İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Türkiye’de tarih anlayışının sakatlığı üzerine

Abdullah Saygılı
Geçmiş yorumlanırken, ulus devlet zihniyetinin kısıtlayıcı penceresinden bakılarak hamasete ve husumete dayalı bir tarih anlatısı genellikle tercih edilir. Osmanlı’nın üç kıtaya yayılan topraklarından ve şanlı zaferlerinden bahsedilerek hamasi söylemler kullanılır… Türkiye’de tarih anlayışının sakatlığının başka bir boyutu da husumete dayalı tarih yorumudur. Osmanlı’nın son döneminde milliyetçi hareketlerin yükselmesiyle birlikte Ermenilerin ve Kürtlerin ayaklanmaları ‘içeriden ve arkadan vurma’ olarak değerlendirilerek bastırılmıştır. Bu durum devletlerin doğal bir refleksi olarak değerlendirilebilir. Sorun şuradadır ki, Ermeniler, Kürtler ve Rumlar tarihi düşmanlar olarak telakki edilerek milli kimlik inşasında işlevsel olarak kullanılmıştır. Türkiye için öteki, Ermenidir, Rumdur ve halen vatandaşı olan Kürttür. Öyle ki yakın zamana kadar Kürtlerin varlığı dahi inkâr edilerek ‘Dağlı Türk’ olarak tanımlanıyordu.

***
Türkiye’nin gerek yakın tarihiyle gerekse uzak tarihiyle barışık olduğu söylenemeyeceği gibi mümkün mertebe tarihine nesnel olarak yaklaştığı da iddia edilemez. Tarihe bakış bir biçimde işlevsellik taşır ve bugünün ihtiyaçları muvacehesinde geçmiş yorumlanır. Geçmişte yaşanan olaylar ve olgular o zamanın koşullarının bir sonucu olarak kendi bağlamında değerlendirilmek yerine, şimdiki zamanda benimsenen ideolojiyi meşrulaştırmak maksadıyla kullanılır. İslamcılık ideolojisini benimseyenler, 2. Abdülhamit döneminin İslamcılık politikasının ne kadar gerçekçi ve isabetli bir politika olduğunu ileri sürerek, Kudüs’ün ve kutsal mekânlarının Türkiye’nin iç sorunu olduğunu dahi iddia edebiliyorlar. İmparatorluktan ulus devlete geçişi ve bu dönüşümün getirdiği en önemli şey olan sınırları, dindaşlık ve ideolojik saiklerle görmezden gelebiliyorlar.
Geçmiş yorumlanırken, ulus devlet zihniyetinin kısıtlayıcı penceresinden bakılarak hamasete ve husumete dayalı bir tarih anlatısı genellikle tercih edilir. Osmanlı’nın üç kıtaya yayılan topraklarından ve şanlı zaferlerinden bahsedilerek hamasi söylemler kullanılır. Osmanlı’nın mükemmel işleyen sisteminden dem vurularak Batıcılık akımının Osmanlı’ya sirayetiyle birlikte bozulmaların başladığı iddia edilir. Hâlbuki Osmanlı’nın çağa ayak uyduramadığından, teknolojik açıdan geri kaldığından ve fethe dayalı toprak genişlemesinin durmasıyla birlikte sitemin peyderpey gerilemeye ve nihayetinde çökmeye başladığından bahsedilmez. Osmanlı’nın en güçlü olduğu dönemlerden biri olan Kanuni döneminde, Hint deniz yolu için Portekizli denizcilerle mücadele ettiği halde başarısız olduğu dile getirilmez.
Türkiye’de tarih anlayışının sakatlığının başka bir boyutu da husumete dayalı tarih yorumudur. Osmanlı’nın son döneminde milliyetçi hareketlerin yükselmesiyle birlikte Ermenilerin ve Kürtlerin ayaklanmaları ‘içeriden ve arkadan vurma’ olarak değerlendirilerek bastırılmıştır. Bu durum devletlerin doğal bir refleksi olarak değerlendirilebilir. Sorun şuradadır ki, Ermeniler, Kürtler ve Rumlar tarihi düşmanlar olarak telakki edilerek milli kimlik inşasında işlevsel olarak kullanılmıştır. Türkiye için öteki, Ermenidir, Rumdur ve halen vatandaşı olan Kürttür. Öyle ki yakın zamana kadar Kürtlerin varlığı dahi inkâr edilerek ‘Dağlı Türk’ olarak tanımlanıyordu. Dolayısıyla tarih yazımının önemli bir yöntemi ‘öteki’ olarak tanımlanan kimliklerin ‘ihanetiyle’ ve bunların milli düşman ilan edilmesiyle yakından alakalıdır.
Günümüz milli kimliklerinin en geniş örgütlenme biçimi olan ulus devletlerin tarihinin, her kesim tarafından kabul görmeyen ve ortak paydaya dayanmayan tarihi, günümüzde yaşanan birçok toplumsal sorunların da asıl kaynağıdır. Bilhassa yakın geçmişte yaşanan travmalar, günümüzde de posttravmatik etkilerini göstermekte ve hukuka ve karşılıklı saygıya dayanan bir toplum olabilme ülküsünden uzaklaşmaya yol açmaktadır. Tehcir sırasında yaşanan elim olaylar sebebiyle, Ermeni toplumundan samimi bir özrün esirgenmesi, ülkede yaşayan sınırlı sayıdaki Ermeni vatandaşların ulus devlete entegre olmasını zorlaştırmakta ve tedirgin bir yaşam sürmelerine yol açmaktadır. 1937-38 Dersim katliamı, Dersimliler için büyük bir travma olduğu gibi, halen yaşanan katliamın sebepleri ve sonuçları nesnel bir biçimde ortaya konulamadığı için, devletin Dersimlilere bakışı, Dersimlilerin de devlete bakışı haliyle menfidir.
Türkiye tarihi, devlet merkezli bakış açısıyla yazıldığı ve topluma dayatıldığı sürece, toplumsal barışın ve bir arada yaşamın inşası hiçbir zaman gerçekleşemeyecektir. Geçmişte yaşanan olayların değiştirilemeyeceği aşikar olduğuna göre, sürekli olarak yeniden yazılan tarihin yaşanan olaylara mümkün olduğunca sadık kalınarak yazılması ve belirli bir ideoloji doğrultusunda yorumlanarak sunulmaması oldukça önemlidir. Şeyh Sait isyanının otoriter bir yönetim anlayışının benimsenmesi için bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirilerek, gerçek mecrasından saptırılarak yorumlanması, tarihin çarpıtılmasına tipik bir örnektir. Bunun gibi daha verilebilecek birçok örnek, yaşanmış geçmişin çarpıtılarak aktarıldığına ve günümüz sorunlarının kaynağının da tarihin doğru yorumlanmasıyla ortaya çıkabileceğine işaret etmektedir.
Türkiye’nin hamasete, husumete ve çarpıtmaya dayalı tarih anlayışı, günümüzün birçok sorununun gerçek sebeplerine inmeyi zorlaştırmakta ve geleceği de sağlam ve gerçek temeller üzerine kurmayı imkânsız kılmaktadır. Tarihle barışmak, ulus devletin şimdiki temelini bile sarsabilecek birçok saklı gerçeğin ortaya çıkmasını sağlama potansiyeline sahiptir. Şeffaf ve eleştirilebilir bir toplumsal düzen için, hem geçmiş gerçek temelleriyle aydınlanmalı hem de gelecek hiçbir paranoyaya dayanmadan özgürce inşa edilebilmelidir. Saklanması, gizlenmesi, çarpıtılması gereken bir tarihimiz varsa ve bu tarihi sorgulamıyorsak, hem şimdiki zamanı hem de geleceğimizi sağlam temeller üzerine kurmamız mümkün değildir.
15. 11. 2014 Abdullah Saygılı

Yorumlar kapatıldı.