İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Çankaya Köşkü: Cumhuriyetin İlk Günahı

L. Marchand- G. Perrier
Türkiye cumhurbaşkanının ikametgâhı olan Ankara’daki Çankaya Köşkü’nün şu anki konuğu Abdullah Gül, 2007’de buraya yerleştiğinde mekânı kendi zevkine göre yeniden döşetti. Ünlü ressam İvan Ayvazovski’nin tablolarını bodrumdan çıkartıp çalışma odasının duvarlarına astı. Devlet, 19. yüzyılın sonundan beri Rus üstada ait güzel bir deniz ve fırtınalı manzara resimleri koleksiyonunun sahibi: Sultan Abdülaziz 1874’te sanatçıya 40 kadar tablo sipariş etmiş ve onursal bir Osmanlı madalyası olan Osmaniye nişanını sunmak için onu İstanbul’a davet etmişti. Ama sanatçının İmparatorluk döneminde gördüğü itibar Cumhuriyet döneminde silindi. İvan Ayvazovski Ermeni kökenliydi. Kimliğinin, Abdullah Gül’den önceki koyu Kemalist cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’le bağdaşması ideolojik olarak imkânsızdı.

Sonuçsuz kalan Ermenistan’la uzlaşı girişimine kişisel olarak yatırım yapan Abdullah Gül ise eserleri memnuniyetle konuklarına izlettiriyor. Estetik tercihleri “Ermeni meselesi” konusundaki duyarlılığıyla tamamen uyuşuyor, ama durmasını da bilmek gerekiyor. İnkârcı bir devletin başında olan cumhurbaşkanı, konutunun bir başka yüzünü gizli tutuyor.

Mustafa Kemal’den beri cumhurbaşkanlarının resmî konutu olan Çankaya Köşkü, başkentin göbeğinde, bir tepenin üzerinde yer alıyor. Cumhuriyet’in bu simgesi, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce zengin Ermeni ailesi Kasapyanlara ait olan gasp edilmiş bir mülk. Büyük ölçüde Ermeni ve diğer gayrimüslim azınlık mallarının müsaderesi üzerine inşa edilmiş bir devlet için ne büyük bir gaf! Bunu bir suç itirafı olarak görmemek zor… Ama bu mutlak bir masuniyet duygusunun da işareti. Gene de, bu rahatsız edici hikâyenin çevresini saran gayet iyi anlaşılabilir bir sessizlik duvarı var. Köşkün hikâyesi çok sınırlı bir çevrede biliniyor. Sanki ulus katında sessiz bir anlaşma gün ışığına çıkmasına engel olu¬yor. Bununla birlikte, zaman zaman kamuoyunda gündeme geliyor, ama hep bir tehdit gibi sunularak. Ağustos 2010’da Türk gazeteci Nevzat Onaran’m el koyulan Rum ve Ermeni mallarıyla ilgili kitabının yayımlaması üzerine, köşkün geç¬mişi kısa bir süre için medyanın dikkatini çekti. Vatan gazetesi “Ermenilerin gözü Çankaya Köşkü’nde” başlığını at¬tı. Pek çok gazetede “Ermeniler Çankaya’yı istiyor!” başlıklı haberler çıktı. Bu göz korkutucu ifadeler okurların zihnin¬de, Türklerin varlığını tehdit eden Ermeni figürünü yeniden canlandırıyor. Ama gündeme gelir gelmez ulusal bilincin ka¬ra deliğinde yitip giden bu nadir hatırlama çıkışları dışında, egemen olan gene resmî tarih. Açık fay hatlarıyla.
Cumhurbaşkanlığı’nın internet sitesi bunun mükemmel bir örneği. Sitede Çankaya Köşkü’nün tarihine uzun bir yer ayrılmış. Hikâye 1921’de, “Kurtuluş Savaşı”nın ilk yıllarında başlıyor. Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı sona ermiş. Mağ¬lup tarafta yer alan, ölüm döşeğindeki Osmanlı İmparatorluğu’nda ise devam ediyor. İstanbul İngiliz ve Fransız birliklerince işgal edilmiş. Müttefikler imparatorluktan geriye kalan toprakları parçalamak ve aralarında paylaşmak için gizli hesaplar yapıyor. Cumhuriyet’in müstakbel başkenti Ankara tarımla geçinen, 15.000 nüfuslu iri bir kasaba. Anadolu’da Mustafa Kemal adında bir komutan Batılı güçlerin açgözlülüğünden hâlâ kurtarılabilecek olanı kurtarmak için Türk milliyetçisi bir hareketin başına geçmiş. Siteden öğrendiğimize göre: “27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal, önce Ziraat Okulu’nu, daha sonra da İstasyon Şefi Köşkü’nü hem konut, hem de çalışma yeri olarak kullanmıştır. Bu binaların Ata’nın çalışma ve dinlenmesi için yetersiz olmaları nedeniyle uygun bir konut arayışı içine girilmiş, daha sakin ve huzurlu bir ortamda yaşamasını sağlamak amacıyla bağlar bölgesi Çankaya’daki bağ evi Ankara Şehremaneti (Belediyesi) tarafından 30 Mayıs 1921’de Mustafa Kemal’e armağan edilmiştir.” Yapının önceki sahipleri Kasapyanlardan ve gidiş koşullarından hiçbir yerde bahsedilmiyor.
Zira Türk devletinin kuruluş anlatısı, Agos gazetesinde yayımlanan siyah-beyaz bir fotoğrafta görüldüğü gibi ağaçların arasına yuvalanmış, bu iki katlı, hımış cepheli kır evine el koydu. Ermeni Soykırımı diye bir şeyin olmadığı bir milli tarih burada yazıldı. Resmî versiyona göre “Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok önemli olaylara tanıklık eden, Mustafa Kemal Atatürk’ün, Cumhuriyet’in kurulması dahil, devrimleri planladığı” bu mütevazı yapı yıllar içinde defalarca genişletildikten sonra, modern bir konutun konforunu buraya tercih eden Atatürk’ün haleflerince kaderine terk edildi. 1950’de müzeye dönüştürülen Çankaya Köşkü, Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinin ruhu olma özelliğini koru¬yor. Ziyaretçiler bir salondan ötekine kutsal bir mekâna girer gibi huşu içinde geçiyorlar. “Yeşil salon”da Atatürk’ün ilk karısı Latife Hanım’m verdiği çay davetlerini hayal ediyorlar; sigara salonunda ise fonda radyodan gelen cızırtılar, maroken koltuklardan yükselen ülkenin geleceği hakkındaki tartışmaların seslerini.
Kasapyanlar 2007’de, o tarihte Hürriyet gazetesinde köşe yazarı olan Soner Yalçın’ın bir yazısıyla, kısa bir süre için anonimlikten çıktılar. Gazeteci, “Çankaya Köşkü’nün ilk sahibi Ermeni’ydi” diye yazıyor. Kusursuz bir örtmece ve atlama sanatıyla, bu “zengin kuyumcu […], savaş sırasında kenti terk ederken, bağ evini de eşyalarıyla birlikte Ankara’nın tanınmış ailelerinden Bulgurluzadeler’e satmıştı,” diye anlatıyor. Ev daha sonra Rıfat Börekçi’nin eline geçmiş. Ankara müftüsü ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanı olan Rıfat Efendi tarafından da, bir at gezisi sırasında burayı çok beğenen Atatürk’e hediye edilmiş.
Buradaki tarihsel puzzle’da eksik,parçalar olduğunu sadece konu hakkında bilgi sahibi bir okur anlayabilirdi. Yazıyı Hürriyet’in internet sitesinden okumuş ve merak edip okur yorumlarına göz atmış olanlar hariç… Normalde, “Ermeniler”den söz eden yazılar okurları öfkelendirir ve “bu vatan hainleri”ne bir araba küfür yağdırmalarına vesile olur. Ama bu defa bir mucize olmuş ve sayfanın en altında, 1957’den beri Kanada’nın Ottowa şehrinde mimarlık yapan Edward J. Cuhaci (Çuhacı) diye biri “şu açıklamalarda bulunmak” istemiş: “Annemin kızlık ismi: Roz Kasapyan. Doğum yeri: Ankara. 1896-2001. Babasının (yani dedemin) is¬mi Ohannes KASAPYAN. Doğum yeri: Ankara. 1857-1944. Çankaya köşkünü Kasapyan ailesi hiçbir kimseye satmamıştır. Devrin hükümeti yalnız o köşkü değil, bütün mallarını ve mülklerini ellerinden alıp Ağustos 1915 yılında tüm aileyi sürgüne sevk etmişlerdir. Benim babam (Ankara doğumlu 1887-1930) o tarihlerde ecnebi bir şirketin sahibi olduğu demiryolunda çalışması yardımıyla tüm aileyi Ankara’dan (Konya yoluyla) İstanbul’a kaçırmıştır.”
İngiltere’ye angora denen Ankara keçisi yünü ihraç eden dede ve kardeşleri bu başarılı işi geride bırakıp gitseler de, en azından hayatlarını kurtarmışlardı. Tarihçi R. Kevorkian’a göre, 14-20 Ağustos tarihleri arasında, ikişer ikişer birbirine bağlanan 1.200 Ermeni erkeği şehrin dışına götürü¬lüp katledildi. 29 Ağustos’ta, 1.500 kişi Suriye’ye doğru sür¬güne çıkarıldı. “Episkopos dahil, sadece 200’ü Halep’e ulaşabildi.” Bugün Suriye’nin kuzeybatısına düşen Fırat kıyısındaki Meskene düzlüğünde bulunan bu açık hava mezarı kampta 34 kişi sağ kalacaktı.
Edward Cuhaci, Çankaya’daki bağ evinin ve buranın ilk sakinlerinin, Birinci Dünya Savaşı’nın fırtınasına yakalanıp savrulmuş Katolik Ermeni cemaatine mensup o burjuvaların tarihinin sıra dışı bir tanığı. Kendisi soykırım sonrası birinci kuşaktan. Kuşkusuz yaşlı, ama Soner Yalçın’a cevap verişindeki isabet hafızasının tamamen yerinde olduğunu düşündürüyor. Biz de bütün umudumuzu Ottowa’ya bağlayıp Edward Cuhaci’yle temas kuruyoruz. Sert olduğu kadar nazik ve bitkin. Ona göre soykırımın izlerini sürme projemizin “gelecek kuşaklara getirebileceği hiçbir olumlu katkı yok” ve “bir yüzyıl önce meydana gelen bu acı olayları kurcalamak” Türk ve Ermeni halklarının barışmasına yardımcı olmaz. Kanada penceresi açıldığı kadar hızlı kapanıyor. Sonunda, bize tutulması gereken doğru yolu gösteren Sevan Nişanyan oluyor. Bunu çok az kişi biliyor ama Kasapyanların torunların¬dan biri hâlâ İstanbul’da yaşıyor. Söz konusu kişi, bir zamanlar beyaz Cadillac’ının direksiyonunda sosyetik Türk gençleriyle birlikte şehirde gösteriş yapan eksantrik bir burjuva, Nişanyan’ın gençlik arkadaşı olan Verkin Kasapoğlu.
O tasasız yıllarda, ailenin hususiyeti İsviçre’de lüks bir yatılı okulda kozmopolit bir eğitim almış olan genç kadının üzerin¬de ağırlık yapmıyordu: Durumdan habersizdi. Telefonumuza şaşırsa da, bizi gene de büyük bir samimiyetle, babasından miras kalan kâşanesinde çaya davet ediyor. Bina eski Pera mahallesinin aşağı tarafında. İmparatorluğun mali kalbi burada, azınlıkların ve yabancı güçlerin elleri arasında atıyordu. Verkin Kasapoğlu’nun salonunun, Haliç’in karşı yakasındaki tarihî yarımadanın minarelerine bakan muhteşem bir manzara¬sı var. Duvarda bir Andy Warhol tablosu ve John Lennon’a ait bir pipo asılı; Verkin Hanım’ın işveyle anlattığına göre, bunlar ona “Sam Green’den (Philadelphia Çağdaş Sanat Müzesi’nin eski direktörü) hediye”. Pop-art’ın piri ile ex-Beatle’ın arasında, eski bir aile fotoğrafı. Ortada keskin bakışlı, heybetli bir kadın görülüyor. Bu, Verkin’in adını miras aldığı büyükanne¬si. Kadın efendinin yanında ufak tefek, bıyıklı bir adam duru¬yor. O da dede Rokos. Çankaya’daki ev aileye onun üzerin¬den geçmiş. “Büyükannem 14-15 yaşındayken ikinci oğullarıyla evlenmek üzere Ankara’ya, kendi ailesi gibi Katolik olan Kasapyanların evine gönderilmiş,” diye anlatıyor torun Verkin. Ama damat adayı asi ruhlu genç kıza kendini beğendirememiş ve beriki İstanbul’a dönmek üzere evden kaçmış. Gönlünü kıza kaptırmış olan delikanlı onu bulmak için yollara düşmüş. Nihayet nikâh kıyılmış. Verkin Kasapoğlu uzun süre Ankara’nın adını sadece dedesi ile büyükannesi arasındaki bu tuhaf kaçma-kovalamaca hikâyesinde işitmiş.
Çankaya Köşkü’nün menşeiyle ilgili milli tabu öylesi¬ne güçlüydü ki, köşkün eski sahiplerini bile susturmuştu. “2001 senesinde patrik bana ailemin hikâyesini anlattı ve o sırada ‘Çankaya size aitti,’ dedi. Bu benim için bir şok oldu.” Babası Antuan’ın Birinci Dünya Savaşı sırasında iç edilmiş olan aileye ait gayrimenkul hakkında kızına verdiği tek ve zayıf ipucu, işte o zaman sisler arasından belirmiş. “Dört yaşında olmalıydım, babam beni trenle Ankara’ya götürmüştü. Bir eve gitmiştik. Bahçede koşuyordum. Çankaya Köşkü değildi, başka bir sayfiye eviydi. Bana burasının eskiden bir kuzene ait olduğunu söylemişti, sadece o kadar.” Antuan Kasapoğlu ölürken sırrını da beraberinde götürmüş. “Be¬nim Türkiye’de kalmamı ve mücadele etmemi istiyordu. Şimdi dönüp geçmişe baktığımda, herhalde Çankaya’nın taşınması çok ağır bir yük olduğunu düşünmüştü, diyorum.” Katliamlardan kurtulan ve tehcir edilmeyen gayrimüslimler, 20. yüzyıl boyunca resmen laik olan Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanlığı karşısında boyun eğmek zorunda kaldılar. Antuan Kasapoğlu 1942’de Varlık Vergisi’ni ödeyememişti. Ankara bu servet vergisini azınlık cemaatlerine koy¬muştu. Rakamlar o kadar astronomikti ki, mükellefler çoğu durumda borçlarını ödeyemiyorlardı. Zaten amaç da onları mallarını mülklerini yok pahasına satmaya mecbur etmekti. Aslında bu vergi kılığına sokulmuş bir soygundan başka bir şey değildi. Devlete ve Türk vatandaşlarına o tarihe kadar el koyamadıkları mülkleri ele geçirme olanağını sağladı. Antuan gayrimenkullerini satmak zorunda kaldı. Bu da yetmedi. Ülkenin doğusundaki Erzurum bölgesinde bir çalışma kampına gönderildi. Bu sağlıksız koşullarda, Cumhurbaşkanlığı köşkü hikâyesiyle kızının geleceğini karartmama kararını anlayabiliyoruz. Verkin hayatının büyük kısmını Türkiye’de geçirmiş ve hiçbir zaman doğduğu ülkeden uzun süre uzak kalmak istememiş. Bununla birlikte, “her ihtimale karşılık” iki çocuğunun ikinci bir ülkenin daha vatandaşı olmasını sağlamış. Gene geleceklerini garantiye almak için. Çocukları Türk ve Amerikan vatandaşı. “Belli mi olur?”
Bütün bu hikâyenin belki de en çok bunalttığı kişi Verkin’in oğlu. Rokos’un torununun oğlu, İstanbul Ermeni Patrikhanesi’nin tarihi üzerine yazdığı doktora tezini tamamlamak üzere. Kütüphanesinde imparatorluk ve Cumhuriyet döneminde el konulan azınlık malları konusunda yayımlanmış tüm çalışmalar mevcut. 20. yüzyılda gayrimüslimlerin haklarını gasp etmek için çıkarılan bütün kanunları biliyor. Çankaya’yı ziyaret etme fırsatı da olmuş. “Mihmandar grubumuza evin eskiden Bulgar bir vatandaşa ait olduğunu söyledi.” Genç adam onu yalanlamamak için kendini zor tut¬muş. Bu konuyu arkadaşlarının yanında da açmıyor. “Bana inanmazlar, övünmeye çalıştığımı söylerler.” Azınlık mallarının Türkleştirilmesi konusundaki araştırmaları bu alanda otorite olduğu halde, hocası sosyolog Ayhan Aktar’a da konuyu açmamış. Türkiye “Ermeni meselesi” konusunda eskiye göre ne kadar gevşemiş olursa olsun temkini elden bırakmamakta fayda var. Korunma refleksleri kuşaktan kuşa¬ağ aktarılıyor. Otomatik olarak.
Büyük dedesinin suskunluğu üzerinde o da düşünmüş. “Makul bir karardı” diyor, düşünceli bir ifadeyle. “Haberdar olmak ne işe yarardı? Nasılsa hiçbir şeyi değiştiremezdik. Bilmek Türkiye’ye karşı hınç beslemeye yol açabilirdi, daha da kötüsü bizi tehlikeye sokabilirdi. Oysa bilmeyince insan hayatını yeni baştan kurabiliyor.” Geçmişin esiri olmadan. Genç adam, annesinin kendisine aile sırrını açmasından beri Çankaya’nın onda “giderek daha duygusal bir tepki”ye neden olduğunu da kabul ediyor.
Kasapyanlar on yıllar içinde yurtdışında kök salmışlar. 1922’den itibaren “çoğunluk yabancı bir pasaportla ülkeyi terk etti, bir daha da geri dönmelerine izin verilmedi,” diye anlatıyor genç adam. “Vatandaşlıklarını kaybetmekle mahkemeye başvurma hakkını da kaybettiler.” Aileden sadece annesi ve dayısı Türkiye’de kalmış. Bu nedenle, ailenin hukuken Çankaya üzerinde belki hâlâ hak sahibi olan tek üyesi onlar. Ama 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nın 65. Maddesi el konulan mülklerin sahiplerine “derhal iade edilmesi”ni şart koşsa da, Ermenileri soymak için kurulmuş bir yasal düzenekle cebelleşmeleri gerekecekti. Peki ya o, maddi ya da manevi tazminat, hatta iade talebinde bulunmayı hiç düşündü mü? Soru onu gülümsetiyor. Yaptığı araştırmalara göre, “Çankaya’nın yönetimi Cumhurbaşkanlığı’nda, ama mülk sahibi Türkiye Büyük Millet Meclisi. Yargıya gitmek, halkın temsilcisi olan parlamentoya karşı bir dava açmak anlamına gelirdi”. Kamikaze olmadıkça, Türkiye’de yaşayan hiçbir Ermeni böyle bir girişimde bulunmayı göze alamaz.
Türkiye ve Ermeni Hayalaeti- İletişim yayınları. Sayfa:189-197
Gönderen : Sait Çetinoğlu

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: