İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Gözümün Gördüğü: Ermenistan ve Karabağ

Elif Akgül
Bu fotoğraflar Google’ın Ermenistan ve Dağlık Karabağ için önerdiği fotoğraflara benzemiyor. Askerler, tanklar, politikacılar yok bu fotoğraflarda. Benim gördüğüm Ermenistan, benim gördüğüm Dağlık Karabağ işte böyle.


Söz konusu Ermenistan ile Dağlık-Karabağ olduğunda Google araması bol askerli bol politikacılı fotoğraflar çıkarır önünüze.
Burada o fotoğraflara yer yok.
İşte benim gördüğüm Ermenistan ve Karabağ.
İlk seçki Ermenistan-Türkiye sınırından  2009 itibariyle Avrupa’nın kapalı olan tek sınırı. Ermenistan’ın bağımsızlığından iki yıl sonra, 1993’te Türkiye tarafından kapatıldı. Açılmayı bekleyen Iğdır’a bağlı Alican ile Kars’a bağlı Akyaka kapıları var.
Burası Ermenistan – Türkiye sınırı.
Bize Khor Virab’a gidiyoruz dediklerinde sınıra yakın olduklarını söylemişlerdi. Sınırın ne kadar yakın olduğunu Khor Virab’ın surlarıın az ilerisinde başlayan çizgiden anladım. Çizgiye yaklaşanları “Gitmeyin” diye uyarıyorlar.
“Yassak! Orası Türkiye.”
O kadar saçma ki. Sadece belimi biraz geçen tel örgülerden oluşan bir hat. Bir adım içerisi Ermenistan, bir adım dışarısı Türkiye. Ve o adımı atmak yasak.
Hani “doğal” bir sınır değil. Dev su kütleleri, aşılmaz kayalıklar değil bizi ayıran. Bildiğiniz tel örgü. Eminönü’nde bile satıyorlardır eminim. O kadar saçma.
Sınır yanında Khor Virab var. “Derin Zindan” anlamına geliyor. Ermeni Kilisesi’nin en önemli hac merkezleriden. 3. yy sonunda Ermeni platosunda Hıristiyanlığı yayan Krikor’un Kral 3. Dırtad tarafından Khor Virab’da 13 yıl boyunca hapsedildiğine, Meryem adlı bir kadının yardımıyla sadece su ve ekmekle yaşadığına inanılıyor.
Efsaneye göre, Krikor bir hastalık sonucu yabandomuzuna dönüşen kralın emriyle kuyudan çıkarılır, 3. Dırtad’ı iyileştirir ve Ermeni Krallığı böylece resmi din olarak kabul eden ilk devlet olur. Bugün hala ziyaretçiler Aiz Krikor’un hapsedildiği dar zindana inerek hac görevlerini yerine getiriyorlar.
Zindana iniş çok dar bir boşluktan merdivenle gerçekleşiyor. Kafamı aşağı uzatmam klostrofibimin bastırmasına yettiği için zindanı kendi gözlerimle göremedim. Ancak insanlar bu mekan kısıtlığını benim kadar umursamış görünmüyorlardı.
Ermenistan’dan Dağlık-Karabağ’â doğru yola çıkıyoruz. Önümüzdeki ilk durak Tatev Manastırı ve Tatev’in Kanatları (Wings of Tatev).
Tatev’in Kanatları yaklaşık 6 km uzunluğunda, Halidzor ile Tatev Manastırı arasında gidip gelen bir teleferik hattı. 1 bölüm halinde inşa edilmiş, dünyanın en uzun teleferik hattı olarak biliniyor.
Teleferiğe vardığımızda güneşi kaçırmak üzereyiz. Her yer sis ve kar altında.
Teleferiğin için ne yazık ki nefeslerimizden buhar oluyor. Ancak muhteşem bir manzara, ayaklarımızın altından ağaçlar ve kayalıklar akıyor.
Vardığımız yerse 9. yy’dan beri güneydoğu Ermenistan’da Tatev köyünün yakınlarında geniş bir platoda yer alan Tatev Manastırı.
Manastır, 14 ve 15. yüzyıllarda üniversite olarak da hizmet vermiş.
Karlar altındaysa büyüleyici görünüyor.
Manastırdan ayrıldığımızda hava çoktan kararmış oluyor. Doğruca Karabağ’a devam ediyoruz.
Hankendi’deyiz. Uyandığımda gördüğüm ilk manzara bu.
Karabağ’ın “Dağlık-Karabağ” olmasının bir anlamı var. Muhteşem manzaralardan geçip Gandzasar Manastırı’na gidiyoruz. Manastır’ın tarihi 13. yüzyıla kadar dayanıyor.
Çoğunlukla  bilhassa Dağlık Karabağ savaşında hayatını kaybetmiş kişilerden oluşan mezarlık uzanıyor.
Son olarak Dağlık Karabağ’ın sembolü olan “We Are Our Mountains” (Biz Dağlarımızız) isimli ulusal anıta gidiyoruz.
Anıt geleneksel Ermeni kostümlü bir büyükanne ve büyükbabadan oluşuyor, Karabağlıların topraklarına ve kültürlerine bağlılıklarını temsil ediyor. Aynı zamanda Karabağ’ın resmi sembollerinden olan anıt Ermenistan’ın portakal renkli volkanik kayalarından yapılmış
Şehre, “resmi görüşmeler” için geri dönüyoruz.
Dağlık-Karabağ, savaş ve sonrasında ateşkes ile devam eden gerilim ortamında kendini yeniden kurmaya çalışıyor. Birçok yerde yeni yapılan binalar görüyoruz.
Savaşın anılarının taze olmasının yanı sıra, Karabağ’da bulunduğumuz vakit Azerbaycan ve Ermenistanlı askerlerin çatışıp, kayıp verdiği olayın hemen ertesi günü. Bu nedenle Savunma Bakanı Movses Hakobyan’la görüştüğümüzde gazetecilerin en çok merak ettikleri sorular da bunlar.
Benimse derdim daha farklı. Bilhassa Türkiye’den geldiğim için Karabağ Savaşı’nın hem Azerilerin, hem Ermenilerin hem de Türklerin hafızalarında ciddi yara açtığını biliyorum. Merakım Karabağ halkına bu savaşın kaça patladığı.
Sorumu sormadan az evvel Bakan Hakobyan “Hastanedeki yeni doğmuş bebek bile bir Karabağ askeridir” diyor. “Biz bebeklerin bebek doğduğunu biliriz, hatta bilirkişi raporumuz bile var” diyemiyorum. Ama madem kundaktaki bebek bile asker, o zaman halkın orduya güveni nedir, savaş ayrılan bütçe nedir diye soruyorum.
Hakobyan’ın cevabı şöyle:
“Biz böyle bir araştırma (güven araştırması) yapmayı gerekli görmedik. Bununla ilgili endişelerimiz olsaydı yapardık.”
Bu cümle de bana çok da yabancı değil.
Hakobyan ayrıca ordunun bütçesinin “gizli” olduğunu söylüyor.
Oysa kendisinden sonra görüştüğümüz Karabağ Cumhurbaşkanı Bako Sahakyan bize ülke olarak ne kadar şeffaf olduklarını, merak ettiğimiz her sorunun cevabının internette olduğunu söylüyor.
Bu anlamda Dağlık Karabağ’a dair izlenimim bizim de yakından bildiğimiz “düşük yoğunluklu savaş”ın yarattığı askeri ve sivil gerilimin olduğu yönünde. 
Ne güzel ki bu gerilim dağlara yansımıyor. (EA)

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: