İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Düşünce soykırımı çağının ürkütücü ayak sesleri

Melih Altınok  melih.altinok@tg.com.tr
Tarih, insan olma serüvenimizin ara rejimleri soykırımlarla dolu. Bu kavramın “tanınması” elbette daha eskilere dayansa da yüzlerce yıllık medeniyet tarihi düşünülünce “tanımının” yapılması henüz yeni sayılır… İçinde bulunduğumuz politik atmosfere bir bakın. Allah korusun olası bir iç çatışma ortamında bence pekâlâ soykırım kapsamına girecek suçların hedefindekilerin ayrıcı özelliği sizce BM tanımındaki gibi etnik, dinsel ya da ırksal nitelikleri mi olur yoksa “düşünceleri” mi? “Hedefte” daha ziyade Türkler, Kürtler, Ermeniler, Müslümanlar, gayri Müslimler… mi olur? Yoksa bu aidiyetler açısından heterojen bir yapıda olup “AK Partililer, CHP’liler, BDP’liler, ikinci cumhuriyetçiler, liberaller, kentli laik eltiler, taşralı muhafazakârlar, havuza haşemayla girenler, üryan gezenler, şu gazetenin okurları, bu twitter celebritisinin takipçileri, o kanalın izleyicileri” olarak nitelendirilenler mi?

***
Tarih, insan olma serüvenimizin ara rejimleri soykırımlarla dolu. Bu kavramın “tanınması” elbette daha eskilere dayansa da yüzlerce yıllık medeniyet tarihi düşünülünce “tanımının” yapılması henüz yeni sayılır.
Soykırımın hukuki bağlayıcı olan tanımı, 1948’de Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde (SSECS) yapıldı. Yargılamalarda uygulanması çok daha sonraları gerçekleşen sözleşmenin ikinci maddesinde şöyle denildi:
“Ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması; ve çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi.”
Elbette, soykırıma, antropomorfik pencerenin dışından bakan ve mağdurların “ayırıcı” özelliklerinin kapsamını genişleten “serbest” çalışmalar da oldu. Tanıma ideal olarak “canlı türü ve siyasi” görüş eklemeleri de yapıldı.
Ne var ki hukuki süreçlerde ve algılarımızda, takdir edilesi bir öngörünün ürünü olan bu “nüanslar” pek “hesaba katılmadı,”; hâlâ da tali sayılıyor.
Bakın, askeri darbelerin, hükümetlerin ya da iç savaş ve çatışmalardaki tarafların, bu “nüanslar” kapsamındaki uygulamaları karşısında uluslararası toplum gözüne ışık tutulmuş tavşan misali kalakalmış durumda. Sonuçta da ya üstü örtülüyor ya da kapsamı genişletip mevzuu tartışanlara romantik yaftası yapıştırılıyor.
Oysa postmodern çağda soykırım girişimlerinin ağırlık noktasını bu ayırıcı özellikler oluşturdu; gidişata bakılırsa da daha büyük yıkımlara neden olacak şekilde “oluşturacak” da.
Dünya’da da sayısız örneği var ama gelin biz Türkiye’ye bakalım.
Örneğin, şükür karar aşamasında olan 12 Eylül Darbesi oluşturduğu sonuçlar açısından nereye konulabilir? “Darbe işte” demek, pekâlâ soykırım tanımı kapsamında değerlendirilebilecek uygulamaları gözlerden kaçırabilir mi?
Darbenin Kürtler gibi etnik gruplar üzerindeki uygulamalarının yanı sıra, siyasi görüş ve düşüncelerinden ötürü öldürdüklerini, işkence ettiklerini, işini elinden aldıklarını, zorunlu ikamete tabii tuttuklarını, yıktığı ailleleri nereye koyacağız? Hani BM soykırım tanımı diyordu ya; “grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması…” Darbenin hedefindekilerin baskın tanımlayıcı niteliğinin, farklı dinsel, etnik ve ırksal grupta yer almalarına karşın siyasi görüşleri olması, darbecileri soykırım suçundan kurtarır mı?
Elbette örnekleri çoğaltmak, hatta 28 Şubat gibi, yalnızca dindarların değil, mağdurların haklarını savunmak gibi düşünce bazında “suç ortaklığı” yapanların, pekâlâ yukarıdaki tanıma uygun yaptırımlarla karşılaştığı yakın dönemleri konuşmak da mümkün.
Evet, bunlar “açıkta” olanlar. Bir de 12 Eylül örneği üzerinde gidersek, resmi niteliği olmayan, iç çatışmaların tarafı “sivil organizasyonların” edimleri ve bu icraatlarının gösterdiği üzere, kazanmaları halinde girişecekleri olası uygulamaların tartışılması var tabii.
Maraş’ta solcuların kundaktaki bebeklerini bile öldürenler, Bahçelievler’de komünist diye 7 genci boğanlar ya da Gaziosmanpaşa’da evin babası ülkücü diye Altınok ailesini tümden katledenler… Zaferlerinin korkunç ayak seslerinin varacağı “nihai çözümü” hayal etmek zor mu?
İçinde bulunduğumuz politik atmosfere bir bakın. Allah korusun olası bir iç çatışma ortamında bence pekâlâ soykırım kapsamına girecek suçların hedefindekilerin ayrıcı özelliği sizce BM tanımındaki gibi etnik, dinsel ya da ırksal nitelikleri mi olur yoksa “düşünceleri” mi?
“Hedefte” daha ziyade Türkler, Kürtler, Ermeniler, Müslümanlar, gayri Müslimler… mi olur?
Yoksa bu aidiyetler açısından heterojen bir yapıda olup “AK Partililer, CHP’liler, BDP’liler, ikinci cumhuriyetçiler, liberaller, kentli laik eltiler, taşralı muhafazakârlar, havuza haşemayla girenler, üryan gezenler, şu gazetenin okurları, bu twitter celebritisinin takipçileri, o kanalın izleyicileri” olarak nitelendirilenler mi?
Biliyorum rahatsız edici projeksiyonlar çiziyorum. Ama konuşmalıyız. Hatta dünya geneli için “canlı türü” ayrımını gözeten soykırım tehdidini de. Belki böylece ancak Yahudi soykırımı sonrası “harekete geçebilen” insanlık, asri zamanların düşünce soykırımı tehdidine karşı daha uyanık olabilir. Türkiye için de tüm dünya için de…
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/melih-altinok/577500.aspx

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: