İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ermenilerin en uzun ‘Asrısaadet’ dönemi – I

Dr.Phil. Bekir Tank
Ermeniler için en uzun asrısaadet, yani saadet ve refah dönemi Müslümanlarla birlikte ve Müslümanların hakimiyetinde yaşadıkları yıllar-yüzyıllardır. O Müslümanlar da Türklerdir. Ama ne yazık ki Ermeniler tarihlerinin en büyük felaketini de yine Türklerin hakimiyetinde iken yaşadılar ve yaşattılar… Yeniden ve yeniden hatırlatmak gerekirse, 2015 yılının söylemlerine savaşın değil, barışın dili egemen olmalıdır. Eğer amaç, o kirli savaşta yaşamlarını yitirenlerin aziz ruhlarını şad etmek ve yurtlarından edilenler için yapılabilecekleri ortaya koymak ise, bunun yolu Ankara ve Erivan’dan geçmektedir. Dünkü büyük güçler için Ermeni Sorunu ne idiyse, bu günkü devletler için de odur. Ermeni Sorunu üzerinde vesayet kuran ülkelerden sorunun çözümü yönünde katkı beklemek saflıktır. Ankara ile Erivan’ın aşmaları gereken engellerden biri de bu vesayettir. Eğer 2015 yılını tarihleriyle yüzleşmenin vesilesi kılabilirlerse, içinde debelenip durdukları girdaptan da kurtulurlar.

***
Ermeniler için en uzun asrısaadet, yani saadet ve refah dönemi Müslümanlarla birlikte ve Müslümanların hakimiyetinde yaşadıkları yıllar-yüzyıllardır. O Müslümanlar da Türklerdir. Ama ne yazık ki Ermeniler tarihlerinin en büyük felaketini de yine Türklerin hakimiyetinde iken yaşadılar ve yaşattılar. Ayrıntılara girmeden ana hatlarıyla izah etmeye çalışalım.
Zaman zaman kurdukları hanedanlık ve krallıklar döneminde de görece olarak saadet ve refah içinde oldukları varsayılsa bile, bu dönemler hem fazla uzun sürmemiş, hem de sürekli bir şekilde dış tehdit ve saldırıların gölgesinde kalmıştır. Sasani veya Bizans hâkimiyetinde veya tehdit ve saldırıları altında geçen dönemler için saadet ve refahtan söz etmek zaten mümkün olmadığından, bu dönemleri karşılaştırmaya da gerek yoktur.
Burada Ermenilerin bağımsız oldukları dönemlerle Müslümanların hâkimiyeti altında yaşadıkları dönemler birbiriyle karşılaştırılmaktadır. Ermeniler ilk olarak Müslümanların hâkimiyetinde iken temel insani haklarını (can, mal, akıl, ırz ve din güvenliği) hiçbir iç ve dış tehdide ve tahdide maruz kalmadan yüzlerce yıl yaşadılar. Bu anılan zamanda elbette nahoş olaylar da yaşanmıştır. Ancak bu uzun döneme rengini veren ise sulh, selam, şefkat, sadakat ve adalet gibi değerlerdir.
Bin yıl gibi uzun bir tarihi olan Türk-Ermeni ilişkileri yer yer yoğunlaşan veya hafifleşen tonları olsa bile, “ak” ve “kara” veya “aydınlık” ve “karanlık” olarak tanımlayabileceğimiz iki dönem geçirmiştir. Bunlardan en uzun süreni şüphesiz aydınlık dönemidir. Bunun sadece son yüz küsur yılı da maalesef kara ve karanlık bir dönemdir. Fakat bu karanlık dönem o koca ak ve aydınlık dönemi karalamaya ve üstünü tamamen kaplamaya yetmiştir.
Bu karanlık dönemin en kara ve en karanlık yılı olan 1915’in üzerinden yüz yıl geçmiş oluyor. Ama gündemimizin ağırlıklı konusu hala kin, intikam, savaş ve yekdiğerinden gördüğümüz zulümlerdir. Tıpkı yüz yıl önceki gibi. Bu, insani namına bir arpa yol bile kat edemediğimiz anlamına gelir. Hâlbuki içinde maalesef debelenip durduğumuz bu girdaptan çıkmanın yolu yekdiğerini lanetlemeye ve şikâyet dosyalarıyla üçüncü şahıslara kapılarında durmaya devam etmek değil herhalde.
Yine dikkat çeken diğer bir husus da, Ermenilerin saadet dönemi, Müslümanların güçlerinin zirvesinde oldukları yıllar iken, kara dönemi de Müslümanların zayıf dönemlerini yaşıyor olmalarıdır. Maalesef birbirine reva gördükleri zulümler de Müslümanların bu zayıf dönemine aittir. Bütün bunların üzerinde durmak ve düşünmek gerekir.
Güçlü olmaktan kastığımız despotizm, tahakküm veya baskı değil. Ekonomik, askeri, ticari, dini, siyasi ve kısaca bütün bunların toplamından elde edilen gücün mümkün olduğunca adil bir şekilde kullanılmasıdır. Bunda ne kadar başarılı oldukları ayrı bir konudur.
Türklerle Ermenilerin bu uzun birlikteliklerini Türklerin güçlü ve Ermenilerin güçsüz olmasıyla izah etmek, her ikisine ye yapılabilecek en büyük kötülüktür. Sözünü ettiğimiz bu saadet dönemi, tarafların ortak iradelerinin ve sahip oldukları değerlerin bir ürünü ve bir sonucudur. Türkler ve Ermeniler ayrı din, milliyet ve dillerde olduklarından dolayı birbiri ile örtüşmeyen değerleri de vardı. Bu gibi durumlarda çatışma değil, karşılıklı saygı ve tanıma devreye giriyordu. Örtüşen ve örtüşmeyen değerlerin hepsini kendi zenginlikleri olarak kabul etmeyi ve bu şekilde görebilmeyi başarmışlardı. Örneğin, Türklerin idare eden ve Ermenilerin idare edilen unsur olmaları nedeniyle bir değerler çatışması yahut hâkim unsurun kendi değerlerini dayatması söz konusu olmuyordu. Bu genel kabulün dışına taşan kimi olaylar da belirleyici olmamıştır.
Dinleriyle, dilleriyle ve kültürleriyle birbirinden farklı olan onlarca halkın meydana getirdiği bu düzene medeniyet diyoruz. Bu medeniyeti diğerlerinden farklı ve hatta daha üstün kılan şey ise, inşasında harcı olanların din, milliyet, dil ve kültür gibi değerlerinin birbirinden farklı olması ve bütün bu farkların da birbiriyle uyumudur. O zamanlar ister Müslüman, Hristiyan veya Yahudi olsunlar, ister idare eden veya edilen, eğer mesele hakkı gözetmek ve adil olmak gibi hayati bir konu ise, muameleleri nisbeten fıtri olmuştur. Bu hasletler onların ortak değerlerinden ve kazançlarındandı. Bunun motor gücü ise şüphesiz İslam ve Müslümanlardı. Müslümanların asıl devleti de, yani Müslümanları devlet yapan da bu değerlerdi. Ne zaman ki Müslümanlar bu değerlerinden uzaklaştılar, devletlerini de yitirdiler. Benzer tespitler Ermeniler için de geçerlidir. Bu çöküşün taraflardan kaynaklanan iç nedenleri olduğu gibi, dış etkileri de var. Bütün bu olumsuzluklar yuvarlanarak 1915’teki büyük felaketi doğurdular. O kadar büyük bir felaket ki, aradan üç-dört nesil geçmiş olmasına rağmen, açtığı yaralar hala tazedir. Bunun da en büyük nedeni, tarafların atalarının yüz yıl önce yaşadıkları acıları ve yekdiğerine yaşattıkları zulümleri söylemlerine, eylemlerine ve yollarına azık yapmış olmalarıdır.
Bu arada bazı olumlu gelişmeler de olmadı, olmuyor değil; cumhurbaşkanlarının karşılıklı ziyaretleri ve dönemin Türkiye Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın taziye beyanı gibi.
Bundan sonraki Türk-Ermeni ilişkileri de 1915 olayları bağlamında tarafların kullanacağı dilin gölgesinde kalacaktır. Dolayısıyla herkes konumunun ve sorumluluğunun bilinciyle hareket etmelidir. Tabii ki en büyük sorumluluk da tarihçilere düşmektedir. Çünkü şairlerden ediplere, sanatçılardan hukukçulara ve diplomatlardan siyasilere kadar hepsinin en önemli besin ve esin kaynağı onların kaleminden yazılan tarihtir. Diğer önemli sorumluluk mevkii de siyasettir. Dolayısıyla tarihçiler tarihi siyasallaştırmaktan ve siyasiler de tarihi kendi iktidarlarının bir aracı olarak kullanmaktan özenle kaçındıkları oranda adil bir çözüme katkıda bulunabilirler.
Yeniden ve yeniden hatırlatmak gerekirse, 2015 yılının söylemlerine savaşın değil, barışın dili egemen olmalıdır. Eğer amaç, o kirli savaşta yaşamlarını yitirenlerin aziz ruhlarını şad etmek ve yurtlarından edilenler için yapılabilecekleri ortaya koymak ise, bunun yolu Ankara ve Erivan’dan geçmektedir. Dünkü büyük güçler için Ermeni Sorunu ne idiyse, bu günkü devletler için de odur. Ermeni Sorunu üzerinde vesayet kuran ülkelerden sorunun çözümü yönünde katkı beklemek saflıktır. Ankara ile Erivan’ın aşmaları gereken engellerden biri de bu vesayettir.
Eğer 2015 yılını tarihleriyle yüzleşmenin vesilesi kılabilirlerse, içinde debelenip durdukları girdaptan da kurtulurlar. Bizce 1915 için yapılabilecek en anlamlı ve en önemli eylem, tarafların birbirilerinin gözlerinin içine bakmaları ve bakabilmeleri olacaktır. İçinde debelenip durdukları girdaptan kurtulmanın yolu da ancak böyle mümkündür. Duyguların tavan yaptığı dönemde kini, nefreti, intikamı ve düşmanlığı bilemek yerine hangi değerleri kuşandığımız takdirde yüceleceğimizi ve hangi değerlere sarıldığımız takdirde insanlığımızdan çıkacağımızı sesli düşünmek daha yararlı olacaktır. Taraflar için yeniden bir saadet dönemini birlikte yaşamak belki mümkün olmaz veya uzun zaman alır, ama ortak geçmişlerinden barışçı bir gelecek inşa etmeleri de güçlerinin fevkinde olmasa gerek. Sütlüce, 08.02.2015

Dr.Phil. Bekir TANK

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: