İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ermeni Kimliği ve 2015’le Gelenler

Hazel Çağan  /AVİM, Uzman
2015’e aylar kala Ermenistan’daki ve Diaspora’daki Ermenilerin faaliyetlerinin hız kazanmaya başladığı görülmektedir. Bu faaliyetler, “1915” vurgusuyla Anadolu’da yaşayan halklardan sadece Ermenilerin kayıplar yaşadığı algısı yaratılmasına zemin hazırlamakta, o dönemde gerçekleşen ve tüm dünyayı etkisi altına alan trajediler ve savaşların, yaşanan kayıpların ve bugüne yansımalarının yarattığı etkiler tek yanlı bir şekilde yansıtılmaya çalışılmaktadır. 1915, öncesi ve sonrasıyla, Anadolu’daki tüm halkların hafızalarında derin izler bırakmış, bu topraklar üzerinde yaşayanlar savaş zamanının karışıklığında elde avuçta yokken topraklarını, kültürlerini, değerlerini ve huzurlarını koruma mücadelesi vermek zorunda kalmışlardır. Kısacası 1915, Anadolu toprakları üzerinde yaşayan halkların acılarının yaşandığı bir yıldır. 2015’te de bir yüzüncü yıl anması söz konusu ise, 1. Dünya Savaşı’nın açtığı yaralar ve Çanakkale mücadelesi de unutulmamalıdır. Çünkü tarihin gerçekleri birbirinden bağımsız olarak düşünülmemeli, sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde coğrafi koşullar da göz önünde bulundurularak kapsamlı bir değerlendirme yapılmalı ve hem Türkiye’nin hem de Ermenistan’ın çabalarıyla adil bir tarih algısı yaratılmalıdır.

Ne yazık ki, 1960 yılından beri Ermenilerin süregelen algı yaratma çabası hedefine büyük ölçüde ulaşmıştır. Nitekim 1973 yılında başlayan Ermeni terörü zamanında bile, Başkonsolos Mehmet Baydar ve Konsolos Bahadır Demir Los Angeles’ta katledildikten hemen sonra Marsilya’da “Ermeni Soykırım Anıtı” dikilmiş ve bu anıtın temelleri atılırken Fransız bakanlar hazır bulunmuşlardır. Dönemin gazeteleri ve köşe yazıları incelendiğinde gözlemlenen şudur ki, çok taze bir terör olayı yaşamış olan Türkiye’ye başsağlığı mesajı göndermek bir yana, Ermeni propagandalarına destek vermeyi tercih etmişlerdir.
Ermeni diasporasının faaliyetleri bugün de son hızla devam etmektedir. Bu faaliyetler Ermenilerin acılarını ortaya koymaktan çok kültür ve kimlik inşası sürecinin sonucu olarak göze çarpmaktadır. “1915-2015” vurgusu, Ermenilerin Türk ve Türkiye karşıtı bir kimlik oluşturmaya yönelik propagandası olarak gözlemlenmektedir.
1915’in tüm halklar için önem taşıyan bir tarih olduğunu belirtirken, 2015’e çok az bir zaman kala, Ermeni diasporasının diğer faaliyetleri de ses getirmeye devam ediyor. Bu faaliyetler son zamanlarda sinema sektöründe ön plana çıkıyor. Almanya’da yaşayan Türk yönetmen Fatih Akın’ın “The Cut” filmi önümüzdeki günlerde ses getirecek gibi görünüyor. Öyle ki, 1915’in yüzüncü yılı arifesinde Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülüne en yakın adaylardan biri olarak görülüyor. Film, Ermeni tehcirini konu alıyor ve filmin yönetmeni, Fatih Akın, parçası olduğu Türk toplumunun bu filmi izlemeye hazır olduğu görüşünde. Yani film daha baştan Türklerin hiçbir zaman dinlemeye hazır olmadıkları bir söylemi onların yüzüne vurma iddiasıyla karşımıza çıkıyor. Hâlbuki yönetmen Fatih Akın verdiği bir mülakatta filmin yapım aşamasında Wolfgang Gust and Taner Akçam gibi hâlihazırda tamamen Ermeni propagandasına hizmet eden yazarlardan etkilendiğini itiraf etmektedir.
Sinema sektörünün yanı sıra, edebiyat alanında da dikkat çekici gelişmeler yaşanmaktadır. Hatta bu eserlerin adlarının, örneğin Ali Bayram’ın kitabı, “Arsine: Tehcir’de Bir Ermeni Kızı”, Nobel Edebiyat ödülü adaylığı için geçmesi Türkiye karşıtı yürütülen propagandanın yeni mecrası olması sebebiyle önem taşımaktadır.
Bu çalışmaların yanında, alışılmışın aksine bir propaganda yöntemi olarak, Ermenistan haber ajansı Armedia’nın Türklerin yardım ettiği Ermenilerin öykülerinin bir kitapta toplanması da gösterilebilir. Bu yöntemle “iyi Türk-kötü Türk” ikiliği yaratılmaya çalışılmaktadır. Soykırım olduğu kabul edilirse “iyi Türk”, kabul edilmezse “kötü Türk” olunması fikrinin yerleştirilmeye çalışılması Ermeni propagandalarının bir diğer boyutudur.
Dünyanın dört bir yanındaki Ermeniler yüzüncü yıl hazırlıklarına son sürat devam ederlerken, tüm bu propaganda faaliyetlerine karşın, uluslararası alanda Türkiye’nin adil bellek çağrısı olumlu yankı bulmaktadır. Örneğin,  Avustralya Dışişleri Bakanı Julie Bishop, Avustralya dış politikasının Ermeni meselesini ‘soykırım’ olarak tanımlamadığını ve ülkesindeki eyaletlerin bu yönde kendi dış politikalarını oluşturmaya çalışmalarının anayasaya aykırı olduğunu söylemiştir. Nitekim bu ifade de Avustralya’nın hukuki yükümlülükleri ve Anayasa vurgusu yapıyor. ABD’de de yakın zamanda Yüksek Mahkeme, eyaletlerin soykırımı tanıyan yasalar çıkarmasını ABD Anayasası’na aykırı bulmuştu. Devam eden Ermeni propagandalarına karşılık, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 17 Aralık 2013 tarihinde, Dr. Perinçek’in İsviçre’de yaptığı Ermeni iddialarına karşı beyanlarının düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamına girdiğini onaylayan bir karar almıştır. Söz konusu karara Ermeni propagandacıların ön ayak olmasıyla İsviçre itiraz etmiştir. Dava önümüzdeki aylarda yeniden görülecektir.
Utah Üniversitesi’nden Tal Buenos da, bilinenin aksine, Raphael Lemkin’in “soykırım” kavramının Ermenilerin durumu için üretilen bir kavram olmadığını ele alan bir yazı yazmıştır. Lemkin soykırım  kavramını Ermeniler için üretmiş olsaydı dahi, bu, “soykırım yapılmamıştır” denilmesinin cezalandırılması durumunu meşru kılmaz; bu, ifade ve düşünce özgürlüğünün bireylerin elinden alınması demektir. Tal Buenos’un vurguladığı nokta şudur; Lemkin’in adının kullanılması çabası sonuç vermeyecektir. Söz konusu iddia yanlış bilgilendirmenin ve propagandanın ötesine geçemez. Hukuki haklılık esas alınmalıdır.  İnanıyoruz ki, davanın görüldüğü mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin korunması noktasında davayı sağduyu ile değerlendirebilecektir.
2015’e henüz girmemişken, özellikle son 4-5 yıldır sürdürülen propaganda faaliyetleri Türkiye Cumhuriyeti’nin imajını uluslararası alanda sosyal, kültürel ve siyasi anlamda zedelemeye yöneliktir. Propaganda ile tarihsel gerçekliklerin, hukukun ve o dönemde yaşanan olayların tüm toplumlara etkisinin göz ardı edilemeyeceği dikkate alınmalıdır. Gözden kaçırılmamalıdır ki gerçeklerin çarpıtılması ve bu çarpık propagandaya verilecek uluslararası destek, Türkiye-Ermenistan arasındaki normalleşme sürecinin darbe almasına neden olacaktır. Her iki tarafın da bu süreçte, özellikle 2015’te barışçıl ve yapıcı katkı yapmaları desteklenmelidir.

Yorumlar kapatıldı.