İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

1918 Ayan Meclisi’nden, Bu Güne Süregelen Belge Ve Soykırım Tartışmaları

Zeynep Tozduman
24 Nisan soykırımının yüzüncü yılına ramak kala Türkiye’de soykırım tartışmaları, 1918’de soykırımın faillerinin yargılanması için kurulan Ayan meclisi ve Osmanlı meclis-i mebusan’ında ve Divan-ı Harp mahkemelerinde yaşanan tartışmalarından bile bu günkü hükumet, çok daha geri durumdadır. Avrupa ve dünyanın bir çok parlamentolarında ve uluslar arası kurum ve kuruluşların soykırımı tanıması ile hızlanan bir süreçte Türkiye, inkar yöntemiyle soykırımı hala ısrarla örtme peşindedir. Geçmişimizin karanlık ve kirli yönleriyle yüzleşmek bizi daha ileri bir Türkiye’ye götürmesi için olmazsa olmazımızdır.

Neden kirli tarihimizle yüzleşmekten bu kadar korkuyoruz diye sorduğumuzda; o kadar çok neden var ki. Bir kere Soykırım, hukuksal olarak yeniden yargılanırsa, açığa çıkacak cinayetlerden dolayı ”suçlanmak ”, ve buna bağlı olarak ”cezalandırılmak korkusu”. Ermeni soykırımı üzerine ülkede konuşulmaya başlanırsa, ulus devletin kurucuları olan önderlerimizin ve devletin üst düzeyinde önemli görevler yapmış kamu veya özel şahıslardan büyük bir kısmının Ermeni katliamlarına katıldığı ve Ermeni mallarının yağmalanması sonucu zenginleştiği gerçeği ortaya çıkacaktır. Bunun yanı sıra yıllarca bizlere ulusal kahraman diye yutturduklarının özünde katil ve hırsız olduğu açığa çıkacaktır.
İTC.’den kirli mirası devralan genç Cumhuriyet, 1915 Soykırımı ile hesaplaşmadığı için günümüze değin hemen hemen her güne denk düşen katliamlarla varlığını idame ettirmiştir. 1918’de Avrupa’nın da baskısıyla kurulan Ayan meclisi, Osmanlı Meclis-i-Mebusan ve Divan-ı Harp yargılamalarında kararlı- gerçek ve adil bir yargılama şansına sahip olsaydık eğer bu gün bu utançla yaşıyor olmazdık.
Ayan meclisi İlk oturumda, milletvekilleri tanınmış ittihatçı liderlerden savaş dönemi Dışişleri ve Adalet Bakanlıkları görevlerinde bulunmuş olan Halil Menteşe’yi, Hacı Adil (Arda)’nın yerine Meclis-i Mebussan reisi olarak seçtiler. Tanınmış ittihatçı gazeteci Hüseyin Cahit (Yalçın) da reis vekilliğine seçildi. Sultan, Ayan ve Meclis’in ortak toplantısında yaptığı açılış konuşmasında, içinde bulunan karanlık atmosferin bilincinde olarak, ” Cenab-ı hakkın… Müşkül mesaimizde muvaffakiyet ihsan buyurmasını temenni…(ederim)”, diyordu.48
Fuad Bey’in 4 Kasım tarihinde Divan-ı Ali kurulması doğrultusunda verdiği önerge kabul edilmiş olmasına rağmen herhangi bir sonuç elde edilemedi. Osmanlı Meclisi’nin 31. maddesine göre, böyle bir mahkemenin kurulmasına karar verecek olan meclis 21 Aralık 1918 tarihinde bir padişah iradesiyle kapatıldı. Kanun-ı Esasi’nin 7. maddesine göre padişaha böyle bir yetki veriyordu. 71
Osmanlı Kanun-ı Esasisi’nin 60. maddesine göre, Ayan Meclis üyeleri, Meclis-i Mebusan’ın üçte bir üye sayısını geçmemek koşuluyla, sultan tarafından seçiliyordu. Bu seçim döneminde 265 milletvekili olmasına rağmen Ayan Meclisi üye sayısı 48 idi ve bunlardan 45’i aktif olarak görev yapıyordu. Eski ittihatçı liderlerden Ahmet Rıza, Ayan Meclisi Reisliği’ne seçilmesini takiben Ayan’- ı açış nutkunu okudu. Ahmed Rıza, Meclis’te Ekim- Aralık 1915 döneminde, Talat Paşa hükümetinin savaş dönemi Ermeni politikalarına karşı, dört farklı vesile ile yiğitçe meydan okumuştu. Bunların ilki 4 Ekim 1915 ( 21 Eylül 1331 ) tarihindedir. Bu oturumda Ahmed Rıza, sürüldükleri yerlerde yaklaşan kışın şiddetiyle karşı karşıya kalacak, sefalet ve çaresizlik içindeki yüz binlerce kadın, çocuk ve yaşlı için merhamet talebinde bulunmuş; Sürgünlerin ya evlerine geri dönüşlerine ya da istedikleri yerlere yerleştirilmesine izin verilmesini istemişti. Ayrıca, bir kanun önergesi vererek, kanunsuz ve ahlaka aykırı olarak tanımladığı ve ”Emval-ı Metruke”olarak bilinen Ermenilerin geride bıraktıkları malların nasıl kullanılacağına ilişkin olarak çıkartılan geçici kanunun uygulanmasının ertelenmesini istemişti.
Soykırım meselesi ülkemizde gündeme her geldiğinde sürekli bizim arşivlerimiz açık konuyu tarihçilere bırakalım diyen hükümet bu raporları bilmiyor mu? Acaba. Soykırım inkarcıları; Ayan meclisinin raporlarını, Divan-ı Harp’in mahkeme tutanaklarını, gizli şifreleri, Talat Paşanın özel genelgelerini ve bu arşivleri tarayan araştırmacıların/ tarihçilerin kamuoyunla paylaştıkları kitap, resim, sözlü tanıklık ve belgelere bakmıyorlar, adeta soykırım tezlerini çürütmek için ellerinden geleni yapıyorlar.
Ayrıca hiç belge olmasaydı bile bu ülkenin en kadim halklarının; bir zamanlar her dört kişiden birinin müslüman olmayan halklardan oluştuğu, nüfus istatistik bilgilerinden bilinmesine rağmen, bu gün nasıl oluyor da toplam nüfusunun içindeki payı 70 bin civarında oluyor, bunu sorgulasınlar yeter. Talat Paşanın 1915 soykırımı sırasında ve devamında Hristiyan halkların nüfusunu neden %5’le sabitlemek istediği sorusu bile bizi soykırımın nasıl yaşatıldığına götürür. Bizim varlığımız, onların yokluk sebebidir.
4 Kasım 1915 tarihli rapora göre Talat’ın baskısıyla ( Meclis’e Ermeniler lehine propaganda devam ederse, Ermenilere karşı daha sert önlemler alacağı tehdidi ve hükümet hakkında hükümet aleyhine soru önergesi vermekten vazgeçerseler, hükümet Ermenilere karşı tutumunu yumuşatma sözü verdi ) yüzünden Ahmed Rıza ve arkadaşları bu teklifi kabul etmişlerdir.”77
1918 tarihinde çalışmaya başlayan, Ayan Meclisi’nin açılışı vesilesiyle yaptığı konuşmada Ahmed Rıza’nın hatırlattığı konulardan birisi, ”vahşiyane öldürülen Ermeniler”in ruhlarını şad etmekti.78 iki gün sonra emekli asker Osman Paşa, Ahmed Rıza’yı Türkleri ve Kürtleri kurbanları arasında saymaması nedeniyle eleştirince, Rıza suçlamalarında bir adım daha ileri gitti ve Ermenilerin ”devlet eli ile ” uygulamaya konan ”resmi”bir politika sonucu imha edildiklerini açıkladı.79
Aynı oturumda bir başka Ayan azası, Damat Ferid, Ermenilerin sanki bir başka yere göç ettirilip yerleştirildikleri gibi yanlış bir kanaat uyandırdığını söyleyerek ”tehcir” kelimesinin kullanılmasına itiraz etti. .Tehcir yerine zorla yerlerinden edilmeyi daha iyi anlatan tedip (haddini bildirme ) kelimesinin kullanılmasının daha uygun olacağını savundu. Aynı konuşmada sözlerine, bu felaketin 800.000 Ermeni’nin imha edilmesi ile sonuçlandığını da eklemiştir.80
Hukuki olarak elinde fazla yetkisi olmamasına rağmen, Ayan Meclisi konu hakkında benzeri girişimlerde bulunmaya devam etmiştir. 21 Kasım 1918 tarihli oturumunda Başkan Ahmed Rıza yeni bir önerge daha okur. Divan-ı Ali kanalıyla hukuki soruşturma yapmanın çok fazla zaman alacağını, bunun yerine seri olarak yargılamaların yapılabileceği kamusal hukuk alanının tercih edilmesi gerektiğini söyler. Aksi takdirde tüm deliller yok olmaya mahkûm olacaklardır. Mesele sadece siyasi otoritenin hataları ile sınırlı bir mesele değildir ve ayrıca ”katliam, aleni şekavet, masuniyet-i şahsiyyeye ve emval ve mesakine tecavüz gibi” suçlar da işlenmiştir. Bu suçların soruşturulması doğrudan kamu hukukunun alanına girmektedir. Çünkü ”bilcümle Osmanlılar hakkında birçok efal ve cinayet dahi irtikab edilmiş ve bilhassa Arap, Ermeni, Rum vatandaşlarıma şimdiye kadar Tarih-i Osmanî’de emsali görülmedik mezalim icra olunmuştur.” İşlenen suçlar, ” cinayet-i şahsiye” olarak soruşturulması gereken cinayetlerdir ve amme hukuku alanında savcıların soruşturma yapması ve suçluların ”pençe-i adalete” teslim edilmeleri şarttır.86
Ahmed Rıza’nın bu konuşması üzerine söz alan Ayan üyelerinden Osman paşa, neden sadece ittihatçı yöneticiler suçlanmakta, tüm Türklerin olayın dışında tutulması gerektiğini savundu. Diğer bir Ayan Meclisi üyesi de niçin kurbanlar arasında niçin Türklerin failler olarak sayılmadığının sorulması üzerine bir soru yönelttiler. Ahmed Rıza cevabında, ” ben memlekette cinayetin faili olarak ittihad ve Terakki’yi veyahut diğer bir unsuru tanımam. Yalnız kuvvet-i icraiyyeyi tanırım… Harpten, cinayetten hükümet-i icraiyye mesuldür”, der. Eğer cinayetlerden bir çete veya başkaları sorumlu olsalar bile, buna Müsaade etmiş olmakla gene kabahatli olan hükümettir. Niçin Türkleri kurbanlar içinde saymadığı sorusuna da cevaben: ”Hükümet… Maatteessüf Türk hükümeti olduğu için, Türkün çektiklerini ortaya koymadım. Evet, onlar da mazlumdur. O hükümet Türk’e de acımamıştır.”
Bu tartışmalar sırasında olaylar konusunda en ifşa edici ve bu anlamda en suçlayıcı açıklama kıdemli devlet adamı Reşid Akif Paşa tarafından yapılır. Akif Paşa, savaş sonrası oluşturulan ilk kabinede Şura-yı Devlet reisi olması sıfatıyla görev yaptığını ve bu sırada iki tür belge ile karşılaştığını söyler. Bunlardan birisi dâhiliye nezaretince verilen ve vilayetlere tebliğ edilen tehcir emridir. Diğeri ise İttihad ve Terakki Merkez-i Umumi tarafından alınmış ve tüm bölgelere yollanmış olan imha emridir. Reşid Akif Bey’in ifadesi ile ‘’ Bu emr-i resmiyi takiben ise çetelerin ifayı vazife-i meluneyye şitap etmesi için Merkez-i Umumi tarafından her cihete evamır-i menhuse tamim olunmuştur.’’ Bu emir üzerine ‘’çeteler meydan alınmış ve mukatele-i zalime yüz göstermiştir.’’ Reşid Akif Paşa İttihad ve Terakki’yi kastederek, ‘’Yalnız dört sene değil, on senedir âlem-i İslamiyyeti, cihan-ı insaniyyeti tarumar eden bir hain kitle var(dır).89
2 Aralık tarihli oturumda Damad Ferid Paşa, mebusların çoğunun ya ittihad ve Terakki Fırkası üyesi ya da onun ateşli savunucuları olduklarını iddia eder. Ferid Paşa’ya göre, Divan-ı Ali, İttihad ve Terakkicilerin vakit kazanmak amacıyla başvurdukları bir taktik idi ve bunlara ‘’ bu gafilâne maharetlerin vakti geçtiğini’’ hatırlatmakta fayda vardır. Bu nedenle, Divan-ı Ali konusunda yapılan girişimlerin yeni seçimlerin yapılmasından sonrasına ertelenmesi önerisinde bulunur. Ona göre soruşturmalar Divan-ı Harb-i Örfi’lere aktarılmalıdır.
Ferid Paşa tüm bu düşüncelerini önerge olarak dile getirmiştir. Ferid Paşa’nın önergesine cevap amacıyla bir konuşma yapan Çürüksulu Mahmut Paşa savaş dönemi hükümetinin işlediği siyasi suçun bir tek harbe girmekten ibaret olmadığını, ‘’ harbin ve memleketin suret-i idaresine ait’’ birçok başka suçun da işlenmiş olduğunu söyler. Bu cinayetleri şöyle tanımlar: ‘’Gerek Ermeni, Rum gibi gayri Müslim ve gerek Müslim unsurlar hakkında irtikap olunan mezalim ve cinayet ekseriyetle o vakit mevki-i iktidarda olan kabinenin bazı aza-yı faalesi tarafından tasmim (tasarlanmış) ve tanzim ve aledderecat ( sırasıyla) bir takım alat ile çeteler denilen Teşkilat-ı Mahsusa vasıtasıyla icra edilmiştir.’’ Çürüksulu Mahmud Paşa’nın argümanı, bu suçları işleyenlerin savaş döneminde hükümet üyesi olma sıfatları vardır ve bu nedenle Divan-ı Ali’ce yargılanmaları gereklidir. Çünkü söz konusu olan bir idari suiistimaldir. Mahmud Paşa bu tezine örnek olarak’da Trabzon vilayet sınırları içerisinde gündeme gelen Ermenilerin denizde boğulmaları örneğini gösterir. Paşa’ya göre Trabzon vilayetinde yapılan cinayetlerin asıl sorumlusu Trabzon valisidir. Ordu kazasının Müslüman ileri gelenleri vali nezdinde kazadaki Ermenilerin yerlerinde bırakılmaları için girişimlerde bulunurlar. Fakat girişimler boşa çıkar çünkü vali kendilerini açıktan tehdit eder ve ‘’sizi kahr ve tenkil ederim’’, der. Vilayetteki tüm cinayetler vali ve İttihad ve Terakki Fırka katib-i mesulü (Yenibahçeli Nail) tarafından işlenmiştir. Mahmud Paşa’nın altını çizmek istediği nokta, cinayetlerin ‘’merkezden evamire tevfikan birkaç vali ile alat ve vesait-i icraiyyeleri olan memurin ile çeteler tarafından icra’’ edilmiş olduğudur.
Tartışmalar, Ayan üyelerinin, bakanın yaptığı açıklamaların yarattığı hayal kırıklığı altında, tüm bu girişimlerin olası sonuçları konusunda endişelerini dile getirmeleriyle son bulur. Ferid Paşa, üç hafta içinde bu cinayetlerin milletle alakası olmadığının Avrupa’ya mutlaka ispat edilmesi gerektiğini söyler, aksi takdirde ‘’hakkımızda sadır olacak hüküm pek ağır olacak ve son nedamet de fayda vermeyecektir.’’Ona göre, tüm ‘’ bu mezalim ve cinayetin mesuliyeti birkaç serseriye ait’’dir. Ayan’dan Hüseyin Hüsnü Paşa, 19. Yüzyılda Şam’da meydana gelen olayların soruşturması sırasında Keçecizade Mehmed Fuad Paşa’nın davranışlarının örnek alınması gerektiğini söyler. 1860’larda Lübnan’da Hıristiyanlara karşı işlenmiş benzeri suçlarla ilgili olarak Fuad Paşa, uzun uzadıya kanun prensipleri ile uğraşmamış’’, bölgeye giderek orada bir ‘’ mahkeme-i aliye’’ teşkil ederek suçluları asmıştır. Bilindiği gibi Fuad Paşa, olaylarla ilgisi olduğu iddia edilen 167 kişiyi idam etmiştir.92
Ayan meclisindeki tartışmalarda yapılan ifşaatlar içerisinde bir tanesi de Ermeni Ayan üyesi Azaryan’a aittir. 21 Kasım tarihli oturumda Reşid Akif Paşa, Ermeni konvoyların öldürülmeleri ile ilgili bölgelere yollanan gizli emir ile ilgili bilgiyi vermesinden sonra, Azaryan, İstanbul Polis Müdürü Osman Bedri ile Birinci Cihan Harbi sırasında yaptıkları bir konuşmayı aktarmıştır. Bir başka Ayan üyesi Zareh Dilber’in de hazır bulunduğu konuşmada Polis Müdürü Azaryan’a şunları söylemiştir: ‘’Siz Ermeniler kabahatsizi kabahatliden biz mi ayıracağız zannediyorsunuz. Hepsini bir suda yıkadık.’’94
Ayan meclisi tarafından oluşturulan Encümen-i Mahsus 9 Kasım’da çalışmalarına son verir ve sonuç bir rapor olarak Ayan’ın 14 Kasım tarihli oturumunda açıklanır. Komisyon Çürüksulu Mahmud Paşa’nın elindeki malzemelerin yayınlanmasına karar vermiştir. Ayan üyeleri eski Nazır Reşid Akif ve tanınmış tarihçi Abdurrahman Şeref böyle bir yayının yapılmasında ısrarlı olmuşlardır. Fakat Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın 21 Aralık 1918’de kapatılması ile birlikte Ayan’daki bu girişimlerden hiçbir sonuç alınamaz ve tüm çabalar boşa çıkar. Meclis-i Mebusan ise, Kanun-ı Esasi’nin 31. Maddesi gereği, görevlerini kötüye kullandıkları suçlaması ile hükümet üyeleri hakkında hukuki soruşturma yapılmasına karar verdi. Bu soruşturmanın ilk ayağı Meclis’in 5. Şubesi’ni bu işle görevlendirmek oldu.
Soruşturma ve araştırmalarını sürdürmek amacıyla Meclis-i Mebusan’ın, sadece 2 şube ve 7 encümeni olan Ayan Meclisi’nin aksine, 5 şube ve 21 encümeni bulunuyordu. Meclis- i Mebusan’da karar altında alınan savaş dönemi hükümet üyelerini soruşturma görevi bu şubelerden birisine verilmiştir. 5 şube’de görev yapan 45 üyenin ‘’tamamı, 1915 yılında İttihad ve Terakki’nin gösterdiği adaylar arasından seçilmişti.’’95
Nitekim, 1914’te oluşan ve son Meclis-i Mebusan mebusları, iddia edildiği gibi seçimle değil, 1918 Kasım’nda Abdullah Cevdet’in bir yazısında söylediği gibi %95’e varan bir çoğunlukla atama yoluyla gelmişlerdi. 96
Çoğunluğu İttihad ve Terakki mensubu olan 5.Şube üyeleri arasında, Ermeni tehcir ve öldürmelerine ilişkin tüm sorular tamamıyle Arap üyeler tarafından soruldu. Özellikle Adliye Nazırı İbrahim Bey’in sorgusu, Ermeni soykırımının saklı kalmış bazı vechelerinin açığa kavuşmasına yardımcı olmuştur. Nazır İbrahim Bey, her ne kadar hükümetin cinayetlere karışmış olduğunu inkar ettiyse de, istemeyerek bu katliamı kanıtlayan bazı bilgiler aktardı. Arap Mebusu Ragıp Neşaşibi, Talat’ın 13/26 Mayıs 1915 tarihli geçici tehcir kanununun, hükümetçe Meclis-i Mebusan’ın onayına hiçbir zaman sunulmadığı yolunda İbrahim Bey’i sıkıştırınca, nazır hileye başvurma yolunu tercih etti ve her iki meclisin de bu kararı onayladığını söyledi. 21 Eylül/4 Ekim 1915 tarihinde sadrazamlık makamı Ermenilerin tehciri ile ilgili layihanın ( geçici kanun ) gerekçesini ( esbabı mucibe) içeren bir teklifi (tezkere-i samiye ) meclis başkanlığına sunmuştur.
Ayrıca Nazır İbrahim Bey, sorgu sırasında, Ermenilere yönelik kötü muamele ve cinayetlerden çok geç haberinin olduğunu söyledi.Said Halim, ne Talat’ın ne de Enver’in kendisini dinlemediklerini, Enver’in, sorduğu her soruya, ‘’mesulü benim’’, deyip geçiştirdiğini, Talat’ın ‘’istediğini yaptığını’’söyledi.
Kemalist cumhuriyetinin kurucu Mustafa Kemal, meclisin açılışının ikinci günü, 24 Nisan 1920’de yaptığı bir konuşmada Ermeni katliamından ”utanılacak bir eylem” olarak söz etti. On iki gün sonra, Ordu Komutanı Kazım Karabekir’e gönderdiği bir mesajda, ”yeni bir Ermeni katliamı ” ihtimali karşısında duyduğu endişeyi dile getirirken, açıkça ”katliam”kelimesini kullandı. Mustafa Kemal’in bu katliamları kabul etmesi, katliam kurbanı Ermenilerin toplam sayısının 800.000 olduğunu açıkca söylemesiyle bu tavır özel bir anlam kazandı.197
Ne var ki aynı Mustafa Kemal, 1 Mart 1921’de Millet Meclisi’ne yıllık raporunu sunarken, 350 milletvekilinden 68’inin İstanbul Meclisi’nden gelen eski mebus ve 12’sinin eski Malta sürgünlerinden olduğunu açıklayacak ve Ermeni katliamı ile ilgili ”Türkiye’nin kendi topraklarında Türk uyruklarının işledikleri suçların yabancı bir mahkeme tarafından yargılanması” fikrine kesinlikle itiraz edecekti. Bunun yerine, Türkiye savaş suçlarına karşı iç hukuk yollarına başvurulmasını öneriyordu.201
İTC’nin mirasını devr alan Mustafa Kemal’in Ermeni soykırımı için meclisin ilk açıldığı dönemde Avrupaya şirin görünme adına bile olsa ”katliam” dediği sonradan geri adım attığı katliam sözcüğünü telafuz etmesi, raporlarda yer alması, soykırım değil de nedir?
Geçmişte bu topraklarda yaşatılan, kanla kurulan cumhuriyet’den günümüze değin soykırım sürekli inkar edildi ve her nasılsa katliam yapan İTC ve uzantısı Cumhuriyet, Ermeni halkını bu güne değin hep bir iç düşman olarak gördü/görmeye de devam ediyor. Bu iç düşman politikaların yansıması olarak 1915 soykırımı ise hala sürüyor. Barışsever Hrant Dink’in katledilmesinde, Sevag Balıkçı , Maritsa Küçük v.b. Gibi cinayetlerde hala adil bir yargılamanın olmaması devletin Ermeni halkına bakış açısıdır. Geçtiğimiz günlerde Hayko Bağdat şahsında Ankara Büyük şehir Belediye başkanı Melih Gökçek örneğinde olduğu gibi devlet erkanın Ermeniliği küçük gören, aşağılayan, varlıklarına bile tahammül edemeyen, ırkçı, ötekileştirici, nefret suçu kapsamında olan açıklamalara ise sürekli tanık oluyoruz. Bunlar belge değil de nedir sizce ?
1915 Soykırımının üzerinde yüz yıl geçti… Yüzyıllık bir yara…. Yüzyıldır yas yaşayan halklara hala umut olamayan, Ermeni yurttaşlarına yaşam hakkını bile garanti edemeyen, hala özür dilemekten itina ile sakınan sözde ileri bir Türkiye’de yaşıyoruz.
ZEYNEP TOZDUMAN
48- Necmettin S.Sılan, ”İkinci Meşrutiyette Divan-ı Ali Hareketleri”,2.kısım
71- Friedrich von Kraelitz- Greifenhourst,
77- A.g.e..,s.269.Rıza’nın Ermeni Sürgünler lehine verdiği soru önergeleri için ayrıca bkz.Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkilabı ( d.n.64),s.46-7;Akşin, İstanbul Hükümetleri, s.44-5; Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de siyasal Partiler,
78-Meclisi Ayan Zabıt Ceridesi, Devre 3, c.1. İçtima senesi 5,2.oturum, 19 Ekim 1918,s.8
80- Taner Akçam, İnsan hakları ve Ermeni sorunu, imge Kitabevi, 1999,s.418
86 Meclisi Ayan ( d.n.78),11.oturum,21 Kasım 1918, s.117
89- A.g.e.,s.122,123
. 92- Vahakn N. Dadrian, History of the Armenian Genocide ( d.n.25),s.23
94-A.g.e., 11.oturum, 29 Kasım 1918,s.123.
95-Zeki Sarıhan,’’1914-1918 Savaş Kabineleri Üyelerinin görüşleri’, Saçak, sayı 40 (Mayıs 1987): 23,
96- Aktaran Orhan Koloğlu, İctihad, 7 Kasım 1918.
197- ”Rauf Orbay’ın Hatıraları'( d.n.18),S.179
201- Mustafa Kemal,Nutuk ( İstanbul:1963),(İngilizce Metin)s.497
– ”TEHCİR VE TAKTİL” , Dİvan-ı harb-i örfi zabıtları, İttihad ve Terakki’nin yargılanması 1919-1922 , Derleyenler; Prf. Dr. Vahakn N.Dadrian- Taner Akçam
– Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması , Sessizlik, İnkar ve Asimilasyon, Taner Akçam

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: