İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Cemaat Vakıflarının Sorunları

Av. Setrak Davuthan / avsetrak@hotmail.com
Helsinki İnanç Özgürlüğü Girişiminin Bilgi  Üniversitesi İnsan Hakları Bölümü ile birlikte tertip ettikleri konferansta Av. Setrak Davuthan sunumu. 

A)       CEMAAT VAKIFLARININ KENDİNE ÖZGÜ DURUMU NEDİR ?
                                             
 Başlıktaki konuyu irdelemeden önce  bu kurumların tarihi gelişimine kısaca değinmenin yararına  inanmaktayım. 
 a)    Cemaat vakfı  olarak vasıflandırılan kurumlar ,esasında  cumhuriyetten önce , yani Osmanlı İmparatorluğunun hükümranlık döneminde   cemaatin demografik yapısına göre imparatorluk  sınırları içinde  çeşitli il ve ilçelerde yaşayan inanç grubu mensuplarının  dini,hayri, eğitsel ,sıhhi   ve sosyal gereksinimlerini  karşılamak  amacıyla  padişah fermanlarıyla  ,diğer bir ifadeyle irade-i seniyelerle  inşaasına izin ve ruhsat  verilip  çeşitli semtlerde  halkın bizzat taş ve toprak taşıyarak  inşa ettiği ve faaliyete soktuğu kiliseler,okullar,yetimhaneler  gibi hizmet veren kurumlardan ibarettir.
         Bu kurumlar , kuruldukları dönemde  vakıf olarak kurulmuş  değillerdir. Zira İslam  Hukukunda  Hanefi fıkıhına göre  bir vakıf ,  gerçek kişi tarafından  bir gayeye yönelik  bir malın vakfedilerek, Şer’iye Mahkemeleri huzurunda  beyan ve tasdik edilen vakfiyesi ile  kurulur. Azınlık  hayır kurumları  ise bu anlamda kurulmuş bir vakıf olmayıp  Faaliyetlerini hayır kurumu olarak sürdürmüşlerdir.  Bu kurumlar , hayri görevleri  ayni ve nakdi bağış ve yardımlarla gerçekleştirmeğe çalışmışlardır. Mensubu bulundukları  inanç grubunun başı olan Patriklik makamı nezdinde hayırseverlerin yaptıkları ölüme bağlı veya sağlararası  işlemleriyle  taşınmaz mal edinmişler ve elde ettikleri gelirleri de  hayrın idamesine  harcamışlardır.  Ancak zamanın hukukunun bu kurumlara  edindikleri  taşınmazları kendi adlarına tapuda tescil imkanını vermediğinden zorunlu olarak nam-ı müstear ve nam-ı mevhumlar kullanmak suretiyle  tapuya tescil ettirmişler ve  o şekilde  tasarruf edegelmişlerdir. Ve genelde   Ermeni  kurumlarda “ Krisdosdur veled-i Osep “ ,” Meryem Bint-i Ovakim “ , Kapriyel Veledi-İ Asadur “  gibi  nam-ı mevhumlar , “ Sarraf oğlu Ohan “ , “ Badrik Gülbenkyan “  gibi  güvenilir  şahıs isimlerini nam-ı müstear olarak kullanmışlardır.
         
 O dönemlerde  bir devir ferağ işlemi  , bugünkü iki taraflı sözleşmelerdeki gibi ,alıcı ve satıcı ,hibe eden ve hibe alanın   bir arada bulunmasını gerektirmeden ifa edilirdi.  İşlem satıcı veya hibe edenin  ilmühaber esasına göre Tapu Memuru huzurunda yaptığı bir beyanla gerçekleşirdi. Bu şekilde  var olmayan  bir isim lehine de bağış ve satış yapılabilirdi. 
    Her ne  kadar yeni Vakıflar Yasası  cemaat vakıflarının  mülga 2762 sayılı Kanun gereğince tüzel kişilik kazandıklarını hükme bağlamışsa da  esasında cemaat vakıflarının  bu kanunla  değil  , adından da  anlaşılacağı gibi 1328  ( 1912 )  de  yürürlüğe giren “ Eşhası Hükmiyenin Gayrımenkul Emvale tasarrufuna dair kanunu Muvakkate  “ başlıklı kanunla hükmi şahsiyet kazanmışlardır.  Adı geçen kanunla Şirketler, Cemiyetler,Vakıflar ve Hayır Kurumları gibi   hükmi şahıslara  edindikleri taşınmazları tapu Sicilinde  kendi adlarına tescil ettirme  hak ve yetkisinin verilmiş olduğu yadsınamayacak bir gerçektir. Sayılanlar arasında Hayır Kurumu ,yani Osmanlı Müessese-i Hayriyesi olan ve daha sonra 1936 yılında cemaat vakfı olarak vasıflandırılan cemaat kurumlarına , 1912 tarihinden itibaren hükmi şahıs olarak edindikleri taşınmaz malları kendi adlarına  tescil  imkanı   getirilmiştir.                                     
               Ancak bu  hayır kurumları   mülga 2762 sayılı Vakıflar Yasası gereğince 1936 yılında  ellerindeki malları belirten bir beyanname vermek suretiyle kanun gereği vakıf olarak tesçil edilmişlerdir,diğer bir anlatımla kanunla vakfa dönüşmüşler  ve var olan tüzel kişiliklerini korumuşlardır. 
               Bu şekilde vakfa dönüşen bu kurumların  gerek  islam hukuk ve gerekse yürürlükteki  hukuk kuralları gözetildiğinde bir vakfiyeleri ve veya bir kuruluş senetleri bulunmamaktadır.  Zira yukarıda da anlatmağa çalıştığım gibi  bu kurumlar vakıf olarak kurulmamışlardır. Bunlar anonim kuruluşlardır. Genel hak yeteneklerine  istinaden   2762 sayılı Kanunun neşrinden sonra dahi   sağlar arası  ve ölüme bağlı tasarruflarla taşınmaz mal edinmişlerdir.  Hatta Yargıtay HG.Kurulunun  1963 yılında, bu vakıfları zilyetlikle dahi  taşınmaz mal  edinebileceklerine dair içtihadı vardır.
               Ancak 1974 yılında yine aynı Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun bir insan hakkı ihlali mahiyetinde  olan bir içtihadı sonucu cemaat vakıfları mal edinme hakkından yoksun bırakılmışlar ve  1936 dan sonra edinmiş oldukları malların tapu kayıtları  ise edinilen malların yolsuz tescil olduğu  hukuki kılıfına sığınılarak  mahkeme kararlarıyla iptal edilmeğe başlanmıştır.   Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 08.05.1974 yılında ittihaz ettiği ve doktrinde çok tartışılan,  özetlemek gerekirse 1936 yılında tevdii edilen beyannameleri vakfiye mesabesinde sayan ve mal edinmeye dair bir açıklık bulunmaması halinde ise cemaat vakfının mal edinemeyeceği yolundaki  içtihadını kendisine dayanak yapan Vakıflar  İdaresi  ile Hazine ,  cemaat vakıflarınca 1936 yılından sonra edinilen taşınmazların tapu kayıtlarının iptali için onlarca  davalar ikame etmiş ve bu davalar sonucu cemaat vakıflarınca edinilmiş ve   tapuda cemaat vakıfları adına tescil edilmiş olan  taşınmazların tapu kayıtları iptal edilmiş, bir kısmı eski malik veya mirasçıları,  bir kısmı ise Vakıflar İdaresi ve Hazine adına tescil edilmek suretiyle  cemaat vakıflarının  hak kaybına uğramalarına  sebebiyet vermiştir.
                Azınlıklara ait hayri kurumları  vakfa dönüştüren  ve 1936 yılında yürürlüğe giren 2762 sayılı Vakıflar Yasası, İsviçre’den davet edilen Prof.Dr.Hans Lemann’ın projesinden yararlanılarak hazırlanmıştır. Esasında  adı geçen yasa,  Osmanlıdan gelen ve Hanefi Fıkıhına göre kurulmuş ve Şeri mahkemelerce vakfiyesi onanmış  eski vakıfları tasfiye etmek amacını gütmekteydi. Ancak  yasa,   azınlık kurumlarını da  vakfa dönüştürüp geçici (a) maddesiyle  ellerindeki mallar hakkında hazırlayacakları  beyannamenin  kuruluş senedi  olacağına dair bir hüküm içermemesine rağmen , ,  Prof.Dr.İsmet Sungurbey’in açıkladığı üzere  “ Ziyade Alennas “ yani yasaya ek yapmak suretiyle ve islim arkadan gelsin zihniyetiyle Yüksek Mahkemenin 1936 yılı beyannamelerini  bir kuruluş senedi ,bir vakfiye  olarak kurgulaması  yıllar yılı  azınlık vakıflarının  insan hakkı ihlalleriyle karşı karşıya gelmesine sebebiyet vermiştir.
                 
 Bu insan hakkı ihlallerinin  ve hak kayıplarının önlenmesi   için Avrupa Uyum Yasaları çerçevesinde yürürlüğe konan 4771, 4778 ve 4928 sayılı Kanunlar ile  2008 yılında yürürlüğe giren 5737 sayılı yeni Vakıflar Yasası  hükümleri , Geçici 7 ve 11 .maddeleri  büyük oranda  iyileştirmeler getirmiş  olmakla birlikte bu vakıfların sorunlarının tamamen ortadan kalktığının  ve geçmişte uğradıkları  hak kayıplarının tamamen  giderildiğinden bahsetmek mümkün olmamaktadır. Bu bağlamda  cemaat vakıflarının 1936 yılından sonra edindikleri ve Yargıtay içtihadı doğrultusunda  tapu kayıtları iptal  edilip eski malik yani bağışlayan,vasiyet eden veya satan adına tescil edilmek suretiyle cemaat vakıflarının  ellerinden çıkan ve bu nedenle  hak kaybına uğradıkları taşınmazların tazmini  konusunda gerçekleştirilmiş yasal bir düzenleme yapılmamıştır. Yapılan düzenleme sadece  hazineye veya VGM.ye geçip te  3.kişilere satılan taşınmazlarla ilgilidir. Sahip oldukları  mülkiyet hakkının çiğnenmesinden ötürü yaşanan travma  ve neticeten uğranılan maddi zararlar hiçbir şekilde giderilmemiştir. Kamu gücüyle  çiğnenen anayasal hakları nedeniyle  her hangibir tazminat alamamışlardır.
               Burada ifade etmek gerekir ki   tazminat verilmesine dair Vakıflar Meclisi kararlarının  süratle ve hakça uygulandığını gösterir bir örnek vermek de mümkün değildir. Uygulanmayan kararlar nedeniyle  kimin  ne şekilde sorumlu olacağını ve verilen kararların uygulanmasını  denetleyecek merciin kim olacağı da belli değildir. Bir taraftan tazminata dair uygunluk kararı ver ancak daha sonra  tazminatı şu ve ya bu şekilde  zamanında ve hakça ödeme .
               Bir cemaat kurumuna ödenmesi  uygun görülen tazminatın yaklaşık bir buçuk yıldan beri bir türlü ödenmediğini ,  niçin ve neden  ödenmediği hususunun da  ilgili kuruma bildirilmediğini  bilmekteyim.
              
                        B )  CEMAAT VAKIFLARI BİR İNANÇ GRUBU TÜZEL KİŞİLİĞİ MİDİR ?
      Cemaat vakıfları  bir inanç grubu   tüzel  kişiliği değildir. Söz konusu olan tüzel kişilik inanç grubuna ait olmayıp,  her bir cemaat vakfı için  ayrı ayrı  ve bağımsız bir tüzel kişiliğin  söz konusu olduğunu belirtmek  gerekir.  Yani bu vakıfların kural olarak mensubu oldukları cemaat  mensuplarına  hizmet veren ayrı ayrı ayrı bağımsız , müstakil hukuk süjesi olan ,borçlar altına girebilen medeni haklarını kullanabilen, davacı ve davalı olabilen , cins, yaş, hısımlık gibi yaradılış gereği insana özgü niteliklere bağlı olanlar dışındaki haklara ve borçlara ehil  olabilen bir tüzel kişiliğe sahip olduklarından bahsedebiliriz.   
            Ancak her ne kadar  tüzel kişi olmaları nedeniyle  genel hak yeteneğine sahip iseler de  bu haklarını , yasalarda  var olan sınırlamalar nedeniyle özgürce kullanamamaktadırlar. Bu sınırlamaların neler olduğunu bir sonraki  başlık altında  açıklamağa çalışacağım.
           Osmanlı’da   var olan millet sistemi ,  değerli  Prof.Dr.Baskın Oran’ın da  dile getirdiği gibi  sadece din faktörüne ,yani ümmete,cemaate  dayanmakta idi. Millet derken ,Milleti-i Hakime müslümanlar, Milleti-i Mahkume ise gayrımüslimler ,yani  Müslümanlık dışında farklı inanç grubuna mensup  dinsel cemaatlerden  ibarettiler.
              İşte  bugün dahi bu vakıflar Osmanlıda olduğu gibi ,Cumhuriyet döneminde de inanç grubuna mensup tüzel kişi olarak mevcudiyetlerini  sürdürmüşlerdir. Sürdürmüşler ancak, eskiden  milleti hakimede ,yani müslüman  inanç gruplarında var olan üstün görme  ve aşağılamalarla   örselenmiş, didiklenmiş bir tüzel kişilik  olarak,  uğradıkları  ayrımcılıkla  bugünlere sarkmış olduklarını  gözlemlemekteyiz.
                    Yürürlükteki  Medeni Yasanın 101/2 madde hükmü bunun en bariz örneğidir. Bu yasa hükmü ,  belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamayacağına dair yasa koyucu tarafından vaz edilmiş amir  bir hükümdür. Bu  hükmün yürürlüğe konmasıyla  bir inanç grubuna ,kendi mensuplarını desteklemek amacıyla   tüzel kişiliği haiz  yeni bir vakıf kurmak özgürlüğü ortadan kalkmaktadır. Bu bir ayrımcılık değilmidir.? Esasında ifade etmek gerekir ki  , İsviçre’den alınan ve 04.10.1926 yılında yürürlüğe giren mülga 743 sayılı  Türk Kanunu Medenisinde böyle bir hüküm yoktur.. Bu hüküm ılga edilen 743 sayılı   Türk Kanunu Medenisine 1967 yılında 903 sayılı Yasayla yapılan bir değişiklik  sonucu  eklenmiştir. Değişikliğin  yapıldığı 1967 yılı dikkate alındığında  azınlıklara karşı o tarihlerden itibaren estirilen  rüzgarın ne denli olumsuz , ezici  ve yıkıcı  olduğu ,yani azınlıklara karşı beslenen ideolojik ayrımcılık olduğunu göstermektedir. Bu hüküm  2001 yılında yürürlüğe giren   4721 sayılı yeni  Türk  Medeni Kanununda da  yerini bulmuştur . Diğer taraftan bu hususun, yargı içtihatlarıyla somutlaşan insan hakkı ihlallerinin,  hukuk devleti  olmak iddıasında bulunan  devletimizin kamu gücüyle  uygulamağa soktuğu  bir stratejinin gerek iç hukuk ve gerekse uluslararası hukuk kurallarına uymayan bir  ürünü  olsa gerektir.             
          
             C )   MEVCUT MEVZUAT VE UYGULAMANIN ZORLUKLARI NELERDİR?
                             
              1 )   Kanımca bu kurumlar, yani cemaat vakıfları için en büyük sıkıntı ve hak  kayıpları  mülga 2762 sayılı Vakıflar Yasası içinde tedvin edilmelerinden kaynaklanmıştır. Öyle zannediyorum ki  1930 lu yıllarda  Vakıflar Kanunu taslağı projesini hazırlayan  Prof. Hans Lemann , hazırladığı projede sadece bir beyanname , ( declaration )  olarak düzenlediği  geçici (a) maddeyle ,   taşınmazların yazılmasını öngördüğü listeyi  vakfın kuruluş senedi olarak kabul edecek bir yargı içtihadına dönüşeceğini  öngörseydi, sanırım metne öyle bir hüküm koymazdı.
                 Kanuna ek yapmak suretiyle haksız  ve  adil olmayan  bir uygulama başlatan  Yüksek Yargının 1936 beyannamesine  bir kuruluş senedi ,yani vakfiye olduğu yolunda  atfettiği anlam  ve yarattığı  hukuka dair  uygulama , her ne kadar Avrupa Uyum Yasalarıyla  kuvveden düştüyse de  kuruluş senedi olma yolundaki ruhu, 5737 sayılı Vakıflar Kanununda  kol gezmekte  ve  varlığını kısmen sürdürmektedir.
               
                1936 beyannamesi  teriminin nerelerde kullanıldığı yasa metninde görülebilir . Ancak ben,  belirgin etkisi bakımından  25.maddesinden bahsetmek istiyorum.
 Uluslararası faaliyet  ;  Başlığı altında  Şöyle diyor 25/1.madde ;
  “ Vakıflar  ; vakıf senetlerinde yer almak kaydıyla, amaç veya faaliyetleri doğrultusunda uluslararası faaliyet ve işbirliğinde bulunabilirler, yurt dışında şube ve temsilcilik açabilirler,üst kuruluşlar kurabilirler ve yurt dışında kurulmuş kuruluşlara üye olabilirler . “
 Bu maddeden de anlaşılabileceği gibi cemaat vakıflarına amaçları doğrultusunda dahi uluslararası faaliyet ve işbirliğinde bulunması,yurt dışında şube ve temsilcilik açması , üst kuruluş kurması ve yurt dışında kurulmuş  kuruluşlara üye olma  hakkı  maalesef tanınmamıştır. Bu hak,  sadece vakfiyelerinde , yani kuruluş senetlerinde yer almak koşuluyla  diğer vakıflara tanınmıştır .Cemaat vakıflarının ise vakıf senedi olmadığından bu kanun nedeniyle  böyle bir imkandan yararlanmaları mümkün değildir. 
                       
      Cemaat vakıflarının   ise vakfiyesi ,yani kuruluş senetleri yoktur,olamaz. Zira cemaat vakıfları vakıf olarak kurulmamış, ancak 2762 sayılı Vakıflar Yasasıyla   vakıf olarak tavsif edilmiş, tanınmış ve vakıf kütüğüne  tescil edilmişlerdir. Bu gerçeği bilen kanun koyucu  Tanımlar başlığı altında  3.maddenin  10. fıkrasında cemaat vakıflarını  “ Vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın 2762 sayılı Vakıflar  kanun gereğince tüzel kişilik kazanmış ,mensupları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkiye ‘deki gayrımüslim cemaatlere  ait vakıflar “ şeklinde  tanımlamıştır.
                        
     Cemaat Vakfının uluslararası işbirliğine girebilmesine engel olmak  bu vakıflara ve mensuplarına  diğer bir ifadeyle inanç gruplarına karşı yerleşmiş  olan ve onları potansiyel  tehlike  olarak görme fobisinin  devleti henüz  terk etmediğini  göstermektedir.  5555 sayılı Vakıflar Yasasını veto eden eski Cumhurbaşkanı Sn. Ahmet Nejdet Sezer’in veto gerekçesinde de bunu  görmek mümkündür.  Ve daha önemlisi  cemaat vakıflarının bu madde nedeniyle üst birlik kurmalarına engel  olunması  da  yine paranoyanın devamı  mahiyetindedir. 
                     
      Kanun bu haliyle  vakfiyeleri bulunan veya bulunmayan  vakıflar arasında  ayrımcılık yapmış ve Anayasamızın 10.maddesiyle belirlenen mutlak  eşitlik   “ Iustita  Comutativa  “ ilkesini çiğnemiştir. Yine Anayasamızın 90.maddesi  gereği temel hak ve özgürlüklerden olan örgütlenme özgürlüğü hakkında usulüne göre onaylanarak yürürlükte olan  uluslararası sözleşmelere örneğin  Öncelikle 343 sayılı Kanunla onaylanan “ Lozan Andlaşmasının 40.maddesine ve ayrıca  “Avrupa İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerini  Koruma Sözleşmesinin 11.maddesine  de aykırı bir uygulama getirmiştir.
                        
        Anayasamızın  ise 90/ son  maddesi ;
 “  Usulüne göre  yürürlüğe  konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddıası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe  konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlaklarda milletelerarası  andlaşma hükümleri esas alınır.  “
Şeklindedir.
                          Vakıflar Yasasının 25.madde hükmü , Anayasamızın 90/son maddesi hükmü çatışmaktadır. Kanun kurulamaz diyor,Anayasa aksini söylüyor. Ne yapsın şimdi cemaat vakfı. Uluslararası işbirliği yapmağa veya üst kuruluş kurmağa kalkışırsa ,Vakıflar İdaresi yasanın 10.maddesine  dayanarak  organ üyelerinin  görevden alınması için yargıya başvuracaktır.  Artık bu insanları yine yargı önüne çıkartmak ve uzun yıllar sıkıntı çekmelerine sebebiyet vermek  zorluk değilmidir? Mevzuatın ve uygulamanın  düzeltilmesi gerekmez mi ?  Bu mevzuatın ,  inanç grubuna reva görülecek bir uygulamaya  dayanak teşkil etmesi  bir insan hakkı ihlali değilmidir.?  
                  
                                   2)    SEÇME SEÇİLME  :
     Cemaat vakıflarının  mensuplarınca seçilecek heyetlerce  idare edileceği  hususu sonuç olarak  yasalarca benimsenmiştir. Seçimin usul ve esasları hakkında 27.09.2008 tarihli RG.te yayınlanarak   yürürlüğe giren yönetmelik, farklı inanç gruplarına ,diğer bir ifadeyle Rum, Ermeni, Musevi ve Süryani cemaatlerine mensup cemaat vakıflarına yapılacak yönetici seçimlerini aynı kurallara bağlamıştır.
Yönetmelik bu yönden hatayla  maluldür. Halbuki  her bir inanç grubunun kendine özgü seçim usulleri, gelenek ve görenekleri, uyguladıkları sistemler  mevcuttu. Yönetmelik meselenin bu yönü göz ardı edilerek hazırlanmış bir yönetmelikti. Bütün inanç grupları bir pota içinde eritilmek yoluna gidildi. Birine veya diğerine uygun hükümler , bir diğerince   benimsenen gelenek ve göreneklere aykırı düştü.
                           
   Cemaat Vakıfları bu nedenle seçim işlerinde sıkıntılar yaşadı. Çeşitli gruplar ,çeşitli taslaklar hazırladılar. Sonuç Vakıflar Genel Müdürlüğü   19.01.2013 tarih ve 28533 sayılı Rg.de yayınladığı değişiklik yönetmeliğiyle mevcut yönetmelikteki  seçimle ilgili maddeleri yürürlükten kaldırdı. Yenisinin hazırlanacağını duyurdu. Ancak Vakıflar İdaresinin burada en büyük yanlışı, yönetmelik  hükümleri yürürlüğe girinceye kadar  seçim yapılmayacağı ve mevcut yönetim kurulu üyelerinin görevlerinin devam edeceğine dair 11.02.2013  tarihli bir genelge yayınlaması oldu.
        Bu genelgeyle  inanç grubu mensuplarının Anayasal hakları olan seçme ve seçilme  hakları askıya alındı. Kanımızca  İdarenin bu tasarrufu yasaya aykırı bir tasarruftu.
        Görev süreleri biten  yöneticilerin  görevlerine devam etmesini  öngörmek onlara  bir nevi angarya  yüklemek , göreve talip olacak kişilerin  ise  seçilmesinin engellenmesi ise yine bir hakkın ihlali anlamına gelmektedir.
        İşte bu husus da  inanç mensupları önüne getirilen bir zorluktan başka bir şey değildir.
        Yönetmelikteki  seçimle ilgili maddelerin ılga edilmesinin,  uzun yıllar uygulanan  seçim usul ve esasları  uyarınca  seçim yapılmasına engel teşkil etmemesi gerekirdi.  
                                 
                     B)          CEMAAT VAKIFLARININ İNANÇ GRUPLARININ İHTİYAÇLARINI KARŞILAMASI VE İNSAN HAKLARI STANDARTLARINA UYGUN HALE GELMESİ İÇİN NASIL BİR İYİLEŞTİRME YAPILMASI GEREKLİDİR.
     Esasında bu cemaat kurumlarının sui generis   özellikleri dikkate alınarak   ayrı bir yasa   içinde düzenlenmeleri gerekirdi. Zira   vakfedeni bulunmayan  bir kurumdan vakıf olarak bahsetmek , vakıf hukuku prensiplerine aykırıdır.  Vakıf  kurmak için bir vakfedenin bulunması asli unsurdur.  Vakfedeni  bulunmayan bir kuruma şu veya bu kanun kapsamına almak ve  giydirme yapmak  suretiyle onu vakıf olarak nitelemek mümkün değildir. Gerek  Osmanlı’da kurulan vakıflar, gerekse  Medeni Kanunda  önce tesis ( Fondation ) olarak düzenlenen daha sonra 1967 yılında  903 sayılı Yasayla vakıf olarak  tanımlanmaya devam edilen kurumların bir vakfiyeleri ,bir kuruluş senetleri bulunmaktadır. Kişi veya kişiler bir hayri amacın gerçekleştirilmesi için  mal özgülemektedirler. Cemaat  kurumlarında, daha sonra cemaat vakıflarında böyle bir vakfeden yoktur. Madem ki yoktur öyleyse bu kurumlardan vakıf  veya tesis olarak bahsetmek  ve vakıflara uygulanan kuralları bunlara uygulamak hukuki bir garabettir. 
                  
     Hazırlanıp yürürlüğe girecek  ayrı bir yasa , içereceği evrensel hukuk kuralları ,uluslararası sözleşmelerle bilhassa İnsan Hakları Sözleşmeleri ile Avrupa İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesinde  öngörülen  kuralları özümseyecek ,adı geçen kurumların kültürel kimlik ve hayatiyetlerini  özgürce sürdürebilecek, kendi  inanç gruplarınca denetlenebilir, örgütlenebilir, kültürel ve  sosyal varlıklarını koruyabilecek ,  seçme ve seçilme haklarını özgürce kullanabilecek   hükümler içeren  bir yasa olmalıdır. Ancak hazırlanıp yürürlüğe  sokulacak böyle bir yasa ,  inanç  gruplarının gereksinimlerini karşılayabilir ve insan  hakları  standartlarına  uygun hale gelmesini temin edebilir.
                  Bu görüşüm  bir ütopya olarak algılanabilir. Ancak  bundan böyle  siyasi iktidarların  bu mesele hakkında düşünmeleri  ve çözüm arayışları içine girmeleri  gerekir. Zira demokrasi  azınlık haklarının çoğunluk tarafından benimsenip korunmasıyla mümkün olabilir. Demokrasi ,din ve vicdan hürriyetini, düşünce ve ifade etme özgürlüğünü teminat altına alan bir kavramdır.
            Yeni Vakıflar Yasası  her ne kadar  bazı köklü iyileştirmeler getirdiyse bile bu kurumların ,yani cemaat vakıflarının , inanç gruplarının  Lozan Antlaşmasının 37-44 maddeleri ile öngördüğü koruma şemsiyesinden layıkı veçhiyle yararlandıklarından bahsetmek  mümkün olamamaktadır.
 İnanç gruplarının gereksinimleri nelerdir. Öncelikle bunları saptamak gerekir.
                 
Örgütlenme -Denetim -Eğitim
          Yukarıda sıralamağa çalıştığım  başlıkları  kısa kısa açmağa çalışacağım.
 ÖRGÜTLENME –DENETİM – EĞİTİM
          A )   Örgütlenme  deyince bu kavram dar ve teknik anlamda   sadece inanç gruplarına mensup  ayrı ayrı cemaat vakıflarını  içerdiğini görüyoruz. İşte  şu veya bu şekilde vakıf olarak vücut bulan , tüzel kişiliği haiz bir hukuk süjesi mevcut . Bu birim veya kurum ,   bünyesinde okulu ,kilisesi ve mezarlığı bulunan bir kuruluştur. Mensuplarına dini ibadet, eğitim ve sosyal hizmet vermektedir. Mali ve hukuki haklara da sahiptir. Yöneticileri mensuplarınca  iyi  veya kötü bir yöntemle seçimle iş başına gelmektedir.
 Ancak  bu kurumları denetleyecek ortak bir denetim mekanizması yoktur. Görev süresi içinde  yönetici durumunda bulunan kişilerin  örf ve adetlere uygun davranıp davranmadığı ,inanç grubuna ait diğer kurumlarla ortak strateji  doğrultusunda hareket edip etmediği , ayni amaç ve ilkeler  ışığında  bir  kontrol ve murakabe edecek ve yasaca korunan , çalışma  usul ve esasları belirlenmiş, belli yetki ve sorumlulukları bulunan ve ayrıca mali gücü bulunan bir iç denetim kurumu , bir üst kurul  bulunmamaktadır. 
 İnanç grupları Geniş anlamda bir örgütlenmeğe sahip değildir. 
 İnanç grubuna mensup ,  cemaat vakfı olarak hukuken tavsif edilip faaliyette bulunan kurumlar,  dağınık ve kendi başına buyruk hareket eden  bir görünüm arz etmektedirler. Böl ve yönet esasına göre konuşlandırılmış  , bir bütünün ayrılmaz parçaları olması gerekirken merkez kaç  kanununa uygun şekilde yapılandırılmış  kuruluşlar halindedirler.
Bu kuruluşları eğitimde  ortak  ilkeler etrafında birleştirilecek ,metotlar  üretecek, aksayan yönleri tespit edecek, çalışanların , eğitim  ve din hizmeti veren  kadrosunun  özlük haklarını günün koşullarına göre belirleyecek  ve onları işveren durumunda bulunan organların sultasından koruyacak, eğitimde ve dilde erozyonu önlemek için gayret sarf edecek   ve ayrıca dağınık halde bulunan cemaat vakıfları arasında denetim ve koordinasyonu temin edecek  yasal yetkilerle mücehhez bir organın varlığına şiddetle gereksinim bulunmaktadır.
     
  Bir inanç grubunun veya azınlığın varlığını  sürdürebilmesi için  birtakım demokratik ve kültürel haklara sahip olması ve bu hakları özgürce kullanması gerekmektedir.   Anadil, eğitim, güzel sanatlar ,edebiyat geliştirilip  günün koşullarına uygun çağdaş hale getirilecek zemini hazırlayacak  normatif düzenlemelerin yapılmaması  halinde  inanç gruplarının geniş anlamda  örgütlenme ve iç denetiminden bahsetmek mümkün  değildir. Anadilin korunması ve gelişmesi için bu eğitimi verecek , yetenekli  ve aydın din adamı yetiştirmek için ise yine bu yoldaki  eğitimi verecek lisans ve lisansüstü eğitim  kurumlarına gereksinim vardır. İşte Türkiye’deki inanç gruplarının bu yolda sahip oldukları imkanlar yoktur. 
 
 Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan  Ermeni cemaati bakımından 1863 yılında yürürlüğe girmiş olan “ Nizamnameyi Milleti Ermeniyen “ başlığını taşıyan  düzenleme  uzun yıllar  içerdiği örgütlenme sistemiyle  yukarıda bahse konu yaptığım işlevi  yerine getirmiştir.
  Örgütlenmenin  başındaki  cismani ve ruhani meclisler ve onların alt komisyonları  Ermeni Cemaatinin  Eğitim,din,sosyal ,hukuki ,hayri ve sıhhi  gereksinimlerini koordine etmiş  ve denetlemiş  , asgari kültürel hakların korunması, kullanılması ve geliştirilmesi  için yeterli  işlevi üstlenmiştir..
 Seküler bir yapıya sahip   mezkur örgütlenme,   ruhani ve cismaniyi dışlamamış ve ötekileştirmemiş,  kuvvetler arasında bir dengenin sağlanmasını  temin etmiştir.
 Gerek  Patrik seçiminde  ve gerekse diğer kurulların seçiminde ve denetiminde  halkın iradesine  önem vermiş , çoğulcu ve katılımcı bir örgüt modeli  oluşturmuştur.        
( Mezkur Nizamname   1.Tertip Düstürun 2.Cilt 938. ve devamı sahifelerinde yer almaktadır.)       Ama ne yazık ki Ermeni  nüfusunun Anadolu toprağından silinmesini müteakip  adı geçen nizamnamenin bazı hükümleri kadük hale gelmiş  olmakla beraber  Cumhuriyet Döneminde   1960 ihtilaline kadar  Patriklik Seçimindeki esaslar  kararnamelerle ve ayrıca cismani ve ruhani meclis faaliyetleri de eskisi gibi süregelmiştir.
                Mezkur nizamname incelendiğinde  örgütlenmenin yapısı itibarıyla Babı Ali nezdinde cemaatin Patrik tarafından temsili ,cemaatin organları ,cismani ve ruhani meclisleri, alınan kararlar, sağlararası  ve ölüme bağlı tasarrufların ilgili komisyonlar nezdinde gerçekleştirilmesi    nazarı dikkate alındığında  o inanç grubuna , o cemaate  tüzel kişiliğin teslim edildiğini görüyoruz.     
          Her ne kadar  yürürlükteki mevcut yasalarla  sadece vakıflara indirgenen tüzel kişilik statüsünün ,  Tapu kütüklerine  taşınmaz tescilleri sırasında  malik hanesine “ ERMENİ CEMAATİ “  yazılmak suretiyle  tüzel kişiliğin inanç gruplarına da teşmil edildiğini  müşahade ediyoruz.
                       İşte gerçek  demokratik bir örgütlenmeden bahsetmek istiyorsak inanç gruplarının,  azınlık cemaatlerinin  tüzel kişi olarak  varlıklarını sürdürmelerini sağlayacak  yasal düzenlemelerin ivedilikle yapılması gerekmektedir.          
                       B )     Cemaat Vakıflarının ihtiyaçlarının  karşılanması ve insan hakları standartlarına  uygun hale gelmesi için yapılması gereken diğer husus İdari işlemlerin ve yasal normların  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince benimsenen yasallık,meşruiyet, öngörülebilirlik, belirginlik,kabul edilebilirlik kriterlerine  uygun olması  gerektiğidir.
                    Demokratik bir toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğünü Sözleşme maddelerinin tamamının özünde bulunduğuna göre   yasallık ilkesini iç hukukun yeterince erişilebilir, açık seçik ve önceden öngörülebilir  ve uygulanabilir   normlar  manzumesi şeklinde tarif etmek mümkündür.
                    Yasal dayanak, önceden kestirilebilirlik, kabul edilebilirlik ve belirginlik kriterlerine uygun olmalıdır. Yasal bir dayanağın ,yasal bir dayanak olarak varlığı, yasallık ilkesini yerine getirmeğe yetmemektedir. Mahkeme   kanunun niteliği konusuna eğilmeyi faydalı görmektedir.
                      Cemaat vakfı “HUKUKİ GÜVEN “ içinde  varlığını sürdürmelidir. 
 Bu  güven ortamında  cemaat  vakfının  hakkında sadır olan işlemleri   “ MAKUL “ bir şekilde öngörmesi  veya ÖNGÖREBİLMESİ ‘dir.
                      Bir örnek verilmek gerekirse , bu ilke ve esaslara uyulmayarak  Ermeni Katolik Cemaatine mensup yedi  tane cemaat vakfını Apel oğlu Andon Vakfı  adıyla  tek bir vakıf altında toplama girişimi sergileyen Vakıflar Genel Müdürlüğünün davranışı  yukarıdaki ilkelere aykırılık teşkil etmektedir.
            C )   Cemaat Vakıflarının ihtiyaçlarının  karşılanması ve insan hakları stanrtlarına  uygun hale gelmesi için yapılması gereken diğer bir husus Anayasamızın 90/son hükmü ışığında temel hak ve özgürlüklerden olan örgütlenme özgürlüğü hakkında usulüne göre onaylanarak yürürlükte olan  uluslararası sözleşmelere örneğin  Öncelikle 343 sayılı Kanunla onaylanan “ Lozan Andlaşmasının 40.maddesinin ve ayrıca  “Avrupa İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerini  Koruma Sözleşmesinin 11.maddesinin muhakkak   uygulanmasıdır.
                     Yukarıda da belirtmiştik yürürlükteki  5737 sayılı Vakıflar Yasasının 25.md.nin   kuruluş senedi aramadan cemaat vakıflarının de uluslararası işbirliği yapmak , yetkileri, görevleri  ve sorumlulukları belirlenmek suretiyle üst kuruluş kurma hakkını tanıyan   değişikliğin   tez elden yapılmasıdır. 

Av. Setrak Davuthan

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: