İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

‘Çokkültürlülük’ten ‘çokkültürcülük’e

Ali Minarlı/Marmara Üniversitesi
Bu ülkelerde mevcut çoğunluk kültürünün dışında kalan üniteler içerisinde bulundukları sosyo-politik atmosfer paralelinde şekillenen çeşitli uyum modelleriyle kültürlerini koruma/gerçekleştirme çabası göstermekte, kamusal temsil ve teşvik taleplerinde bulunmaktadır. Bu durum aynı zamanda çokkültürlülük ve çokkültücülük arasındaki farkı ortaya çıkarmaktadır. Coğrafi sınırlarında, buna göre, birden fazla kültürel grup barındıran ülkeler çokkültürlülük durumunu imlerken, barındırılan farklılıkların kimliğe dair isteklerine verilen cevaplar da çokkültürcülüğü vurgulamaktadır. Dolayısıyla çokkültürlülük, tarihin hemen hemen her döneminde görülen çoğul toplumsal yapılara sahip ülkelerin bir özelliği, çokkültürcülük ise kültürel çeşitliliğin biraradalığına dair demokratik bir yaklaşımdır.

***
Günümüzde tanınma ve kolektif hak talepleri kamusal olarak geçmişe kıyasla daha rahat ifade edilebilmektedir. Son yıllarda farklı dinselliklere yönelik atılan özgürleştirici adımlar göreli bir ferahlama yaratmıştır. Bu bağlamda, atılacak demokratikleşme adımlarıyla çokkültürlülüğümüzün çokkültürcüleştirilmesi toplumsal biraradalığımızı pekiştirecektir. Belki de Türkiye sahip olduğu özgün tarih ve uygulayacağı kimlik politikalarıyla küresel bir örnek olacaktır.
‘Çokkültürlülük’ten ‘çokkültürcülük’e
Ali Minarlı/Marmara Üniversitesi
Bu ülkelerde mevcut çoğunluk kültürünün dışında kalan üniteler içerisinde bulundukları sosyo-politik atmosfer paralelinde şekillenen çeşitli uyum modelleriyle kültürlerini koruma/gerçekleştirme çabası göstermekte, kamusal temsil ve teşvik taleplerinde bulunmaktadır. Bu durum aynı zamanda çokkültürlülük ve çokkültücülük arasındaki farkı ortaya çıkarmaktadır. Coğrafi sınırlarında, buna göre, birden fazla kültürel grup barındıran ülkeler çokkültürlülük durumunu imlerken, barındırılan farklılıkların kimliğe dair isteklerine verilen cevaplar da çokkültürcülüğü vurgulamaktadır. Dolayısıyla çokkültürlülük, tarihin hemen hemen her döneminde görülen çoğul toplumsal yapılara sahip ülkelerin bir özelliği, çokkültürcülük ise kültürel çeşitliliğin biraradalığına dair demokratik bir yaklaşımdır.
***
Kimlik, tarih boyunca bireysel duruş ve toplumsalyaşamın ana belirleyicilerinden biri olmuştur. Kişiler ve sosyal organizasyonlar kimi zaman İber Yarımadası’nda Endülüslerin derin bir kültürel düzeye ve bir arada yaşama ethosuna ulaşma sürecinde görüldüğü gibi barışçıl kimliksel etkileşimler yaşamış, kimi zaman ise farklılıklara karşı Orta Avrupa’nın toplama kamplarında görüldüğü üzere büyük toplumsal kıyımlara yol açacak kadar keskinleşmiştir.
Din ve statü temelli toplumsal organizasyondan kimi anlarda “ulusun ve vatanseverliğin tapınılması gereken bir din olduğu” (Jules Michelet) şeklindeki anlayışlara bürünebilecek kadar uç noktalara varan günümüz toplumsal örgütlenmesini önemli bir şekilde biçimlendiren kimliksel kırılmanın politik mukabili Westphalia düzeni, aynı zamanda, devletin “tebaasının” kimliğine dair geleneksel politikalarında radikal bir dönüşümün başlangıç noktasını oluşturmuştur. İç içe geçmiş ikili yörüngeye sahip olan bu dönüşüm bir yandan tabiiyete dair var olan sistemi çökertip vatandaşlık kavrayışını ortaya çıkartırken bir yandan da toplumsal biraradalığın kimliksel temelini dönüşüme uğratmıştır: Tebaadan haklar temelinde betimlenen yurttaşlığa, dinsel tanımlanıştan milli kimliğe evrilen yol belirginleşmiştir.
Modern ulus devlette grup farkına dayalı hakların görmezden gelinmesi sonucu görünürlüğünü kaybeden cemaatsel kimlik bağları uzun yıllar boyunca sosyal teorinin dışında bırakılmıştır. Kişiler geçmişte bilişsel sınırlarını belirleyen topluluksal üniteyle olan bağlarından kopartılarak ontolojik bağımsızlıklarını gerçekleştirme amacındaki atomize olmuş ahlaki yapılar şeklinde tanınmıştır.
Farklı dinsellikler, sosyalist bloğun baskın taşıyıcısı Sovyetler Birliği’nde görüldüğü üzere bazı ülkelerde devlet müdahalesiyle, Batı bloğunun Fransa, İngiltere gibi örneklerinde görüldüğü üzere bazı ülkelerde ise iyi niyetli ihmal -görmezden gelme- politikalarıyla dışlanmıştır. Bu bağlamda çeşitli mikro kültürel ünitelere mensup insanlar kamusal alana giriş imkanından mahrum kalmış ve kamusal alanla bağlantısını yitirmiştir. Bu durum B. Parekh’in de belirttiği gibi (Çokkültürlülüğü Yeniden Düşünmek: Kültürel Çeşitlilik Ve Siyasi Teori, 2002), farklı kimliklerin “düşündüklerinden farklı bir dille konuşmasına” neden olmuştur.
Tikelin temsili…
Ortaya çıkış itibariyle yirminci yüzyılın ikinci yarısında, Afro-Amerikanların öncülük ettiği ırkçılık karşıtı politikalar sonucunda farklılıkların, süregelen eşitsizliğinin giderilmesi, temsil ettiği değerlerin tanınması, kamusal destek alması yönünde siyasalar izleme gibi nitelikler arz eden çokkültürlü yurttaşlık adı verilen kimlik politikaları mikro kültürel kimliklerin kamusal temsiline imkân tanıyan bir durumu işaretlemiştir (W. Kymlicka, Çokkültürlü Yurttaşlık: Azınlık Haklarının Liberal Teorisi, 1998). Küreselleşme sürecinin sermaye, teknoloji ve insan hareketliliğinin hızını maksimize etmesiyle etnisite, din, kültür temelli cemaatler çerçevesinde betimlenen ve buna ilaveten farklı cinsel eğilimler, yeşiller, küreselleşme karşıtları, feministler gibi postmodern kavrayışlar birçok toplumun politik evreninin tartışma ve çatışma alanını oluşturmuştur. Görünürleşen kültürel tikelliklerin siyasal, toplumsal ve kültürel taleplerini mevcut yapısıyla karşılayabilmekten yoksun modern ulus devlet, bu bağlamda, verili karakteristiğini değiştirme yönünde adımlar atmıştır; ulusal azınlıkların kendi kimlikleriyle kamusal alanda tanınması, özyönetim haklarını kazanması, farklı ahlakiliklerin temsilcisi inanç gruplarının kültürel serbestiyetleri, kamusal eğitimin farklı kimlikler yönünde çoğullaşması. Böylelikle kültürel tikelliklerin kişisel temsiline olanak tanınmıştır.
Tikelliklerin temsil kabiliyeti arttıkça farklı dinsel anlayışların taşıyıcısı olduğu simgesel süreçler görünürleşerek kamusal gündemi meşgul etmiştir. Özellikle kolonyal geçmiş, ekonomik ve insani gelişmişlik bağlamında dünyanın birçok bölgesinden göç alan ülkelerde yoğun tartışmalara neden olan dinsel simgelerin kişisel sergilenişi çokkültürlülük tartışmalarının ana eksenini oluşturmuştur.
“Günümüz anlamıyla çokkültürcülük 1970’li yılların başında göç alan iki ülke Avustralya ve Kanada hükümetlerinin yerli hakların ve göçmenlerin kültürel farklılıklarını teşvik etmeye yönelik çokkültürlülük politikaları olarak adlandırdıkları politikaları benimsemesiyle doğmuş, daha sonraki yıllarda İngilizce konuşan diğer demokratik ülkelere Avrupa ve Latin Amerika’ya yayılmıştır.
Çokkültürcülük kavramının demokratik ülkelerdeki yansımalarının betimlenmesinde bilinmesi gereken noktalardan biri çokkültürcülük ve çokkültürlü terimlerinin aynı şeyi ifade etmediğidir. Dünyanın farklı coğrafyalarındaki birçok ülke tarihsel olarak ya da yakın zamanda göçle meydana gelen etnik, dinsel, mezhepsel, cinsel vb. farklılıkları barındırmaktadır; İspanya’da Bask ve Katalanlar, Türkiye’de Kürtler, Araplar ve Çerkezler, Birleşik Krallıkta Katolik ve Protestanlar -Anglikan-, ABD’de siyahlar, Hispanik ve Kızılderililer, İran’da Sünniler, Almanya’da Türkler ve birçok ülkede yeşiller, feminist ve eşcinseller… Bu ülkelerde mevcut çoğunluk kültürünün dışında kalan üniteler içerisinde bulundukları sosyo-politik atmosfer paralelinde şekillenen çeşitli uyum modelleriyle kültürlerini koruma/gerçekleştirme çabası göstermekte, kamusal temsil ve teşvik taleplerinde bulunmaktadır. Bu durum aynı zamanda çokkültürlülük ve çokkültücülük arasındaki farkı ortaya çıkarmaktadır. Coğrafi sınırlarında, buna göre, birden fazla kültürel grup barındıran ülkeler çokkültürlülük durumunu imlerken, barındırılan farklılıkların kimliğe dair isteklerine verilen cevaplar da çokkültürcülüğü vurgulamaktadır. Dolayısıyla çokkültürlülük, tarihin hemen hemen her döneminde görülen çoğul toplumsal yapılara sahip ülkelerin bir özelliği, çokkültürcülük ise kültürel çeşitliliğin biraradalığına dair demokratik bir yaklaşımdır.
Farklı dinsel kimlikler özgün varoluşlarını gerçekleştirme ve kendilerini ifade etme yönünde çeşitliproblemlerle karşılaşmaktadır. Hegemonik söylemin onayladığı kimliğin dışında kalan dinsel formların mensupları kendilerine ait değerleri/simgeleri vurgulayamamakta, kimi anlarda ise kimliğini bir sır gibi saklamak zorunda kalmaktadır. Yasal-hukuki, sosyo-psikolojik başlıkları altında ifade edilebilecek bu engeller mikro dinsel kimliklerin toplumsal görünürlüğünün önündeki en büyük engelleri teşkil etmektedir.  
Farklı dinsel kimliklerin görünürlüğünü kısıtlayan yasal-hukuki engeller, demokrasiye geçiş öncesi cumhuriyet döneminde inşa edilen kimlik anlayışı paralelinde, kimi kültürel formları illegalize etmekte, kimi inanç birimlerini tanımamakta, kimi inançlar arasında da tarafsız olmayıp eşitsizce davranma biçiminde siyasalar uygulanmasına neden olmuştur. Bu bağlamda yüzlerce yıllık tarihi barındıran kurumlar yasaklanmış, anayasanın değişmez hükümleri arasında yer alan laiklik farklı inançlar arasında devletin tarafsızlığını sağlayan bir ilke yerine din üzerinde denetim kuran bir karakter taşımış, gayrimüslim insanların hakları dış politikanın mütekabiliyet ilkesinin nesnesi olmuş bir durumdadır.
Dinsel cemaatlerin sorunu
Ülke üzerinde baskın kimliksel söylemin farklı dini kimliklerin görünürlüğünü kısıtlama yönünde varolan yasal/hukuki engellerden biri tarikatların fiziki yüzü olan tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanundur. Tekke ve zaviyeler yüzyıllar boyunca spesifik kültürel süreçleriyle toplumsal kültürü etkileyen kurumlar olmuştur. dini seremonilerin ve kültürel etkinliklerin icra edildiği bu mekanlardaherhangi bir kategorik ayrım olmaksızın birçok toplumsal gruptan insan entelektüel gelişimini sağlamıştır. “Şeyh Sait İsyanı akabinde Şark İstiklal Mahkemesi tekke ve zaviyelerin fitne ve fesat yuvası haline geldiğini belirterek görev bölgesi dâhilindeki tüm tekke ve zaviyeleri kapatma kararı almıştır. Cumhuriyet rejimi bu kararı tüm ülke sathına yaymıştır.” 30 Kasım 1925 tarihinde “Tekke ve Zaviyelerle TürbelerinSeddine ve Türbedarlıklarla Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair 677 sayılı kanun” çıkarılarak bahsedilen kurumlar ülke genelinde yasaklanmıştır. Tekke ve zaviyelerin kapatılması neticesinde ülke genelinde yüzlerce tekke, içersindeki birçok sanat eseriyle birlikte bakımsızlık harap olmuş veya yıkılmıştır. Günümüzde de özellikle İstanbul gibi payitahtlık yapmış şehirlerin tarihi semtlerinde görüldüğü üzere birçok tekke içinde bulunduğu arazide harap olmuş ya da fiziksel mekânı farklı kullanımlara tahsis edilmiş bir biçimde bulunmaktadır. Bununla beraber tekke ve zaviyelerin kapatılmasının etkileri asıl olarak insani boyutta cereyan etmiştir. Belirli tarikatlara mensup kişiler kimliklerini biçimlendiren kültürel pratiklerden kopmak zorunda kalmış, toplu halde yapılan bazı dinsel seremonileri gerçekleştirememiştir. Böylelikle kimliklerini sürdürmekten mahrum kalmış, özgün değerlerini gelecek kuşaklara, gizli de olsa, aktarmada zorluklar yaşamışlardır.
Kimlik söyleminin dışında kalan farklı dinsel cemaat üyelerine yönelik yasal hukuki engellerin bir diğeri ise uzun yıllar boyunca cari olan laikliğin yorumlanış biçimidir. Genel olarak, devletin farklı inançlar arasında tarafsız olması, herhangi bir dinsel anlayışa hukuki olarak dayanmaması ve vatandaşlarının din ve vicdan özgürlüğünü garanti altına alması şeklinde yasal hukuki bir anlam barındıran laiklik ilkesi cumhuriyet rejimince kimliksel bir dönüşüm ve devlet otoritesinin tüm alanlar üzerinde hâkimiyet kurma aracı olarak kullanılmıştır. Dinsel inanışların kimliksel ifadeleri kişinin vicdanıyla sınırlandırılmaya çalışılmış, merkezileşen devlet aygıtının otoritesi aracı toplumsal yapıları tanımaksızın tüm toplum üzerinde tesis edilmeye çalışılmıştır. Farklı inanışlar karşısında eşit mesafede olması gereken devlet belirli bir dinsel anlayış üzerinden kurumsallaşarak diğer inançlara mensup kişilerden uzaklaşmakta, aynı zamanda, kurumsallaştığı dinselliğin üzerinde de denetim kurmaktadır. Bu bağlamda farklı inanışlar arasında eşitsiz bir ilişki doğmakta, denetmenliğini yaptığı dini anlayış da resmi bir karakter kazanarak bürokratikleşmektedir.
Alevilik, bahsi geçen laiklik yorumu ve kurumsal sonuçları nedeniyle kamusal olarak geri planda bulunmakta, bir tanınmama sorunuyla yüzleşmektedir. Kimliklerinin İslamiyet’ten farklılıklar içeren ya da İslam’dan tamamıyla ayrı bir yapı olduğunu vurgulayan Aleviler farklılıklarının kamusal kabulünü talep etmektedir. Bu bağlamda okullardaki zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin sınırlı içeriğinin değişmesinden, cem evlerinin ibadet yerleri olarak tanınmasına ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Aleviliğin de temsil edilmesini içeren bir skalada çeşitli isteklerde bulunmaktadır. Devletin Alevilerin kimliklerini gerçekleştirmeye yönelik bahsi geçen taleplerine verdiği cevap ise bir müzakere süreci biçiminde olmaktadır. Devlet belirli bir inancın kurumsal temsilcisi imajını sergilemektedir. Bu durum farklı kimliklerde ve dolayısıyla Alevilerde bir uzaklaşma/yabancılaşma hissine neden olmaktadır.
Anadolu topraklarında yüzyıllardır yaşamını sürdüren Ortodoks Rum, Gregoryen Ermeni ve Yahudi cemaatlerinin mensupları kimliklerini gerçekleştirme yönündeki yasal-hukuki engeller nedeniyle çeşitli problemlerle karşılaşmaktadır. Gayrimüslim cemaatler, her ne kadar Lozan Antlaşmasıyla garanti altına alınmış çeşitli haklara sahip olmalarına rağmen, laiklik ilkesinin mevcut yorumu ve devletin merkeziyetçi yapısı bağlamında kültürlerini yaşatma açısından zorluklar yaşamaktadır. Genel olarak, Osmanlı’nın çözülüş sürecinde göstermiş oldukları tavrın devlet katında yol açtığı güvensizlik nedeniyle bürokratik şüpheleri üzerine çeken bu cemaatler uzun yıllar boyunca kamusal hayatın dışında tutulmuştur. Devlet tarafından, biçimsel olarak Lozan Antlaşması’yla tanımlanan azınlık statüleri paralelinde, ana toplumun dışındaki birimler olarak muamele görmüşlerdir. Bu bağlamda kültürlerini sürdürmeye yönelik talepleri çoğunlukla görmezden gelinmiştir. Din adamlarının yetiştirilmesi, cemaat vakıflarının sahip olduğu taşınmazların tasarrufu (ancak, gayrimüslim cemaat vakıflarının taşınmazları 60. Hükümetin 2011 yılında aldığı bir kararla 1936 yılı beyannamelerine göre ayni veya nakdi olarak sahiplerine iade edilecektir)konusunda çeşitli engeller yaşamıştır. Ayrıca devlet kademelerinde cumhuriyet tarihi boyunca neredeyse hiç denilebilecek bir oranda temsil edilmesi cemaat mensuplarının eşit yurttaşlık açısından içerisinde bulunduğu durumu göstermesi bakımından anlamlıdır.
Çokkültürlü-cü-lük
Mikro dinsel cemaatler kimliklerini gerçekleştirmeye yönelik yasal-hukuki engellere ek olarak çoğunlukla toplum katında meydana gelen sosyo-psikolojik problemlerle karşılaşmaktadır. Devlet aygıtının derinliklerine işlemiş kapsayıcı olmayan kimliksel tercihin söylemsel iktidarının toplumsal yapılara sirayet etmişliğinin neden olduğu bu durumla azınlık niteliği taşıyan mikro dinsellikler ötekileştirilmekte, kültürel süreçlerin kamusal aşağılamalara ve hatta bazı uç örneklerde görüldüğü üzere nefret söylemine maruz kalmaktadır.
Bahsi geçen problemlerle birlikte AB sürecinde atılan demokratikleşme adımlarının, çoğunlukla, mikro dinsel cemaatlere kimliklerini gerçekleştirmeye yönelik bir rahatlama sağladığından bahsetmek önem taşımaktadır. Ekim 2001 anayasa reformu, Mayıs 2004 tarihli anayasa reformu ve yedi adet AB uyum paketiyle demokratikleşme açısından önemli adımlar atılmıştır. Avrupa Birliği’ne üyelik yönünde gerçekleştirilen bu reformlar bireysel özgürlük bağlamında çeşitli ilerlemeler sağlamıştır. Bunun yanı sıra, demokratikleşme girişimlerinin sağladığı en önemli gelişme farklı toplumsal grupların hak ve özgürlük isteklerini ifade etmede karşılaşılan engellerin azalması yönünde olmuş gözükmektedir. Günümüzde tanınma ve kolektif hak talepleri kamusal olarak geçmişe kıyasla daha rahat ifade edilebilmektedir. Ayrıca, son yıllarda Ak Parti Hükümetlerince farklı dinselliklere yönelik atılan özgürleştirici adımlar göreli bir ferahlama yaratmıştır. Bu bağlamda, atılacak demokratikleşme adımlarıyla çokkültürlülüğümüzün çokkültürcüleştirilmesi toplumsal biraradalığımızı pekiştirecektir. Belki de Türkiye sahip olduğu özgün tarih ve uygulayacağı kimlik politikalarıyla küresel bir örnek olacaktır.
aliminarli@gmail.com
http://haber.stargazete.com/acikgorus/cokkulturlulukten-cokkulturculuke/haber-886928

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: