İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

‘Adalet yerini bulmalı, biz o gün özgürleşeceğiz’

 24 Nisan Soykırım Anması sebebiyle Boston’da tanıştığımız ressam Varteni Mosdiçyan ile 24 Nisan’ı, sanatını konuştuk, hikayesini dinledik. 44 yıldır ABD’de yaşayan Mosdiçyan, “Ben vatansızım. Artık kendimi dünya vatandaşı olarak görüyorum” diyor

Gezi sonrası yurtdışında örgütlenen forum ve platformların birçoğu bu yılki Hrant Dink anmalarını organize ettiler ve Ermeni cemaatinin anmalarına katıldılar. Ermeni diasporası ve diğer Türkiyeli gruplar arasında yaratılmak istenen diyalogun aşağıdan yukarıya inşa edilmeye çalışılması elbette umut verici. Bu gruplardan ilk akla gelenler GEZİniyoruz Network, Gezi Platform NYC ve Bostonbullular ekibi. 24 Nisan Soykırım Anması sebebiyle Boston’da tanıştığımız ressam Varteni Mosdiçyan ile 24 Nisan’ı, sanatını konuştuk ve hikayesini dinledik. 
İŞTE  MOSDİÇYAN’IN  ANLATTIKLARI:
İsmim Varteni Mosdiçyan. 44 senedir Amerika’dayım. İstanbul’daki Sankt Georg okulundan sonra liseyi ve üniversiteyi burada bitirdim. Ressamım. Annem, babam ve ben 6-7 Eylül’den bir sene sonra Amerika’ya geldik. Bir sene kaldık New York’ta. Annem öğretmenlik yapacaktı Ermeni okulunda, babamın da işi vardı ama babam çok özledi İstanbul’u ve geri gittik. Daha sonra annem ve babam boşanınca 10 sene sonra annemle geri geldik. Niçin geldik? Çünkü birçok tabu vardı. Ben de büyürken birçok şeyi sorgulayan birisiydim ve anlamıyordum içinde bulunduğum ikilemi. Kendi kimliğinin baskı altına alınması söz konusuydu. Vizyonum ve düşüncelerim değişiyordu. Değişik kitaplar okumaya başladığımda annem dışarı yurtdışına çıkarmak istedi ki başıma bir bela gelmesin. Çünkü herkesin başına gelebilir, Ermeniysen daha büyük riski vardır. Büyükannem, teyzem, dedem falan İstanbul’da kaldılar. Daha sonra yavaş yavaş başkaları da gelmeye başladı.
EN ÇOK ANNEANNEM KONUŞURDU
Anneannem ve dedem 1915’in hayatta kalanlarından. Dedem derdi ki hayatımın faizini yaşıyorum. Çünkü ölecekmiş ve yaşamış. Dedem Kayseri doğumlu. Daha sonra Bafra’ya gitmişler. Anneannem Bafra’lı, anneannemin annesi Samsun’lu. En çok anneannemin anne tarafından hikayeleri biliyorum. Baba tarafından da var ama onlar çok konuşmadılar, çok daha gizliydi. En çok konuşan anneannemdi. Ondan biliyorum.
Anneannem 4 kız 4 erkek kardeşlermiş. Henüz yeni evliymiş.  Bafra’da anneannemin babası herkesin saygısını, sevgisini kazanmış bir azaymış, çok aktif bir insanmış. Onu kaymakam haberdar etmiş 1915’in Haziran ayında. Hazırlanmışlar, öküz arabaları getirtmişler bunlar için. Babası Der Movsesyan Arakel oğullarını değişik yerlere göndermiş. Bir oğlu İstanbul’da Berberyan Varjaran’ı bitirmiş. O sene yaz için Bafra’ya gelmiş, daha sonra Fransa’ya tıp fakültesine gidecekmiş. Fransızca ve İngilizce bildiği için askerler onu tercüman olarak almışlar. En nihayetinde de öldürmüşler 18 yaşındaki oğlanı. Anneannemin öbür kardeşi Murat Rafaelyan, Venedik’ten, 14 yaşında falanmış. Baltayla öldürdüler diyorlar.
İkisi böyle ölmüş, öbür ikisini de babası Kayseri’ye göndermiş. Birini Talas, Amerikan okuluna yollamış ki orada emniyette olsun. Sarkis Der Movsesyan, genç çocuk 8-9 yaşında. Amerikalılar Ermeni çocuğu saklamayı güvenli bulmadıkları için okuldan atmışlar,  saklamamışlar. Sarkis çıkıyor ve etrafta vücutlar görüyor, ölüler görüyor ama küçük bir çocuk aslında. Birinin kolunu yerine getirmek istiyor, birinin kafasını yerine getirmek istiyor. Kesilmiş vücutlar görüyor ve başı dönüyor. Hrsitiyan çocuklar şort giyerlerdi o zaman üniforma olarak. Kıyafetinden belli ki Ermeni. Almanlar geliyor. Anlamış onların Alman olduğunu. “Ermeni, Ermeni” demişler. Birisi bacağından vurmuş, bacağında kurşun, ölü gibi yere yatmış.
Gelmemişler artık yanına. Sarkis’i daha sonra bir doktor görüyor, Ermeni bir doktor, babasını hatırlıyor, tanıyor. Leblebiciye gidiyor kaynamış yağı üstüne döküyor kurşun çıksın diye. Öbür kardeşi ise Müslüman oluyor. Çok da güzel sesi varmış ve ona ezan okuturlarmış. Daha sonra başka bir tanıdıkları diyor ki bu Arakel Ağa’nın oğlu, ben bunu tanıyorum. Yanına gidiyor, konuşuyor.
Daha sonra çocuk ailesini hatırlıyor, ağlamaya başlıyor. Böylece o ikisi kavuşuyor ailesine. O öküz arabalarıyla kaç kişi gitmiş bilmiyorum ama çok azı geri gelmiş Bafra’ya. Dedem mimar olduğu için o ve ailesi kurtulmuş. Çünkü bunlar birkaç yere, Yenihan ve Kangal’a gitmişler. Kışlalar yapmış, inşaatla uğraşmış. Hatta dedeme demişler ki sen şu kadar kişiyi topla. Dedem güvenememiş, acaba toplayacağım ama bizi öldürmeye mi götürecekler diye. Onun için en yakınlarının ismini vermemiş korkusundan. Aslında onları götürmüş öldürmüşler, dedemler sağ kalmış. Bu nedenle hiç kendisini affedemedi.
Anneannemin bebeği, 6 aylık kızı Zepür varmış kucağında, ateşler içinde ölüyormuş. Yolda bir imama vermiş ki onu toprağa gömsün. Ben hep sorardım, ya bebeğin yaşıyorsa diye. “Yok zannetmiyorum, yaşayamayacaktı. İmam din, iman insanı ne de olsa güvendim, verdim yolda” diyordu. Hiç unutamazdı Zepür’ünü. Sonradan bir kızının adını Zepür koymuş, Meltem demek, daha sonra ben de kızımın ismini Zepür koydum.
Bu hikayelerle büyüdüm evet. Annem anlatmazdı bir şey ama anneannem anlatırdı. Kendisi de çok okumuş bir insandı ve bütün bu anlattıklarını da hiç böyle nefret veya kin aşılayarak anlatmazdı. Kendi acısını aktarırdı sadece ve derdi ki yalnız biz değiliz bu, Yahudilere daha beterini yaptılar.
Amerika’ya geldiğimde özlem içinde kıvranıyordum. Geride bıraktıklarımı özlüyordum. O zaman geri gidelim derdi annem. Öyle dediği zaman da birden düşünürdüm, yok yok, henüz hazır değilim geri gitmeye derdim. İçimde çok büyük bir özlem vardı ama aynı zamanda tüm bu çifte standartlar, onu söyle, bunu konuşma, bunlar beni çok sıkıyordu. Küçükken yollarda Ermenice konuşmazdık. Öyle okumuştum zaten, hiç unutmam, ‘Vatandaş Türkçe konuş’ diye yazardı duraklarda. İlk olarak Ermerniceyi öğrendim. Anadilim Ermenice, daha sonra Türkçe. Annem de öyle diyordu; Türkçe konuşmalısın. Bu çelişkiler zordu.
24 NİSAN BENİM HER GÜNÜM
Siyasi olarak bir faaliyetim yok. Benim bütün faaliyetlerim sanat yoluyladır. Diğer Ermenilerle de sanat yoluyla bir araya geliyorum. Daha çok evrensel şeyler yapıyorum. 24 Nisan sadece 24 Nisan değil benim için. Benim her günüm, ben atölyemden içeri girdiğimde, elimde değil, içimde o boğuk sesleri duyuyorum. Her günümde var. 24 Nisan yalnızca sembolizm değil. Ne düşünüyorum; adaletin yerine gelmesi lazım diye düşünüyorum. Bu oldu ve cesur olmalılar, devletin bunu kabul etmesi lazım. Bu kadar. Anadolu’daki insanlar da birçok şey biliyorlar.
Anadolu’ya da gittim, gördüm. Herkes biliyor, bunlar konuşulmalı, ortaya çıkmalı. Tabu olmamalı çünkü bu hastalıklı bir durum. Toplum için hastalık bu. İyi değil. Bunu devlet kabul ederse toplum da kabul edecek. Öyle bir toplum çünkü Türkiye, devletin çok büyük etkisi var toplumun üstünde. Ben anlıyorum, aşağıdan yukarıya gitmeliyiz. O da güzel ama yukarıdan da gelmeli.
‘ÇEKMECEDEKİ TARİH’
Türkiye’ye 2011’de geri gittim. İlk defa değil ama ilk defa gibi oldu çünkü 3 ay kaldım. Ondan 10 sene önce ilk defa 2002’de gitmiştim 31 sene sonra. İstanbul’da bir hafta kaldım. Daha sonra annem ve kızımla Van, Kars’a gittik. Oralardan değiliz ama ben o tarafları görmek istedim. Oralar çekti beni, çünkü tarihimizin kökü oralarda.
Annemi 2009’da kaybettim. Sanki annem benim bütün tarihimi oluşturuyordu. Gömülmek istemedi, yakıldı. O da başka bir acı çünkü yakılmak yok aslında Hristiyanlıkta. Her ne kadar annem katı bir Hıristiyan olmasa da, Türkiye’de olsa isterdi belki annesinin, babasının yanına gömülmeyi ama yakın beni dedi. Birden o kayıp bende öyle bir istek yarattı ki Marmara kıyılarına götürdü beni. Sankt Georg’dan arkadaşlarımı buldum ve Pera Sanat’ta sergim oldu. Benim için palimpsest, “çekmecedeki tarih” büyük bir takıntı. Bu konsept hakkında yazmıştım da. Bir zamanlar parşömenin üstüne yazarlardı, çok pahalıydı. Daha sonra  dualar yazarlardı, alttaki silinmezdi hiçbir zaman, her zaman kalırdı. Üstü yeniden yeniden yazılırdı.
Mesela Ayasofya bir palimpsest kendi kendine, kilise, sonra cami olmuş. Bütün Anadolu’nun tarihi palimpsestlerle dolu. Üst üste, üst üste. Bu bir servet zaten, Türkiye’nin serveti, yaşayan kültürümüzü elele koruyalım, canlı kılalım… Palimpsest ortaya çıkacak ve devamı gelişmeli. Çekmecelerdeki tarih, benim sembolik yanaşmamdı. Ben bir soykırım ressamı degilim. Eserlerim içinde büyük bir kısmı var tabii ki. Benim kimliğimin bir parçası çünkü. Ben vatansızım. Artık kendimi dünya vatandaşı olarak görüyorum, nerede beni anlayan, sanattan anlayan, biraz da denizi olan bir yer varsa orası benim vatanım zaten. Artık adalet olmalı, o burukluk gitmeli. Bu şekilde hepimiz daha çok özgürleşeceğiz.
http://birgun.net/haber/adalet-yerini-bulmali-biz-o-gun-ozgurlesecegiz-13593.html

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: