İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Edebiyat ödüllerimiz ve bizim büyük çaresizliğimiz…

Haydar Karataş /  karatas.h20@gmail.com
1980’lerin 90’ların Türkiye’sinde yazılı basında Kürt, Alevi, Komünist, Ermeni (olumsuz kullanırsanız Ermeni’yi izin vardı) gibi kelimeler yasaktı. “İşçi sınıfı” demekse anayasanın sınıf ayrımı maddesine takılırdı. O Türkiye’den bugün eser yok, Kürtler Meclis’te, Alevilerin şehir merkezlerinde cemevleri var, Komünistler deseniz Karl Marx’ın Das Kapital’i bankaların yayın evinden çıkıyor… Aslında niyetim ülkemizdeki yasaklı bir dilden bir yazar ve kitabını tanıtmaktı. Fena olan şudur: Türkiye’de farklı dil konuşanların tamamı Türkçe okuyup yazabilmektedir, öyleyse bu insanlar o dillerde nelerin çıktığını rahatlıkla okura anlatabilirler. Böylelikle İsviçre, Belçika gibi çok dilli ülkelerde olduğu gibi, devletin görmezden geldiği o dilin yazarlarıyla kitapları üzerine söyleşiler yapılabilir, okur haberdar edilir. Eğer kitap ekleri ve edebiyat dergilerimizin editörlerinin ‘özel’ hassasiyetleri olmasaydı bu çoktan olurdu.  Lazca bilen birisi, bize sosyal medya ağında üye sayısı yüz bini bulan Lazca Kültür Toplum sitesindeki tartışılanların ne olduğu haberdar edebilir. Orada yazılan şiirleri, küçük hikâyelerin içeriğini, şu sıkıcı kitap ekleri bizimle paylaşabilir.

***
1980’lerin 90’ların Türkiye’sinde yazılı basında Kürt, Alevi, Komünist, Ermeni (olumsuz kullanırsanız Ermeni’yi izin vardı) gibi kelimeler yasaktı. “İşçi sınıfı” demekse anayasanın sınıf ayrımı maddesine takılırdı. O Türkiye’den bugün eser yok, Kürtler Meclis’te, Alevilerin şehir merkezlerinde cemevleri var, Komünistler deseniz Karl Marx’ın Das Kapital’i bankaların yayın evinden çıkıyor. Türkiye eski Türkiye değil ama “yeni” Türkiye diyebileceğimiz bir şey de yok. Çok şükür azınlıklar artık konuşabiliyor ama kimin ne konuştuğunu ne anlayan var ve ne de haber veren.
Geleceğin Türkiye’si neden yok, neden memlekette diller, şarkılar birbirine karışmıyor derseniz bunun birinci nedeni; edebiyatımızın hâlâ 20. yüzyılın başındaki “hâkim” ulusun dilini tek edebiyat dili olarak topluma dayatma ısrarıdır derim. Roman, şiir, hikâye ödülleri dağıtan edebiyat kurumlarımız siyasetin ve toplumun gerisinde. (Yunus Nadi ödüllerinin 90’ıncısı dağıtıldı) Bizi heyecanlandıracak yenilik, geleceğin Türkiye’sini hayal etmemizi sağlayacak cesareti yok bugünün edebiyatının.
Toplumsal değişimde ve toplumun birbirini ötekileştirmeden bir arada tutmada edebiyat çok önemlidir.
Edebiyat, bir toplumun geleceğini kurguladığı gibi, o toplumu bir arada tutan tutkal görevi de görür. Tarihte siyasetin ve akademinin dokunamadığı sorunlara edebiyat hikâyeleştirerek dokunma cesareti gösterir. Dünyanın pek çok ülkesinde, edebiyat özlenen toplumu hayal dünyasında önceden var etmiştir. Ve edebiyat aslında sizi size anlatmaz, sizin kendi içinizde yarattığınız “ötekinin” hikâyesiyle tanıştırır. Bazen uzakları yakın kılar ve bazen yanından geçerken tiksinerek yüzünüzü çevirdiğiniz ‘nefret’inizi ayağa kaldırır. Edebiyatın içinizdeki yasağa dokunması değişimin, hatta aydınlanmanın ve geleceğin dilini de oluşturur.
Sadece roman ödülleri veren Orhan Kemal, Yunus Nadi gibi edebiyat çevreleri değil, genel olarak yazarlarımız, Türkçe dışında Türkiye’de çıkan edebiyattan habersizdirler. Muhsin Kızılkaya ve Selim Temo gibi Kürt çevirmenler sayesinde Mehmet Uzun’dan haberdar olduksa da bugün en az Türkler kadar bir kütleye sahip olan Kürtlerin ikinci bir yazarını söyleyebilecek aydınımız yoktur.
Edebiyat ödülü veren jürilerin milli edebiyattan anladığı hâkim ulusun alanı dışına çıkmama titizliği gazetelerin kitap ekleri ve edebiyat dergilerinde de görülür. Yani azınlık edebiyatının sahneye çıkmaması için büyük bir ortaklık duygusu vardır memleket mecmuasında. Bu, Türkçe dışında çıkan edebiyattan okuru habersiz kıldığı gibi, memleketin azınlık yanını dar bir sosyal alana hapsetmektedir. Türkiye’de en azından bir kaç ayda bir, hatta yılda bir okurlarına diğer dillerde çıkan edebiyattan haber veren gazete ve  kitap ekleri, edebiyat dergileri zamanı çoktan geçti.
Aslında niyetim ülkemizdeki yasaklı bir dilden bir yazar ve kitabını tanıtmaktı. Fena olan şudur: Türkiye’de farklı dil konuşanların tamamı Türkçe okuyup yazabilmektedir, öyleyse bu insanlar o dillerde nelerin çıktığını rahatlıkla okura anlatabilirler. Böylelikle İsviçre, Belçika gibi çok dilli ülkelerde olduğu gibi, devletin görmezden geldiği o dilin yazarlarıyla kitapları üzerine söyleşiler yapılabilir, okur haberdar edilir. Eğer kitap ekleri ve edebiyat dergilerimizin editörlerinin ‘özel’ hassasiyetleri olmasaydı bu çoktan olurdu.  Lazca bilen birisi, bize sosyal medya ağında üye sayısı yüz bini bulan Lazca Kültür Toplum sitesindeki tartışılanların ne olduğu haberdar edebilir. Orada yazılan şiirleri, küçük hikâyelerin içeriğini, şu sıkıcı kitap ekleri bizimle paylaşabilir.
Türkçe dışında çıkan edebiyatı okura duyurmasak da, Türkiye’nin yasaklı dünyasında özellikle son yirmi yılda gürül gürül bir edebiyat gelişti. Evet, yeraltında hiç bir devlet ve akademik destek almadan gelişmiş bu edebiyatın bir yanı sorunlu, eleştirmeni yok, okuru deseniz bir kaç yüz kişi ile sınırlı, ancak serbest geliştiği için bu edebiyat sahiden de heyecan vericidir. Kendine ait bir tınısı var.
Altı yedi yaşına kadar ben de memleketimizin yasaklı dillerinden biriyle büyüdüm. Zazaca dışında hiç bir dil bilmezdim. Dünyanın en güzel masallarını bu yasaklı dilde dinledim, o masalların müziği, melodisi hâlâ ruhumda ancak o dilde bugün hiç bir şey tutamıyorum, sanki biri kolumun yarısını kesmiş. Ne zaman bir nesneyi tutmak istesem, elim öyle havada kalır. Ama Zazaca yazamasam da o dilde okuyorum. (Tabii Zazaca demişken, “Zaza” kavramı da bir hayli sorunlu ya. İyisi ona hiç girmemek, belalı bir konu!)
 Zazaca’nın dili ve edebiyatı çifte ulusal baskıya maruz kalmıştır, ancak buna rağmen ürün verebilmiştir. Bu baskıdan kaynaklı olarak 1990’ların ilk yarısına kadar kendine ait bir alfabesi dahi yoktu. Ancak özellikle Avrupa’da son yirmi yılda bu dil yüzlerce şair ve hikâyeci çıkardı. Masallarını derledi, ağıtlarını yazılı hale getirdi ve bu kadar kısa süre içinde Zazaca dili ilk romancılarını da vermeye başladı.
Geçenlerde gittiğim Frankfurt’ta da Zazaca dilinde roman yazan Cengiz Aslan’la buluştum. Cengiz’in Zazaca ilk romanı 2009 yılında yayınlanmış. Adı “Morıber”, yani Mühürlü Kadın olarak Türkçeye çevrilebilecek bu roman Zazaca’nın ilk modern romanlarından sadece biri.
Zazaca roman yazan bir yazarla konuşmak doğrusu heyecan verici. Cengiz’le oturduğumuz küçük kafede ben sordum, Cengiz Aslan cevapladı. Zürih’e döner dönmez de Cengiz Aslan’ın “Morıber” romanını bir kez daha okumaya karar verdim. Aslında o bir köyü, bir köyün etrafında gelişen olayları, mühürlenmiş genç bir kadının dramını anlatıyor gibi görünse de, daha derin bir şeyi yapar. Cengiz Aslan’ın romanına konu ettiği Dersim’in küçük bir köyü, bir karınca kolonisi gibi tarif edilmiştir. Kitabın daha ilk cümlesini okur okumaz, birden bir karınca kolonisinin başına çömeldiğinizi ve yuvalarına girip çıkan karıncaları izlediğinizi sanırsınız. Köylüler karınca gibi ha bire yuvaya girip çıkarlar, kanat taşırlar, yaprak taşırlar, selam verirler, selam alırlar. Küfür ederler, bazen karaçor dönerler. Ama sessizlik başladığında Morıber kadının hikâyesi ile yılanın hikâyesi başlar.
Yılan ormanlar devire devire gelir, masallar, meseller, hikâyeler bir Ermeni’ye bir Yahudi’ye döner. Çocukluğumda benim de çok dinlediğim, Dersimlilerin Yahudi bir keşişi dağların ardına gömdüklerini  görürsünüz . Roman biter. Dersim toplumunun 12 aylık töresel döngüsü de size hiç hissettirilmeden bitmiştir.
Ne acı ki, Zazaca yazılmış bu iyi roman diğer azınlık edebiyatımız gibi sahipsiz kalmış. Ne bir gazete haber yapmış ve ne de bir edebiyat çevresi onu çağırmış. Kimse sormamış “Cengiz derdin ne, neden ölmek üzere olan bir dilde roman yazdın?” diye. O da küsmüş. Kimleri okuyorsun soruma, “Eskiden çok okuyordum, bir ara bıraktım küstüm, okumadım” diye cevap veriyor.
Edebiyatçı okumaya küser mi demeyin küsüyor, öyle bir küsüyor ki, kendi kazdığı mezara kendini gömüyor. Cengiz’e Türkçe edebiyatı sordum, Zazacayı, Kürtçeyi, önüne baktı, naif bir utangaçlıkla şöyle dedi:
“Zazaca ile Kürtçe arasındaki mesafe gittikçe açılıyor, çünkü Zazaca konuşanlar Kürtçe yazılanları takip edemiyor, Kürtçe bilenlerse Zazaca dilinde nelerin yazıldığını bilmiyor.”
Kitabın Türkçeye çevrilmedi, kardeş diliniz olan Kürtçeye çevrildi mi, diyorum. Hayır, cevabı alıyorum. 
Cengiz’e Türk edebiyatçılarından, araştırmacılardan bu dillerde yazan sizlerle bağlantı kuran var mı soruma:
“Böyle bir kurumsal ilgi yok, bireysel anlamda bizi takip etmek isteyen Türk aydınları var. Bizim ortada hiç bir şeyimiz yok, zaten isteseler de bizimle diyalog kuramazlar, edebiyat dergileri, gazetelerin kitap ekleri Zazaca ve Kürtçede çıkan edebiyatı okurlarına duyurmak istemiyorlar, buna sol gazeteler dahildir” diyor.
İşte zaman bu zamandır. En azından sol gazetelerimiz kitap eklerinde ülkemizde başka dillerde çıkan edebiyattan bizleri haberdar edebilirler. Çerkesçede, Gürcüce, Ermenice, Süryanice, Lazca, Zazaca, Kürtçe ve Türkiye Arapçasında nelerin çıktığını okuyabiliriz.
Hani Cengiz Aslanlar konuşsa, siyasetin ve savaşın ötekileştirdiği farklılıklar edebiyatın halayında yeniden buluşsa fena mı olur? Hayal bu ya, bir gün kalksak Orhan Kemal roman ödülünün Lazca yazılan bilmem kim tarafından Türkçeye çevrilen  “Vrossi Serepe” adlı romanın aldığını okusak, çok dilli tek ruhlu bir memleket olmaz mıyız? Oluruz. 
Editör :
http://birgun.net/haber/edebiyat-odullerimiz-ve-bizim-buyuk-caresizligimiz-16104.html

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: