İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir gün biri başdanışman olmuş…

Etyen Mahçupyan / etyen.mahcupyan@aksam.com.tr
Sonuçta ne Başbakan’ın fikirleri tümüyle bizleri bağlar, ne de bizlerin fikirleri onu. Benim söylediklerim tabii ki tümüyle bana aittir ve bazen hükumetin resmi tutumuyla aramda mesafe olmasından daha doğal bir şey de olamaz. Aynı bağlamda soykırım meselesinde de benim yıllardır yazdıklarım ve söylediklerim ortada. Bu terim hiçbir zaman benim anlam dünyamda önemli olmadı ve bu nedenle geçmiş yıllarda Ermeni diasporasının hiddetine epeyce mazhar oldum. Nitekim aynı diaspora kalemleri benim başdanışmanlığımı da ancak AKP hükumetinin ‘taktiksel’ hamlesi olarak anlama kapasitesi gösterebildiler. Diğer taraftan böyle bir tanım var ve o kadar geniş tutulmuş ki, bir kimliksel grubu hedef alan herhangi bir olayın söz konusu tanım dışında kalma ihtimali kalmamış. Diğer bir deyişle aslında tanımlayıcı niteliğini yitirmiş bir atıftan söz ediyoruz… Öte yandan eğer Başbakan’a soykırımı kabul etmesini tavsiye edip etmeyeceğim merak ediliyorsa, bir adım daha gidelim… Ben başbakan olsaydım soykırımı kabul etmezdim. Çünkü bir başbakan öncelikle bugün muhatap olduğu vatandaşlarının refahından ve yararından sorumludur ve onları bir bilinmezlik tüneline sokamaz.

***
Geçen yılın Ekim ayı içinde Başbakan Davutoğlu’nun teklifini kabul ederek başdanışman oldum. Niçin evet dediğim açık. Her şeyden önce bir aydın olarak siyasi karar alıcıları etkilemek üzere yıllardır yazmaktayım ve bir siyasetçinin benim düşüncelerimi daha formel olarak almak istemesi önemli bir imkan. İkinci olarak yirmi yıldan bu yana, AKP’nin de öncesinden başlayarak İslami hassasiyeti olan partileri destekledim, muhafazakar kesimin iç dönüşümünü, zihniyet açılımını yakından takip ettim ve bunun hayati önemde olduğunu düşünüp yazdım. Türkiye ancak kendi İslami kesiminin demokratlaştığı kadar demokratlığa yaklaşabilir ve bu sürece destek olmaktan kaçınmam mümkün değil. Üçüncü olarak ise teklif zaten çok beğendiğim, saygı ve sevgi duyduğum, samimiyetine, yüreğine ve aklına sonuna kadar güvendiğim bir siyasetçiden gelmekteydi. O nedenle hiç düşünmeden kabul ettim…
O noktadan itibaren parti içi ve dışı siyasetin daha ‘deneyimli’ ve fırsatçı aktörlerinin beni araçsallaştırma malzemesi olarak kullanma temayülü görülür hale geldi. Söylediğim sözler bağlamından çıkartıldı, cümlelerin önü arkası kesildi, içerikle ilgisi olmayan başlıklar atıldı ve bütün konuşmalarım her an kullanılabilecek bir malzeme torbasının içine atıldı. Örneğin bugünlerde revaçta olan Kılıçdaroğlu’na da danışmanlık yapıp yapmayacağım meselesi tam 5 ay önceki bir söyleşiye ait ve o zaman hiç de yadırganmamıştı. Çünkü söyleşiyi yapan gazeteci, yeni başdanışman olmuş birine diğer partilerden de bu türden bir davet gelseydi ne yapacağını sormaktaydı ve ben de nezaket dairesi içinde bir cevap vermeyi yeğlemiştim. Ama şimdi aynı cevap herhalde benim ‘aslında’ yeterince güvenilir olmadığımı ima etmek üzere pişirilip tedavüle sunulabiliyor.
Oysa biraz normalleşmeyi becerebilen bir bakışla şunu teslim etmek zorundayız. Ben birçok başdanışmandan sadece biriyim ve hiçbirimiz Başbakan’ı bire bir belirlemek bir yana, etkilemeye bile muktedir değiliz. Başdanışmanların kendi aralarında zaten hemen her konuda doğal fikir ayrılıkları var ve bunların hangisini ne kadar kullanacağını Başbakan takdir edecektir. Çünkü siyasetçi olan, sorumluluğu taşıyan o… Bizler değiliz. Sonuçta ne Başbakan’ın fikirleri tümüyle bizleri bağlar, ne de bizlerin fikirleri onu. Benim söylediklerim tabii ki tümüyle bana aittir ve bazen hükümetin resmi tutumuyla aramda mesafe olmasından daha doğal bir şey de olamaz.  
Aynı bağlamda soykırım meselesinde de benim yıllardır yazdıklarım ve söylediklerim ortada. Bu terim hiçbir zaman benim anlam dünyamda önemli olmadı ve bu nedenle geçmiş yıllarda Ermeni diasporasının hiddetine epeyce mazhar oldum. Nitekim aynı diaspora kalemleri benim başdanışmanlığımı da ancak AKP hükümetinin ‘taktiksel’ hamlesi olarak anlama kapasitesi gösterebildiler. Diğer taraftan böyle bir tanım var ve o kadar geniş tutulmuş ki, bir kimliksel grubu hedef alan herhangi bir olayın söz konusu tanım dışında kalma ihtimali kalmamış. Diğer bir deyişle aslında tanımlayıcı niteliğini yitirmiş bir atıftan söz ediyoruz… Öte yandan eğer Başbakan’a soykırımı kabul etmesini tavsiye edip etmeyeceğim merak ediliyorsa, bir adım daha gidelim… Ben başbakan olsaydım soykırımı kabul etmezdim. Çünkü bir başbakan öncelikle bugün muhatap olduğu vatandaşlarının refahından ve yararından sorumludur ve onları bir bilinmezlik tüneline sokamaz.
Geçmişte bu nüanslara defalarca değindim… Ama beni bugünün bir oyununun parçası kılmak birçok kişinin ve tabii ki ilgili medyanın işine geldi. Sebep doğrudan Başbakan’a ve AKP’ye ‘vurma’ arzusunun dolaylı yoldan gerçekleştirilmeye çalışılması gibi gözüküyor. Türkiye bir seçime gidiyor… Seçim sathı maili daima halkın nabzını tutan, talep ve tercihlere dair sözü olan, gelecek tasavvuruna sahip partilerden yanadır. Önümüzdeki sürede AKP oyları da yükselecek ve bu Davutoğlu/Erdoğan sinerjisinin hanesine yazılacak. Daha önce yazdığım üzere ‘Yeni Türkiye’ kaçınılmaz olarak yeni bir AKP de demek. Temeli koruyarak, omurgayı sağlam tutarak, yeni bir toplumsal enerjiyle beslenerek, ama aynı zamanda bu hareketin tarihsel misyonunu anlamamış, yanlış anlamış ya da anlamazlıktan gelmiş unsurlardan da arınarak. 
Bu arada doğum günüm olan 9 mart geçti ve 65 yaşımı doldurduğum için otomatik olarak emekli oldum. Emekliliğimi Başbakanlık benden öğrendi… Şu an itibariyle görevimi fahri olarak yürütüyorum ve takdir tümüyle Başbakan Davutoğlu’na ait. Benim açımdan önemli olan bu tarihsel momentte Başbakan’ı ve Cumhurbaşkanı’yla  AKP’nin başarısıdır. Anlayan anlar… Anlamayanlara ise sözümüz olmaz. Onlara zaten alışığız…        

Yorumlar kapatıldı.