biz sabaha kadar anlatsak, siz sabaha kadar dinleseniz havagazıdır.
***
Çocukluk günlerime ait yüzlerce anıdan biri olan bu mevzuyu durup dururken neden anlattığıma gelince.
800 küsur senelik Osmanlı İmparatorluğu mirası, ardından 100 yıla yaklaşan Türkiye Cumhuriyeti kültürünün son temsilcileri olan bizler, şu an içinde bulunduğumuz bana göre “karanlık” günlerden elbet bir gün kurtulacağız.
Düne kadar “canciğer kuzu sarması” olan insanların bugün birbirlerini “Paralelci” veya “Rüşvetçi” diye suçladığı, sabah erken uyananın karşı tarafın polisini / savcısını / gazetecisini gözaltına aldırdığı, “O’cu musun Bu’cu mu?” denilerek soft bir “Sağ’cı mısın, Sol’cu mu?” nostaljisi yaşatılan bu “karanlık” günleri de Allah’ın izniyle geride bırakacağız.
***
Peki bunun için ne yapacağız?

Elbette, “her ne kadar bu oylama sistemine güvenim zayıf olsa da” elde başka çare olmadığına göre, 7 Haziran’da sandığa gidip oyumuza sahip çıkacağız.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: