İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Anadolu’da Kürdistan diye bir yer hiçbir zaman olmadı” / Kürdistan hiç olmadı ki bunun batısı doğusu olsun!

Necdet Pekmezci

Türkiye Cumhuriyeti, Kürt isyanlarını da ihanetini de Osmanlı’dan miras aldı. 1830’da çöken Osmanlı’nın mülkü üzerine gecekondu kurmak isteyenlerin heveslerini bazen Rusya, çoğunlukla İngiltere ve Fransa kabarttı. Ancak hiç bir dönem Anadolu coğrafyasında Kürdistan diye bir bölge olmadı.
(Halaçoğlu’nun yeni marifetleri. HYETERT)

MHP Grup Başkan vekili tarihçi Yusuf Halaçoğlu’ndan “Kürdistan” gerçeği..
MHP’li Halaçoğlu’nun “Hayali Kürdistan”la ilgili ders niteliğindeki ezberleri bozacak açıklamaları bölücülerin heveslerini kursaklarında bırakacak… Türkiye Cumhuriyeti, Kürt isyanlarını da ihanetini de Osmanlı’dan miras aldı. 1830’da çöken Osmanlı’nın mülkü üzerine gecekondu kurmak isteyenlerin heveslerini bazen Rusya, çoğunlukla İngiltere ve Fransa kabarttı. Ancak hiç bir dönem Anadolu coğrafyasında Kürdistan diye bir bölge olmadı
***
Başbakan Erdoğan, PKK ile Oslo ve İmralı’da pazarlık masasına otururken eli kanlı örgütün TBMM’deki temsilcileri de hayali Kürdistan’ı Türk milletinin gözünün içine baka baka Genel Kurul’da savunma cüreti buldu
Türkiye Cumhuriyeti, Kürt isyanlarını da ihanetini de Osmanlı’dan miras aldı. 1830’da çöken Osmanlı’nın mülkü üzerine gecekondu kurmak isteyenlerin heveslerini bazen Rusya, çoğunlukla İngiltere ve Fransa kabarttı. Ancak hiç bir dönem Anadolu coğrafyasında Kürdistan diye bir bölge olmadı
TBMM’de 2014 yılı bütçesi görüşülürken kürsüye çıkan BDP Hakkari Milletvekili Adil (Kurt) Zozani’nin “Kürdistan” ifadesi yeni bir tartışmanın fitilini ateşledi. Zozani, “zaferinden” memnun yerine otururken, kürsüye gelen eski Türk Tarih Kurumu Başkanı ve MHP Grup Başkanvekili Yusuf Halaçoğlu muhatabına ağzının payını verdi. Halaçoğlu, Zozani’ye, “Siz istediğiniz kadar çırpının, Anadolu coğrafyasında Kürdistan diye bir bölge hiçbir zaman olmamıştır” dedi. Bu sözler BDP’lilerin yüzlerini düşürürken, Halaçoğlu, beraberinde getirdiği haritaları BDP’lilerin adeta gözlerinin içine sokarak hayali Kürdistan’ın bugünkü Türkiye’nin değil, Osmanlı’nın yönetimi altında bulunan Irak ve Suriye’de olduğunu söyledi. Halaçoğlu’nun, Meclis kürsüsünde sınırlı süresi vardı. Bildiklerini ve belgelerini Türklerin ve Kürtlerin bilgisine sunmak da Yeniçağ’a düştü.
Ezberleri bozacak yanıt
Bütçe raporuna, “Kürdistan” ifadesinin yazılması Genel Kurul’da sert tartışmalara yol açıyor, konuyu gündeme getiren Halaçoğlu, BDP’lilerin “Ama geçen yıl da bu ifade vardı” açıklamalarına aldırmadan masaya yumruğunu vurup, o ifadenin metinden çıkarılmasını sağlıyordu. Yandaş medya “zaferi!” AKP’ye hediye etse de gerçek TBMM tutanaklarındaki yerini alıyordu. Bu hengame arasında Halaçoğlu’dan bildiklerimizi unutacak, ezberleri bozacak yanıtlar aldık. Neydi Kürdistan, hangi coğrafyadaydı. Tarihi “ezilenler” değil “ezenler” yazdığına göre, Türkler de mazlum olduklarına göre dertlerini niçin anlatamıyorlardı. Kürtlerin tarihi konusunda tarihçiler nedense ortak bir paydada buluşamıyorlar, bu konudaki ilk araştırmaları da Kürtler ile Ermenileri birleştirmek amacıyla Osmanlı’ya tezgah üstüne tezgah kuran Ruslar yapıyordu. Halaçoğlu, bilim adamı ciddiyetiyle anlatıyor Kürdistan gerçeğini:
Kürtlerin kökeni ve coğrafyası
“Kürt adı çeşitli kaynaklarda değişik ifadelerle yer alıyor. Fakat Kürdolojinin kurucusu olarak kabul edilen Rus araştırmacı Vladimir Minorsky’nin, Kürtlerin menşeiyle ilgili en geniş ve kapsamlı araştırma yapmış olduğu kabul edilir. Bu araştırma İslam Ansiklopedisi’nde de yayınlanmış. Bu çalışma söz konusu ansiklopedinin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1977’de Türkçe baskısında da yerini aldı. (Bu kaynak bile Kürtçülerin sık sık dile getirdiği ’Kürtler inkar ediliyor’görüşünün ne kadar tutarsız olduğunun delilidir). Minorsky, Van ile Urumiye gölü arasında ve onun güneyindeki Süleymaniye bölgesinde bir takım İranî menşeli kavimlerin varlığından söz ediyor. Minorsky, Ksenefon’un “Onbinlerin Dönüşü” adlı eserinde bahsettiği (M.Ö.401-400) Van ilinin güney bölgesinde bir dağda rastladığı, hiç ovaya inmemiş kavim olarak ifade ettiği ’Kardoukhoi’, yani ‘Karduklar’ı Kürtlerin atası olduğu tezini kabul etmişti. Fakat ‘Kürtler Sosyolojik ve Tarihi İnceleme’  adlı eserin yazarı olan ve Minorsky’den sonraki en büyük Kürdoloji uzmanı olarak kabul edilen Rusya’nın eski Urumiye konsolosu Bazil Nikitin, ‘… bu alanda büyük bir otorite olan Nöldeke, Hartmann, Weissbach gibi doğu bilimciler, dilbilimsel nedenlerle Kürt ve Kardu biçimlerinin eşanlamlı sayılamayacağını kanıtlamışlardır’ der.  Ancak Minorsky bu halkın tam bir tanımını yapmamış olmakla beraber, ‘.. Arap kaynaklarında Kürt adının ‘göçebe’ ile eş anlamlı hale geldiğine işaret etmektedir’\super \nosupersub diyor. Diğer yandan Minorsky, 1938’deki ‘Les origines des Kurdes’ adlı bildirisinde Kurduk-Kürt ilişkisinden vazgeçerek Nöldeke, Hartmann ve Weissbach gibi dilbilimci araştırmacıların görüşlerinden hareketle ‘Karduk’ kelimesi ile ‘Kürt’ kelimesi arasında etimolojik bir ilişkinin olmadığını kabul ederek, Strabon’a atfen, ‘Kürtlerin, Güney Azerbaycan ve İran’da yaşadıklarından’ bahseder. Ayrıca Minorsky, ‘genellikle milletlerin kökenlerini etimoloji ile kanıtlamaya çalışmak risklidir. Bu iş tarihi ve coğrafi delillerle de desteklenmek zorundadır’ diyerek tarihi sosyal coğrafya işaret eder.
Hiç devletleri olmadı
Aslında bu tanım bugün de tam olarak yapılmış değildir. Kürtçü yayınlarla tanınan McDowal imzalı ‘Kürt Tarihi’ adlı eserde de Minorsky’nin görüşü tekrarlanır. Ona göre de, ‘M.S. 7. yüzyıldaki Arap yayılması döneminde ‘Kürt’ sözcüğü göçebeleri ifade etmek için kullanılıyordu. Bu nedenle, etnik olmaktan çok sosyo-ekonomik bir anlam taşıyordu… Kürtlerde, dini etkisi olan ailelerle yönetimde işlev sahibi bey ailelerinin peygamber soyundan geldiklerine dair mühürlü şecereleri zımnen, onların Arap kökenine işaret etmektedir.’
Bazı Kürt araştırıcılar ve Kürtçülük yapanlar genelde Kürtleri Urartulara, Medlere bağlamaya çalışıyor. Fakat Urartuların gerek dil karakterleri gerekse ortaya koyduğu mimari yapılar Kürtlerle hiç uyum göstermiyor. Dolayısıyla belirsizlikler var. Mesela Nikitin’in eserinin ilk baskısına (1943) önsöz yazan Louis Massignon, ‘Kürt konularıyla uğraşan bir dizi uzman yarım yüzyıldan beri bu konularda yöntem açısından bir incelemeye girişmiş olmakla birlikte, Kürdistan’ın ne olduğu henüz iyice bilinmemektedir… Hiçbir zaman tarihte bir Kürt devleti var olmamışsa da bir Kürt problemi vardır; lehçeler İran asıllı olsa köklerinde bunlardan ayrılan bir temel bulunduğunu hissedilmektedir…’ diyor.”
Bugün terör örgütü PKK ve onun uzantısı BDP, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın başkanlık hayaline yeşil ışık yakıyor. Umutlandırıyor ve karşılığında elbette okullarda Kürtçe’nin zorunlu eğitim dili olması ve teröristbaşı Öcalan’ın serbest kalmasının pazarlığını yapıyor. Peki kadim de olsa ve çeşitli nedenlerden dolayı tarihte devlet, dolayısıyla millet olan bir kavmin tarihte izleri olmaz mı. Bu soruyu Halaçoğlu şöyle yanıtlıyor:
Yazılı tabletleri bile yok
“Kürtlere ait bugüne kadar yazılı bir tablete rastlanmamıştır. Kürtlerin menşeiyle ilgili sıkıntılar da bundan kaynaklanıyor. Bu tür tarihi kaynakları olmadığı için de Kürtçüler olmayan bir şeyi inşa etmek için kendilerini kaynak göstererek bir takım suni söylemler ortaya atıyorlar. Hatta ortak ata bulmada bile sıkıntı yaşıyorlar. İhsan Nuri Paşa, M. Emin Zeki, Kemal Burkay gibi araştırmacılar, Mezopotamya ile İran ve Irak’ın bu bölgeye yakın yerlerinde yaşamış Asurlar, Urartular, Medler ve Gutiler, Lulular, Babilliler, Mitanniler ve Orta Doğu’da yaşamış kavimleri ataları olarak kabul ederler. Welate Tori (asıl adı, Mehmet Kemal Işık) adlı yazar ise ‘Birlikte Olduğumuz Halklar’ adlı eserinde, ‘Keldani, Asurî, Süryani ve Ermenileri’ Kürtlerin birlikte oldukları halk olarak ifade eder. Aynı yazarın Nergıza Tori ile birlikte yazdıkları başka bir eserde ise Kürtlerin kökeni üç ana kola ayrılarak şöyle açıklanır. Batı Boyları (Hurriler): Mitani, Nairi, Urartu; Zagros Boyları (Lulu): Lulu, Guti, Kassi; Doğu Boyları: Mannai, Med.
Şerefname bile Farsça
Konuştukları dilin kökeni hakkında da farklı görüşler vardır. Mesela bir kısım yazar, Hint-Avrupa dil grubundan İrani dil, yani Farsların bir lehçesi olarak kabul ederken, bir kısmı bağımsız bir dil olduğunu, bir kısım yazar ise gramer olarak Fars, kelime olarak ise Türkçe, Farsça ve Arapçanın bir karşımı olduğunu yazar. Zazaca ve Dersimce konuşanlar ise konuştukları dilin Kürtçe olarak ifade edilmesini kabul etmedikleri gibi, kendilerinin Kürt olarak ifade edilmelerinden de hoşlanmazlar. Bu çerçevede yeniden değerlendirecek olursak Kürtçe lisanıyla yazılmış ne bir tarih kitabı, ne de kitabe mevcuttur. Nitekim Kürt tarihi olarak hep ön plana çıkarılan ’Şerefname’de Farsça dilindedir. Bununla beraber Kürdistan tabiri ilk olarak Sultan Sencer’in hükümdarlığı (1117-1157) zamanında kullanılmıştır. Bu kavramla ortaya konulan coğrafyanın merkezi, Hemedan’ın yani bugünkü İran’ın güneybatı bölgesinde Irak sınırında Hemedan’ın kuzeybatısındaki ’Bahar’kalesidir. Sınırları da Zagros dağlarının doğusunda Hemedan’ın Kirmanşah, Dinever vilayetleri batısında Sincar ve Zor vilayetlerini kapsamaktadır. Yani Kürdistan ifadesiyle anlatılan yer, Irak ve İran sınırları içinde olup Türkiye ile alakası yoktur. Kürdistan adından yazılı belgede ilk defa bahseden kişi ise Hamdullah Mustafa Kazvini’dir. O, ’Nüzhetü’l-Kulüb’ (1340) adlı eserinde Kürdistan’dan bahsetmişti.
Kürdistan hiç olmadı ki bunun batısı doğusu olsun!
Necdet Pekmezci
Kürdistan hiç olmadı ki bunun batısı doğusu olsun!MHP Grup Başkan vekili tarihçi Yusuf Halaçoğlu’ndan “Kürdistan” gerçeği… “Hamdullah Mustafa Kazvini, eserinde Kürdistan kavramını coğrafya olarak, yani yer adı olarak ifade ediyor. Yani Kürtlerin hâkim olduğu bir yer anlamında kullanmıyor. Zaten ortada bir Kürt devleti de yoktu. Kazvini’nin belirttiği coğrafyanın sınırlarının, bugünkü Türkiye ile bir alakası olmadığı da görülüyor. Bugün de ’Türkiye Kürdistan’ı, Batı Kürdistan, Doğu Kürdistan, Kuzey veya Güney Kürdistan gibi ifadeler kullanıyorlar. Aslında öyle bir Kürdistan hiç olmadı ki; batısı doğusu olsun. Böyle iddialarla ortaya çıkanların ilk önce kendi aralarında ortak ata, ortak coğrafya, ortak dil konusunda anlaşmaları gerekiyor.
***
Kürdistan hiç olmadı ki bunun batısı doğusu olsun!MHP Grup Başkan vekili tarihçi Yusuf Halaçoğlu’ndan “Kürdistan” gerçeği… Böylesine boşlukta, güçlü bir devlet olmadığı dönemde bile eğer Kürtler bir devlet kuracak güce sahip olmamışlarsa o bölgede nerede yaşıyorlar, neresi bu Kürdistan…
Oslo-İmralı-Kandil şeytan üçgeninde pazarlıklar tüm hızıyla sürüp, terör örgütünün 1978 yılında ’Kürdistan’ın Yolu’adlı manifestosunda gündeme getirdiği bağımsız ’Kürdistan’tezi Başbakan Erdoğan’ın dudakları arasından  Diyarbakır’da ağırladığı  peşmerge reisi Barzani’nin muzaffer tebessümleri arasında ’gerçeklik’kazanıyordu. Kürdistan’a elbette ki alışmayanlar, hiçbir zaman da alışamayacaklar vardı. Türk tarihi üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Yusuf Halaçoğlu, alışamayacakların başında geliyor ve ’Kürdistan’adının ilk kez hangi tarihte ifade edildiğini şöyle anlatıyor:
Devletleri hiç olmadı ki
“Hamdullah Mustafa Kazvini, eserinde Kürdistan kavramını coğrafya olarak, yani yer adı olarak ifade ediyor. Yani Kürtlerin hâkim olduğu bir yer anlamında kullanmıyor. Zaten ortada bir Kürt devleti de yoktu. Kazvini’nin belirttiği coğrafyanın sınırlarının, bugünkü Türkiye ile bir alakası olmadığı da görülüyor. Bugün de ’Türkiye Kürdistan’ı, Batı Kürdistan, Doğu Kürdistan, Kuzey veya Güney Kürdistan gibi ifadeler kullanıyorlar. Aslında öyle bir Kürdistan hiç olmadı ki; batısı doğusu olsun. Böyle iddialarla ortaya çıkanların ilk önce kendi aralarında ortak ata, ortak coğrafya, ortak dil konusunda anlaşmaları gerekiyor.
Türklere ’devlet kuran devlet yıkan kavim’denmesi boşuna değil, Cumhurbaşkanlığı forsunda Türklerin kurduğu 16 devletin bayrakları yer alıyor. Gerçi birileri ’Ne mutlu Türk’üm diyene’sözünü ve T.C. rumuzunu dağdan, taştan, okuldan resmi dairelerden silmeyi marifet saysa da o fors Çankaya’da Gazi Paşa’nın karargahında hâlâ şan şeref ve onurla dalgalanıyor. İşte Türklerin Hunlardan Türkiye Cumhuriyeti’ne hatta KKTC’ye kadar kurdukları devletlerin bayrakları ortada. Devlet kurmayı alışkanlık edinen milletler, fırsat bekler, pusuya yatar, tarihin kırılma anlarında ortaya çıkıp, bağımsızlıklarını ilan ederler. Hoşumuza gitmese de bir milletin devleti yıkılırken, diğerlerinin devletleri ortaya çıkar. En yakın örnek Osmanlı İmparatorluğu… Ya Kürtler! Selçuklu İmparatorluğu çökerken onlar neredeydi, ne yapıyordu. Cesedinden onlarca beylik, Türk devletçiği çıkaran Selçuklular’ın yıkılışını Kürtler bağımsız bir devlet için fırsat bilmedi. Bilmedi mi bilemedi mi. Çünkü millet olmanın ölçüsü belli Gaspıralı İsmail, milleti ‘Dilde, fikirde işte birlik’ olarak tarif ediyor.”
Nerede bu Kürdistan?
Halaçoğlu, “Sahi Kürtler niçin bu fırsatı kullanmadılar” sorusuna da şu yanıtı veriyor:
 “Kürtler, Anadolu coğrafyasında bırakın kadim yurdumuzu, dünyanın herhangi bir bölgesinde 2. Dünya Savaşı sırasında Rusların desteğiyle kurulan üç-beş gün ömürlü Mahabat Cumhuriyeti’ni bir yana bırakırsak, bir devlet kurdular mı. İlk Anadolu beyliklerinden Saltukoğulları; Erzurum, Bayburt, Oltu ve Çemişkezek çevresinde ortaya çıktı. Yine Mengücekoğulları; Erzincan, Kemah, Divriği bölgesinde kuruldu. Dilmaçoğulları; Bitlis, Erzen’de beyliklerini kurdular. Artuklular; Mardin, Nusaybin, Harput, Malatya, Harran ve Halep’e kadar sınırlarını genişletmişti. Danişmendoğulları Kayseri-Sivas’tan, Maraş, Ankara, Çorum, Amasya, Tokat’a kadar büyük bir alanda beylik kurmuşlardı. İnanoğulları beyliğinin hakimiyet sahası Diyarbakır-Ergani çevresiydi. Mardin yöresinde kurulan Artukoğulları’ndan da günümüze kadar gelen çok sayıda mimari eseri bulunmaktadır. Keza bütün Mezopotamya ile Şam, Halep, Urfa, Erbil bölgelerinde ’Nurettin Zengi’nin hükümdarlığında Zengiler kurulmuştur. Zengiler özellikle Haçlılarla büyük bir mücadele yürütmüştür. Mısır’da Eyyübiler devleti vardı. Daha sonra Mısır ve Suriye’de Memlük Devleti hakimiyet sağladı. Ayrıca Irak’da Musul atabeylikleri ile Celayirliler bulunmaktaydı. Bu saydıklarımın tamamı Türk devletidir. Böylesine küçük beyliklerin ve devletlerin kurulduğu bir dönemde bile eğer Kürtler bir devlet kuracak güce sahip olamamışlarsa, nerede yaşadıklarının ve neden bir beylik kuramadıklarının siyasi ve sosyal yönlerinin tartışılması gerekmez mi. Kürdistan’ın neresi olduğu sorulmaz mı.
Osmanlı fermanlarında
Nitekim Kazvini, ’burası Kürdistan’derken sınırlarını da çizmiş ama o sınırlar içinde hiçbir zaman bugünkü Anadolu coğrafyasından bir bölgeden bahsetmemiştir. Kürdistan tabiri Osmanlı fermanlarına da yansımıştır. Mesela Kanuni Sultan Süleyman, Habsburgların kralı Şarlken’e yazdığı mektupta, ’Ben ki Sultanların Sultanı, Akdeniz’in, Karadeniz’in, Rumeli’nin, Anadolu’nun, Karaman’ın, Erzurum’un, Diyarbakır’ın, Kürdistan’ın, Luristan’ın, Acem’in, Mısır ve Şam’ın, Halep’in, Kudüs’ün ve bütün Arabistan vilayetlerinin, Bağdat, Basra, Yemen memleketlerinin, Kırım ve Macar tahtına ait yerlerin ve daha kılıcımızla alınmış nice ülkelerin Padişahı Sultan Süleyman Han’ım. Sen ki, Alaman vilayetinin kralı Maksimilyanoş kralsın’diyor. Burada da görüldüğü gibi Kanuni, Kürdistan ile Anadolu’da bir yer, özellikle de günümüzde bazılarının çığırtkanlığını yaptığı Diyarbakır için kesinlikle kullanmıyor.
Hani mimari yapınız
Erciş bölgesinde Türk Atabeylikleri var. Bugün onların en önemli varlıklarının şahitleri olarak Ahlât mezar taşları ve kümbetleri bulunmaktadır. Keza Erciş ve Gevaş’ta Selçuklu mezarlıklarını görüyoruz. Mademki Kürtçüler ’Kürt olarak burada yaşadım’diyorsa, o zaman hani mimari yapınız. Nerede mezarlıklarınız ve mezar taşlarınız. Küçücük Ahlât’ta bile Türkler mimari yapı bırakmışlar. İlk Anadolu beyliklerinden sonraki dönemde buralarda Selçuklu devleti kurulmuş. Anadolu Selçuklu devletinin yıkılışından sonra burada ’Tevaif-i müluk’adı altında beylikler oluşmuş. Bu dönemde de Kürtler bir beylik kuramamış. Keza Karakoyunlulardan ve sonra kurulan Akkoyunlulardan sonra da Kürtler bir varlık gösterememişler. Nedense Türklerin neredeyse her ailesi bir beylik kuruyor ama ortada Kürtler yok. O zaman şunu sormazlar mı. Burada Kürtler yaşamıyor muydu, yoksa nüfusları mı yeterli değildi veya devlet kurma kültürleri mi yoktu. Bilindiği gibi bir dönem Mezopotamya bölgesinin tamamı Sümerlerin hâkimiyeti altındaydı. Onlardan günümüze pek çok yazılı tablet kalmıştır. Sümerologların yaptıkları araştırmalara bakıldığında Sümer tabletlerinde de Kürtler yoktur.
Siirt’in Aydınlar ilçesinin adı Tillo olarak değiştirildi. Tillo; Süryanice’de yüksek tepe veya ruh anlamına geliyor. Tillo kelimesinin menşei ise Sümerlere dayanıyor. Tillo, Sümerlerde ’üymek, yığmak’yani höyük anlamına geliyor. Araplar bu kelimeyi aynı anlamda olmak üzere ’Tell’ şeklinde almışlar. Sümerlerden günümüze pek çok kelime ve kültür örnekleri kalmış, ama nedense Kürtleri anımsatacak bir unsura rastlanmamıştır. Doğu ve Güneydoğu’daki yer isimlerinin etimolojisi araştırıldığında o isimlerin Kürtçe mi, Sümerce mi yoksa Ermenice mi olduğu ortaya çıkar. Günümüzde Urartularla ilgili yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular içinde de Kürtlere ait bir bulguya rastlanmamıştır. Üstelik Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki arkeolojik kazılardan 1970’lerden öncekileri, hep Batılı arkeologlar ve Batılı devletlerin desteği ile yapılmıştır.
Balballar sahnede
1997’de Hakkâri Gazi Mahallesi’nde bir inşaat sahasında Erken Demir Çağı dönemine ait tesadüfen bazı mezar taşları tespit edilmiştir. Bölgede Türk Tarih Kurumu’nun finansmanıyla 1998’de kazı çalışmaları başlatılmıştır. Kazı sonucunda M.Ö. 1500-1100 olarak tarihlenen 13 adet ’Balbal’tespit edilerek Van müzesine teslim edilmiştir. Bilindiği gibi Balbalların tarih sahnesinde ilk görüldüğü yer Orta Asya olup bu mezar taşlarının Türklere ait olduğu konunun uzmanlarınca özellikle de Rus ve Çinli araştırmacılarca kabul edilmiştir. Türkiye’de ise Hakkâri dışında Balballara rastlanmıştır. Türkiye’deki Balballar ağırlıklı olarak Tunceli, Sivas, Erzincan ve Mardin bölgesinde görülmektedir. Bununla beraber Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinin tarihi Düzegrek mezarlığında 1931 tarihli bir, Tunceli’de ise tarihleri 1960’dan 1969’a kadar gelen bazı Balballar tespit edilmiştir.
Türklerin ana eserleri
Ayrıca Doğu ve Güneydoğu’da çok sayıda koç, koyun ve at başlı mezar taşlarına rastlanmıştır. Bu mezar taşlarının tarihi kökleri ise Altaylardır. Altaylar’daki, koç-koyun ve Balbal heykelleri konusundaki çalışmalarıyla tanınan Borisenko ve Khudyakov, ’Sibirya’da Eski Eserler’adlı bildirilerinde bu konuda önemli bilgiler vermiştir. Söz konusu bildiride şu ifâdeler kullanılıyor: ’İnsan ve hayvanların (koç, koyun, aslan, at) taştan yontulmuş heykelleri eski Türklerin ana eserlerindendir. Bunun gibi anıtlar ilk defa 1722’de, D. G. Messerschmidt ve F. I. Strahlenberg tarafından Minusinsk bölgesinde bulunmuştur. Ayrıca Strahlenberg bunların Minusinsk Tatarlarının kültü olduğunu ifâde eder. Çin kaynakları da koç, koyun, at ve insan heykellerini M.Ö. 1000 ilâ M.S. 1000 yılları arasında tarihlendirerek bu eserlerin eski Türklere âit olduğunu belirtirler. ‘O halde bu mezar taşlarının Altaylar’ın, Orta Asya ile ilişkilerinin izah edilmesi gerekmez mi. Çünkü bu mezar taşları, Ruslarda, Çinlilerde, Farslarda ve Araplarda mevcut değildir. Sadece Türklerde vardır.”
“Eğitim cehaleti alsa da bazı genler baki kalıyor”
Necdet Pekmezci
 “Eğitim cehaleti alsa da bazı genler baki kalıyor”MHP Grup Başkanvekili tarihçi Yusuf Halaçoğlu’ndan “Kürdistan” gerçeği…
AKP’nin ’Prof’unvanlı MKYK üyesi Yasin Aktay, genetik geçmişini reddetmeyen bir isim. Katıldığı bir konferansta, “Türk dediğin bir sentezdir zaten. Türk diye bir ırk yok” tezine karşı Halaçoğlu “Madem ki yok, Çin Seddi keçilerden korunmak için mi yapıldı” örneğini veriyor. Gerek Avrupalılar ve gerekse Ruslar nedense Anadolu coğrafyasını kavimlerin efendisi, Türklere yakıştıramıyorlar. Onlar kadar içimizdeki bölücüler ve işbirlikçileri de aynı tezi dillendiriyor: Türkler Anadolu’yu istila etti! Batılıların ünlü Şark meselesi tezi bu. Amaç Türkleri geldikleri yere sürmek; yani Orta Asya’ya. Utanmasalar ve güçleri yetse soykırım uygulayacaklar.
Son yıllarda Anadolu’da yapılan kazılarda ortaya Orta Asya’daki Balbalların kardeşleri çıkarıldı. Bu bilimsel kanıt bile Türk’ün Anadolu’nun en kadim milletlerinden olduğuna yetmedi, yetmeyecek. Halaçoğlu da Avrupa ve Rusya merkezli tarih yazımından yakınıyor:
Türklerin Anadolu’daki izleri
“Türkler Anadolu’ya birkaç seferde gelmişler. Gelişleriyle ilgili izler o dönem tarihçilerinin eserlerinde yer alıyor. Mesela M.Ö V. asırda yaşamış olan tarihçi Herodot, ’Heredot Tarihi’olarak bilinen kitabında İskitlerden bahsederken onların Kimmerler’in peşinden Anadolu’ya geldiklerini ve Anadolu’daki diğer kavimlerden çok farklı olarak attan süt çıkarıp içtiklerini ve şimdiki Samsun’un Vezirköprü ilçesine denk gelen yerde İskitlerin akrabası olan Megasetlerin, ’Tomris’adında bir kadını kral seçtiklerini anlatır. Türklerin Anadolu’daki izleri M.Ö. 5000 yılına kadar dayanıyor. Özelikle Sivas-Erzurum bölgesi ile Ankara/Güdül’de kayalar üzerinde M.Ö. 5000 yılına kadar giden kaya resimleri ve yazılar bulunmaktadır. Bu tür kaya resimleri ve yazılarını Hakkari, Kars, Erzincan, Samsun ve Ordu illerinde de görüyoruz.”
Eğitim cehaleti alsa da bazı genler baki kalıyor. AKP’nin ’Prof’unvanlı MKYK üyesi Yasin Aktay da, genetik geçmişini reddetmeyen bir isim. Katıldığı bir konferansta, “Türk dediğin bir sentezdir zaten. Türk diye bir ırk yok” şeklinde konuşuyor. Bu ünlü vecizesiyle tarihteki yerini alırken, Yusuf Halaçoğlu “Madem ki yok, Çin Seddi keçilerden korunmak için mi yapıldı” örneğini verip gerçekleri ortaya koyuyor:
Hani Türk ırkı yoktu
“Bugün birileri ’Türk ırkı yoktur’diyor ya; Çin Seddi’ni Çinliler, keçiler geçmesin diye yapmışlar sanki. Türklerle ilgili en eski yazılı kayıt Çin Han Hanedanlığı günlüklerinde bulunuyor. Bunlardan Hun dönemiyle Göktürk dönemi eski Çinceden çevrilerek Türkçe olarak Türk Tarih Kurumu’nda yayımlanmıştır. Çinlilerle Türkler arasındaki münasebetler çok eskilere dayanmaktadır. Bu münasebetlerin en önemli yanı şüphesiz iki toplum arasındaki kültür alışverişidir. Türklerin Hindistan’da da devletler kurdukları biliniyor. Bu devletler tarafından başta Taç Mahal ve Kutup-Minar olmak üzere yapılan birçok mimari yapı günümüze kadar gelmiştir. Hindistan’da Delhi Sultanlıkları arasında Alaeddin Muhammet Halaci, adından da anlaşılacağı üzere Halaçlardandı. Bu konuda Bartold, İslam Tarihi eserinde geniş bilgi vermektedir. Sonuçta Hindistan’dan da bazı kültür etkileşimleri gerçekleşmiştir. Keza İran’da 1000 yıllık Türk hakimiyeti döneminde de kültür etkileşimi söz konusudur. Türklerin İslamiyet’i kabulleri, İslam dünyası için büyük önem taşımış, özellikle Haçlı zihniyetine karşı yıkılmaz bir kale olmuştur. Arapların eski Arap geleneklerini İslam içinde devam ettirmeleri gibi, Türkler de Orta Asya’daki inançları olan Gök Tanrı dininden bir takım unsurları, inançları içinde yerleştirmiştir. Mesela gerek Sünni mezheplerde, gerekse Alevi inancında, gerçekte İslam’da var olmayan bazı uygulamalardan, İslam ahlakına ters gelmeyenler uygulama alanı bulmuştur. Nitekim bir vefat sonrası gerçekleştirdiğimiz 3’üncü, 7’nci ve 40’ıncı günlerde yapılan dini törenler, Gök Tanrı dininden aldıklarımızdır. Keza semahta olduğu gibi, ağaçlara dilek için bez bağlanması da eski inancımızdan gelmektedir ve diğer İslam ülkelerinde görülmemektedir. Ama muhakkak ki Türk adında bir ırkın varlığının en büyük göstergesi, diğer dünya milletlerinin tarihlerinde Türklerden bahsetmiş olmalarıdır. Tarihte bir millet varsa, onun muhakkak bir dili, sayıları, devletleri ve kendilerini ifade eden kültürleri vardır.”
Batı’nın Türk travması
Tarih yazmak güçlülerin hakkıysa, tarihi yapmak da mazlumlara düşer. Türkler yenseler de yenilseler de hep mazlumdu, mazlum yaşadı, yaşayacak. Batılıların zihnimize kazıdığı ünlü deyimdir; Türkler savaş meydanında kazanır, masada kaybeder. Kalemi eline alan yenilse de kendi tarihini yazdı. Hele Batılılar, Türk’ü Anadolu’dan kılıçla süremeseler de kalemle sürmeye gayret ettiler, ediyorlar da. Batı’nın Türk travması Türklerin Anadolu’ya girmesi kadar eski. Halaçoğlu’na göre bu travma Selçuklular’la başladı, genden gene, masaldan masala, korkudan korkuya atlayarak sürdü ve Türk Anadolu’yu yurt tuttukça da tedavi kabul etmeyen dermansız bir dert oldu:
 “Batılıların Türklere karşı duydukları kinin temelinde, Türklerin Anadolu’ya girmesi ve doğu Hıristiyanlığının merkezi olan Anadolu ve ardından İstanbul’u fethetmeleri yatmaktadır. Bu fetih, Batı dünyasında büyük bir travmaya sebep olmuştur. Gerçekten de 1056’dan itibaren Anadolu’ya giren Türkler, karşılarında Doğu Roma’yı, yani Bizans’ı buldular. Yani o dönemde de Anadolu’da  Kürdistan yoktu. Romen Diyojen’in Selçuklu Sultan’ı Alparslan’a Malazgirt’te mağlup olmasından sonra Türkler, Anadolu’nun doğu bölgelerinde bir takım beylikler kurdular. Böylece Anadolu’da Türk hâkimiyeti başladı. Bu durum Batı’nın yeni bir hedefe yönelmesi anlamına geliyordu. Nitekim bundan sonra Batı, Türkleri Anadolu’dan atma gayreti içinde olacaktı. Bu sebeple 1176’dan sonra Haçlı seferleri başladı.
Bölücü ve emperyalist tarih yazıcıları Eyyubi Sultanını bağımsız bir Kürt devletinin kurucusu olarak gösteriyor. Kendince bilimsel kanıtlar ortaya sürüyorlar. Selahaddin Eyyubi, 1138’de Tikrit’te doğdu. Babası Necmeddin Eyyub, Selçuklu emiri İmadeddin Zengi’nin hizmetinde idi. Annesi Selçukluların Harim emiri Şihabeddin Mahmud ibn Tokuş el-Harimi’nin kız kardeşidir. Hıttin Savaşı’yla 2 Ekim 1187’de Kudüs’ü Haçlıların elinden aldı, 88 yıl süren Hıristiyan egemenliğine son verdi, bölgede yaşanan katliamları durdurdu. Hıristiyanların düzenledikleri III. Haçlı Seferi’ni etkisiz hale getirdi. En güçlü olduğu dönemde Mısır, Suriye, Irak, Hicaz ve Yemen’i etkisi altına aldı. 4 Mart 1193’te Şam’da vefat etti. Mezarı Emeviye Camii haziresinde bulunuyor.
Selahaddin Eyyubi Kürt mü?
Hani hep birileri tarafından ‘kendini ne hissediyorsan O’sun’denir ya. Gerçekten de Selahaddin Eyyubi kendisini ne hissediyordu. Bazı araştırmalarda Selahaddin’in babasının Kürt, annesinin Türk olduğu belirtiliyor. Ancak ailesine baktığımızda daha farklı bir görüşe sahip oluyoruz. Selahaddin Eyyubi’nin kardeşlerinden birinin adının Börü yani Kurt, bir diğerinin Tuğtekin, bir diğerinin de Turanşah olduğu görülüyor. Bu isimlerin ailesi tarafından tesadüfi verildiğini iddia etmek abesle iştigaldir. Şayet söylendiği gibi babası Kürt, annesi Türk ise ana dili ne idi. Ana dilinden hareket edenler Selahaddin Eyybi’ye hangi kimliği verecek. Türklerdeki isim verme geleneğine göre ilk erkek çocuk doğduğu zaman önce babanın babasının ismi konur. Bu durumda Kürt olan baba tarafından dedenin adı Börü olmalıydı. Veya en azından diğer kardeşlerinin isimleri olan Tuğtekin ve Turanşah olmalıydı. Yok bu isimler anne tarafının isimleriyse bütün ailenin çocuklarına demek ki anne tarafının isimleri verilmiş demektir. Aslında Selahaddin Eyyubi’nin Kürt olup olmadığını tartışanlar, O’nun Haçlılara karşı başarısı yerine etnik kimliğini öne sürerek ırkçılık yapıyor. Madem ki Selahaddin Kürt’tür, bu denli büyük bir Kürt hükümdarının kendisinin ve kardeşlerinin isimlerini neden çocuklarına versin.
Diyarbakır merkezli Kürdistan eyaleti hiçbir zaman olmadı!
Necdet Pekmezci
Diyarbakır merkezli Kürdistan eyaleti hiçbir zaman olmadı!MHP Grup Başkanvekili tarihçi Yusuf Halaçoğlu’ndan “Kürdistan” gerçeği… Kürtlerin yaşadıkları bir coğrafya elbette var. Osmanlı kayıtlarına göre Kürtlerin yaşadığı bölge el-Cezire olarak adlandırılan bugün Irak sınırları içinde kalan bölgedir. Bununla beraber Anadolu’da da bazı Kürt aşiretlerinin yaşadığı biliniyor. Anadolu’da 1847’de Takvim-i Vekayi’de merkezi Diyarbakır olmak üzere Kürdistan eyaleti kurulduğu belirtiliyor. Bu eyalet 1864’te lağvedilmiş. Kürdistan adıyla bir eyalet kurulmuş olması, daha önce böyle bir eyaletin olmadığının da ispatıdır.
***
Diyarbakır merkezli Kürdistan eyaleti hiçbir zaman olmadı!MHP Grup Başkanvekili tarihçi Yusuf Halaçoğlu’ndan “Kürdistan” gerçeği…
“Türklerin Hunlardan Türkiye Cumhuriyeti’ne hatta KKTC’ye kadar kurdukları devletlerin bayrakları ortada. Ya Kürtler, Anadolu coğrafyasında bırakın kadim yurdumuzu dünyanın herhangi bir bölgesinde 2. Dünya Savaşı sırasında Rusların desteğiyle kurulan üç-beş gün ömürlü Mahabat Cumhuriyeti’ni bir yana bırakırsak, bir devlet kurdular mı!”
Kürtlerin yaşadıkları bir coğrafya elbette var. Osmanlı kayıtlarına göre Kürtlerin yaşadığı bölge el-Cezire olarak adlandırılan bugün Irak sınırları içinde kalan bölgedir. Bununla beraber Anadolu’da da bazı Kürt aşiretlerinin yaşadığı biliniyor. Anadolu’da 1847’de Takvim-i Vekayi’de merkezi Diyarbakır olmak üzere Kürdistan eyaleti kurulduğu belirtiliyor. Bu eyalet 1864’te lağvedilmiş. Kürdistan adıyla bir eyalet kurulmuş olması, daha önce böyle bir eyaletin olmadığının da ispatıdır. Bu eyaletin kuruluşunun 1839 Tanzimat Fermanı’ndan sonra olduğunu göz önüne alacak olursak, Batılıların baskısıyla ilan edilmiş olan Tanzimat Fermanı’nın bir neticesi şeklinde değerlendirebiliriz. Nitekim 17 yıl gibi kısa bir dönem hayatiyetini sürdüren bu eyalet dışında Diyarbakır merkezli hiçbir zaman bir Kürdistan eyaleti olmamıştır. Halaçoğlu, şöyle devam ediyor:
‘Türkmen ekrâdı’
 “Osmanlı zamanında Kürtler meselesine gelince: Göçer halde yaşayan aşiretler, genel olarak cemaat şeklinde adlandırılmıştır. Her cemaatin beyi, o cemaate adını vermiştir. Dolayısıyla özellikle doğuda yaşayan cemaatlerin Kürt olup olmadığı tam olarak belirlenememiştir. Zira çoğu kez dağlık alanlarda yaşayan cemaatler, Türkmen asıllı da olsa ‘ekrad’ olarak adlandırılmıştır. Bu durum öyle iç içe girmiştir ki, aslı Oğuzlara dayanan ve Türkmen olarak da birçok kayıtta geçen bazı cemaatler yer yer ‘ekrad’ olarak geçmektedir. Mesela Maraş yörüklerinden olup Oğuzların İğdir boyuna mensup olan ‘Kabâil-i Rışvan’ veya ‘Ekrâd-ı Rışvan’ biçimlerinde kaydedilen ve Halep’ten Kastamonu’ya kadar olan sahada yazlayan ve kışlayan aşiret  ‘Türkmen ekrâdı’ şeklinde adlandırılmıştır. Bu şekilde kaynaklarda ‘Ekrâd-ı Türkmenân’ tabiri görüldüğü gibi, ‘Türkmân-ı Ekrâd’ tabirine de sıkça rastlanmakta. Elazığ’dan Erzincan’a kadar uzanan sahada yaşayan Şavak veya Şafak olarak adlandırılan aşiret de Osmanlı Tahrir kayıtlarına göre Bayad boyundandır. Yine merkezi Malatya’da bulunan ve Adıyaman dahil, Diyarbakır, Tunceli, İstanbul gibi pek çok yerde yaşayan İzollar da Avşar boyundandır. Asıl yurtları Bitlis ile Maraş’ta Dülkadirli Türkmenlerinden olan Zeydan aşireti de Yıva boyundandır. Bu konuda daha geniş bilgi için ‘Anadolu’da Aşiretler, Cemaatler, Oymaklar’ isimli 6 ciltlik kitabımda bilgi bulunmaktadır.”
 Türklere “devlet kuran devlet yıkan kavim” denmesi boşuna değil, Cumhurbaşkanlığı forsunda Türklerin kurduğu 16 devletin bayrakları yer alıyor. Gerçi birileri “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünü ve T.C. rumuzunu dağdan taştan, okuldan, resmi dairelerden silmeyi marifet saysa da o fors Çankaya’da Gazi Paşa’nın karargahında hâlâ şan, şeref ve onurla dalgalanıyor. İşte Türklerin Hunlardan Türkiye Cumhuriyeti’ne Hatta KKTC’ye kadar kurdukları devletlerin bayrakları ortada. Ya Kürtler, Anadolu coğrafyasında bırakın kadim yurdumuzu dünyanın herhangi bir bölgesinde 2. Dünya Savaşı sırasında Rusların desteğiyle kurulan üç beş gün ömürlü Mahabat Cumhuriyeti’ni bir yana bırakırsak, bir devlet kurdular mı! Yanıtı yine Halaçoğlu veriyor:
Batı’nın Türk alerjisi
 “Batılıların Cengiz hakkında yapmış olduğu bir belgesel izlemiştim. Belgeselde Cengiz Anadolu’ya geliyor, talan ediyor, Selçuklularla çarpışıyor. 1248’de yapılan Kösedağ savaşından bahsediliyor. Fakat belgeselde bir türlü Anadolu’da kimlerin olduğundan söz edilmiyor. Düşünebiliyor musunuz Anadolu’da Cengiz yakıp yıkıyor, fakat burada hangi devlet var ve kimlerle savaştığı yer almıyor. Yine Cengiz, Suriye’ye giriyor ve burada Memlük Sultanlığı tarafından mağlup ediliyor. Peki, Memlüklüler kimdi, bu da söylenmiyor. Avrupa’ya göç etmiş olan Batı Hunlarına ve Atilla’ya bir türlü Türk diyemedikleri gibi Batı Hunlarını Moğol olarak anlatıyorlar. Osmanlı öncesi Balkanlar’da yaşayan Avarlara, Kumanlara bir türlü Türk diyemiyorlar. O belgeselde sadece Peçenek ve Uzlar’a Türk diyorlar. Herhalde bunlara Türk demelerinin sebebi, Bizans İmparatoru Romen Diyojen’e ihanet etmiş olmalarından kaynaklanıyor.
Bilindiği gibi Romen Diyojen’in ordusunda görev yapan Peçenek ve Uzlar, Malazgirt Savaşı’nda Selçuklu Sultanı Alparslan tarafına geçiyor. Bundan önce Peçeneklerin İstanbul kuşatmaları var. Peçeneklerin bu kuşatmada İstanbul’u almalarına ramak kalmışken, Bizans imparatoru Makedonya bölgesindeki Kumanlardan aldığı yardım sayesinde Peçenekleri yeniyor ve Peçenekler Balkanlara, Macaristan’a ve Anadolu’nun değişik yerlerine sürgün edilerek dağıtılıyorlar. Söz konusu belgeselde her ne kadar Batılılar Türk kavramını kullanmaktan kaçınsalar da bugün Macarlar, kurucu devletleri olarak Avarları kabul ediyorlar. Nitekim 2001’de Macaristan devletlerinin 1000. yılını kutladılar ve Avarları ilk kurucu devletleri olarak tanıdılar. Keza günümüzde Macaristan parlamentosundaki Jobbik Partisi, Macarların köklerinin Batı Hunlara yani Atilla’ya dayandığını parti programlarına da almışlar.
‘Yeşil Bulgaristan Partisi’lideri tarihçi Stoyan Dinkov, ‘Osmanlı-Roma İmparatorluğu, Bulgarlar ve Türkler’ adlı eserinde Bulgarların Türk olduğunu anlatıyor. Bu bilgiler de göstermektedir ki, Batılılar Osmanlı’dan çok önce Türkleri yakından tanımaktadır. Hunların Paris’e, Roma önlerine kadar varmaları; Osmanlı Türklerinin İstanbul’u alarak Viyana kapılarına dayanmaları, Batılıları kendi açılarından haklı olarak endişeye sevk etmiştir. Haçlı seferleri başta olmak üzere her keresinde karşılarına çıkan güçlü rakiplerine karşı bir alerji duymamaları mümkün mü. Bu sebeple Çanakkale’yi geçmek için yedi düvel birleşmiştir. Buna rağmen kabusları olan Türkler, Çanakkale’yi geçilmez yapmıştır. Batı, Türkleri öylesine gözlerinde farklı bir niteliğe sokmuştur ki, çocuklarını bile ‘Türkler geliyor’ diyerek korkutuyor. Onların bu ötekileştirme politikaları, hiç şüphesiz Türkleri karşılarındaki en büyük rakip olarak görmelerinden kaynaklanıyor. Sonuçta alerjinin sebebi Doğu Roma’yı çökertenlerdir, hedef de İstanbul’dur.
Karamanlıların mübadelesi
Osmanlı Tahrir defterlerindeki kayıtlarda, Anadolu şehirlerinde Türkçe isimli zımmilere rastlanıyor. Mesela Çemişgezek Sancağı Tahrir defterlerinde Sevindik, Güvendik, Burak, Toktamış gibi Türk isimli Hıristiyan inancında olan kimselere rastlanıyor. Keza Kayseri’de de aynı şekilde zımmi olan Hıristiyan Türklerden bahsediliyor. Mühimme Defterleri’ndeki kayıtlara baktığımızda, Mimarbaşı Sinan’ın zımmi akrabalarının da İslam öncesi Türk isimlerini taşıdıkları görülüyor. Yani Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı devleti zamanında gayri Müslim Türklerin varlığı bu örneklerle tarihi bir gerçeklik olarak ortaya çıkıyor. 1923’te Lozan Antlaşması çerçevesinde İstanbul dışındaki Rumlarla, Batı Trakya dışındaki Yunanistan’daki Türklerin mübadeleye tabi tutulması kabul edilmiştir. Bu anlaşma gereğince her iki taraf da mübadele edileceklerin mallarının da tasfiyesi kararlaştırılmıştır. Bu anlaşmaya bağlı olarak Karamanlılar da mübadele edildiler. Hiç Rumca bilmeyen, Rum gelenekleriyle hiçbir alakaları bulunmayan, Türk geleneklerini sürdüren Karamanlılar da Rum olarak Yunanistan’a gönderildi. Yunanistan bunları bir türlü kabullenemedi ve Karamanlılar her zaman ikinci sınıf vatandaş olarak görüldü. Hıristiyan oldukları için Rum diye gönderdiğimiz bu insanlar, tıpkı bugünkü Gagauzlar, Çuvaşlar gibi Hıristiyan Türklerdi.
Balkan göçleri
Balkanların fethiyle birlikte Anadolu’dan önemli miktarda Türk nüfusu Rumeli’ye iskan edildi. Evlad-ı Fatihan olarak adlandırılan Rumeli Türkleri Rumeli’nin Türkleştirilmesinde önemli rol oynadılar. Osmanlı Devleti’nin toprak kaybına uğradığı andan itibaren ise Rumeli’deki bu nüfus akın akın Anadolu’ya göçe başladı. 500 yıldır yaşadıkları, atasının, dedesinin mezarını, çiftini çubuğunu terk ederek daha emin gördükleri ata topraklarına dönmek durumunda kaldılar. Neden göç etmek zorunda kaldılar. Oralardaki nüfus gelmeseydi, Balkanlarda nasıl bir nüfus dengesi olurdu. Mesela mübadele sonrası Yunanistan’dan Türkiye’ye göç eden Türklerin miktarı 667 bine ulaşmıştır. Bugün Yunanistan’ın nüfusu içerisinde, artışıyla birlikte önemli bir yoğunluğa ulaşmış bir Türk nüfusu olacaktı. Bu sebeple hesaplanmış bir politika halinde Rumeli Türkleri Türkiye’ye gönderildiler; öyle ki adeta bir etnik temizlik yapıldı. Yüzde 90’ı Türk asıllı olmak üzere Türkiye’ye Kafkasya ve Balkanlardan gelen göçmenlerin o tarihteki Türkiye’nin nüfusuna oranları yüzde 35’lere kadar çıkıyor. Gelenlerin toplamı 5 milyon civarında tahmin edilmektedir. Buna rağmen yine de azımsanamayacak miktarda Türk nüfusu başta Bulgaristan olmak üzere, Romanya, Yunanistan, Makedonya, Kosova, Karadağ ve Arnavutluk’ta kalmıştır.”
Anadolu coğrafyasında neden Hıristiyan Kürt yok
Necdet Pekmezci
Anadolu coğrafyasında neden Hıristiyan Kürt yokMHP Grup Başkanvekili tarihçi Yusuf Halaçoğlu’ndan “Kürdistan” gerçeği… “Tarihte ve günümüzde az da olsa Kürtlerin Yezidi ve Yahudi inançlı olanları var. Ama bildiğimiz kadarıyla ilginçtir ki Hıristiyan olanları yok. Eğer Kürtler Bizans’ın hâkimiyetinde bulunmuş olsalardı, yani Doğu Roma zamanında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bulunmuş olsalardı Hıristiyan Kürtlerin de olması gerekirdi. Çok enteresan Hıristiyan Türk var, fakat Hıristiyan Kürt yok. Çünkü orada değillerdi.
***
“Anadolu’daki Ermeniler mezhep olarak her ne kadar ’Gregoryen’ olarak nitelendirilseler de kendilerini Ortodoks olarak görür. Keza bölgede yaşayan Gürcüler de ağırlıklı olarak Hıristiyandırlar. Süryanilerin durumu da belli. Fakat Kürtlerin hemen tamamının Müslüman olduğunu görüyoruz”
Ermeni tehcirine göz yaşı dökülüyor; onlarca yıl sonra dönemin koşulları ve yaşananlar görmezden geliniyor, fatura her zamanki gibi Türklere kesiliyor. Sahi Hıristiyan Kürt var mı? Bu coğrafyada Yahudi, Hıristiyan, Yezidi Müslüman kavimler var. Bazen kılıç bazen ikna yoluyla din değiştirmişler. Değiştirmek zorunda kalmışlar ve eski dinlerinin bazı gelenek ve göreneklerini yenisinde yaşatmışlar… Bizans, yani Doğu Roma Hıristiyanlık dışındaki dinlere baskı uyguluyor iki seçenek sunuyor, ya değiştireceksin ya soykırım. Anadolu coğrafyasında Hıristiyan Türkler vardı ya Hıristiyan Kürt! Halaçoğlu’nun bu konudaki görüşleri de şöyle:
“Tarihte ve günümüzde az da olsa Kürtlerin Yezidi ve Yahudi inançlı olanları var. Ama bildiğimiz kadarıyla ilginçtir ki Hıristiyan olanları yok. Eğer Kürtler Bizans’ın hâkimiyetinde bulunmuş olsalardı, yani Doğu Roma zamanında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bulunmuş olsalardı Hıristiyan Kürtlerin de olması gerekirdi. Çok enteresan Hıristiyan Türk var, fakat Hıristiyan Kürt yok. Çünkü orada değillerdi.
Onlar Müslüman’dı
1071’de Türklerin Anadolu’ya geldiklerinde, Doğu Roma devletinde paralı askerlik yapan Avar, Peçenek, Kuman gibi Türklerin varlığından Batılı kaynaklarda bahsediliyor. Dolayısıyla Kürtler bu bölgede Türklerden daha önce yaşıyorlarsa o zaman neden Hıristiyan Kürt olmadığı cevaplanması gereken bir soru olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim bu bölgede yaşayan diğer kavimlere baktığımızda Hıristiyan olanlara rastlıyoruz. Mesela Ermeniler mezhep olarak her ne kadar ‘Gregoryen’ olarak nitelendirilseler de kendilerini kadim Ortodoks olarak görüyorlar. Keza bölgede yaşayan Gürcüler de ağırlıklı olarak Hıristiyandırlar. Yine bölgedeki Süryanilerin durumu da belli. Fakat Kürtlerin hemen tamamının Müslüman olduğunu görüyoruz.”
Gelelim Diyarbakır’ın Amed adına. Halaçoğlu, Amed’in Farsça olduğunu açıkladı, peki ya Kürt nüfusu. Türkiye sınırları içinde yaşayan Kürtlerin sayısı ne kadardı!
Kürt nüfusu
“BDP’den biri Şemseddin Sami’nin ‘Kamusü’ l-Alam’ınden bahsetti. Mamafih eserin ismini yanlış söyledi ve düzelttim. Dedi ki; ‘Kamus-ül Alam’da bile Kürdistan yazıyor, sen ne diyorsun? ‘Ben de ‘Kamusü’l-Alam 1899’da yayınlanmış bir eserdir ve Türkiye’de 1 milyon 500 bin Kürt vardır’ diyor. Ancak söz konusu tarihte Türkiye denilen coğrafyanın içinde Suriye ve Irak’ın da bulunduğunu bilmiyordu. Yani 1900 yılının başlarında 1,5 milyon olan Kürtlerin içinde önemli bir kısmı bugünkü Suriye ve Irak sınırları içinde kalan bölgede yaşıyordu. Söz konusu eserde Kürtlerin sayısı İran’da 700, Rusya’da 130, Afganistan ve Belucistan’da 170 bin olarak veriliyor. Encyclopedia Britannica’nın 1911 baskısında ise Suriye ile Irak-Türkiye sınırları içinde kabul edilerek Kürt nüfusu; Türkiye’de 1 milyon 650 bin olarak belirtiliyor. İran’da 800, Rusya’da da 50 bin Kürt varlığından söz ediliyor. Ancak çok ilgi çekicidir ki bu tarihe kadar olan baskılarda Kürtler söz konusu ansiklopedide ‘Turanî’ bir kavim, ya da ‘Türklerin bir boyu’ olarak ifade edilirken, sonraki baskılarda Kürtlerin Orta Doğulu bir kavim olduğu kaydediliyor. Aynı fikirler ‘Larousse’ ve ‘Der Neue Brockhaus’ adlı ansiklopedilerde de görülüyor.
Rakamlar abartma
Ardından Musul meselesi ortaya çıkıyor. İngiltere ile 1926’da Ankara’da yapılan anlaşmayla Irak petrollerinin 25 yıl müddetle yüzde 10’unun Türkiye’ye verilmesi şartıyla anlaşma sağlanıyor. Aslında Birinci Dünya Savaşı’nda Irak yenilmediğimiz cephelerden biridir. Bu anlaşma öncesinde İngiltere’de 1925’te bir rapor yayınlanmıştır. Bu raporda, dünyadaki Kürt nüfusunun toplam 3 milyon olduğu, bunun 1,5 milyonunun Türkiye’de, 700 bininin İran’da, 500 bininin Irak’ta ve 300 bininin de Suriye’de yaşadıkları belirtiliyor. Nereden bakarsanız bakınız, sonraki tarihlerde müthiş bir abartma gözlemliyorsunuz. Batı, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Anadolu’dan Türklerin atılamaması, İstanbul’un tekrar elde edilememesi sebebiyle müthiş kızgınlık yaşıyor. Kürtleri ayrı bir azınlık saymaya çalışıyorlar. Rıza Nur ve İsmet İnönü Lozan’a giderken kendilerine, Kürt konusunu kesinlikle tartışmama talimatı veriliyor. Şayet iddialarında devam edecek olurlarsa toplantıyı terk etmeleri isteniyor.
Azınlık statüsü yok
Lozan görüşmelerinde Kürtlere Müslüman, asli unsur olarak bakılıyor. Azınlık statüsü sadece Rumlara, Musevilere ve Ermenilere tanınıyor. Süryaniler konusunda Batı’nın ısrarı söz konusu olmuyor. Şark meselesinin temeli, Doğu Hıristiyanlığının merkezi olan İstanbul’a hakim olmak ve Türklerin bir şekilde Anadolu’dan atılmasını sağlayarak, İstanbul’u yeniden asıl sahiplerine verip Ortodoks kilisesini ihya etmeye dayanmaktadır. İstanbul’un işgalinden sonra ABD Başkanı Wilson, ‘İstanbul bir Türk şehri değildir. Diğer milletler çoğunluktadır’ diyerek İstanbul’u ve Boğazları istemekteydi. Dönemin Fransa Başbakanı Georges Clemenceau da ‘İstanbul artık Türklerin elinde kalmamalıdır’ derken, İngiltere Başbakanı Churchill de diğerlerinden farklı düşünmüyordu. Bilindiği üzere ‘Çanakkale Savaşları’nın nihayetinde hedefi de İstanbul’du. Çanakkale’yi geçmek ve İstanbul’u almak üzere, dünyanın en güçlü donanmasını oluşturan İngiliz ve Fransızlar, Çanakkale Boğazı’na yüklendiler. Yukarıda da belirttiğim gibi Boğazı geçip Osmanlı payitahtı olan İstanbul’u alacaklardı. Böylece 1453’te Müslüman Türklerin eline geçmiş olan İstanbul savaşla elde edilecek ve şehir eski haline getirilecekti. Sonuç biliniyor. Çanakkale geçilemedi. Aslında Çanakkale’den önce çıkarmanın İskenderun’a yapılması, müttefik kuvvetlerine o bölgedeki Ermenilerin yardım etmesi ve sonra İstanbul’a yürümek gündeme gelmişti. Nitekim İngiliz donanması İskenderun’da birkaç gemi ile bombalama hareketlerinde bulundu. Bazı sivil kayıplar verildi. Ancak Osmanlı Devleti, ellerindeki İngiliz esirleri buna mukabele olmak üzere öldüreceğini ilan edince çıkarmanın buradan yapılmasından vazgeçildi. Zira bu sırada müttefik kuvvetlere yardım etmesi planlanan Amanos Dağları’ndaki (Musa dağı Ermenileri) Ermeniler ile isyan halinde bulunan Zeytun Ermenilerinden de yardım ümidi kesilmişti. Nitekim Fransızların da desteğiyle Amanos Dağları’nın (Gavur dağları) Derecik mevkiine çekilen 5 bin civarındaki Ermeni, Osmanlı ordusuyla başa çıkamayınca Fransız savaş gemileriyle Süveyş Kanalı’ndaki Lazeret toplama kampına götürülmüştür. Keza Zeytun’da isyan eden Ermeniler de 20 bin Türk askeri tarafından sarılıyor. Böylece çıkarma planı suya düşüyor. Süveyş Kanalı’ndaki Lazaret toplama kampına götürülen Ermeniler içinden 500 eli silah tutabilen kişi Kıbrıs’ta eğitilerek Fransız üniformasıyla Türklere karşı savaşıyorlar.”

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: