İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İlk Durak Tiflis

Kirkor Harput, Ermenistan gezisi izlenimlerini ve çektiği fotoğrafları aktarıyor.

İlk Durak Tiflis
Ermenistan gezime İstanbul’dan Tiflis’e uçarak başladım. Tiflis’i gezi planına almak, birkaç gün Gürcistan havası aldıktan sonra Ermenistan’a geçmek, gezmeyi görmeyi sevenler için iyi bir seçenek.
Ilık veya ılık yer anlamına gelen “Tbilisi” yani Tiflis, Gürcistan’ın başkenti ve en büyük şehri. Bir buçuk milyon kişinin yaşadığı bu şehir, Kura Nehri kıyısına kurulmuş, yüksek dağlarla çevrili ve adı gibi bulunduğu coğrafyaya kıyasla ılık bir iklime sahip.  Şehir merkezi, geniş caddeleri estetik binaları ve derin metrosu ile klasik bir Sovyet şehirciliği örneği. Şehir içi temiz ve bakımlı, yeni binalar şehrin dokusuna uyumlu olarak yapılıyor, eski yapılar ise korunuyor.  Lüks restoranlar, mağazalar, kafelerin önünde pahalı araçlar, sosyalizmden kapitalizme apar topar geçen -geçmek zorunda kalan- tüm eski Sovyet ülkelerindeki ile benzer “pembe” ve “sahte” manzaralar sunuyor.

Merkezden uzaklaştıkça Eski Sovyet Ülkesi olma sendromunu, travmaları ve sefaleti ile beraber gözlemlemek mümkün. Kırık dökük binalar, 70’lerden kalma Rus otomobilleri, karmakarışık pazarlar, açıkta kasap tezgahları, tezgahlarda adetle satılan tavuk ve domuz ayakları buralarda sıradan görüntüler.
Gürcüler gördüğüm en dindar (en azından görünürde) ve dindarlığı türlü şekilcilikle harmanlayıp günlük hayata entegre etmiş toplum. Otobüste giderken, bir kilisenin önünden geçildiği takdirde, otobüsteki ahalinin beraberce istavroz çıkarması, kilise önünden yürüyerek geçen bir vatandaşın defalarca istavroz çıkardıktan sonra dizleri üzerine çöküp spektaküler bir kişisel ayin yapması günlük hayatta normal karşılanan davranışlar. Yollarda ortaçağ modasını devam ettiren siyah cübbeli din adamları görmek mümkün. Tek bir farkla; hepsinin istisnasız olarak kullandığı siyah Land Cruiser model lüks arazi araçları.

Gürcistan’da 4,5 milyon civarı insan yaşıyor ve nüfusun %5-6’sını Ermeniler oluşturuyor. Konuştuğum Gürcüler ve Ermeniler’den edindiğim izlenim her iki halkın da birbirine ılımlı yaklaştığı yönünde. Ancak Gürcüler Ermeniler’i dindar bulmuyor ve dinden çıkmış olarak görüyor. Aslında Gürcüler’in kendileri dışında herhangi bir halkı dindar bulması pek mümkün de değil. Tiflis’de yıkılmak üzere olan bakımsız Ermeni kiliseleri için Gürcüler bırakalım yıkılsın, zaten kullanmıyorlar diye düşünüyor. Bu bırakalım yıkılsın tutumu genel bir tutum ve diğer Ermeni eserleri için geçerli.

Yolculuk
Tiflis’de geçirdiğim 4-5 günün ardından, Avlabari meydanından kalkan küçük bir dolmuşla Erivan’a doğru yola çıktım. Dolmuş durağındaki görevliye dolmuşu işaret ederek “Yerevan?” diye sorduğumda bana “Yes” demesi ve ardından şoföre “Aren, değavore!” diye Ermenice seslenmesi bana birdenbire gezinin esas hedefine yaklaşmış olmanın heyecanını yaşattı. Sahaya girmek üzereydim.

Ermenice’yi ilkokuldan sonra kullanma fırsatı pek olmamış bir Ermeni olarak, önceden tahmin ettiğim gibi dolmuşta konuşulan Ermenistan Ermenicesi’nden pek bir şey anlamadan, arada çat pat sohbetler yaparak Gürcistan-Ermenistan sınırına geldim.

Sınırdaki görevli pasaportuma yapıştıracağı vizenin ücreti olarak benden 3000 Dram isteyince, yanımda Dram olmadığını, Dolar verebileceğimi söyledim. Dram vermem gerektiğini, yanımda Dram yoksa sınırı yürüyerek geçip dolmuşçulardan Dram alabileceğimi söyledi. Ermenistan’a ilk girişimi bu şekilde pasaportsuz ve vizesiz kaçak olarak yaptım. Ardından geri dönüp emanet ettiğim pasaportu geri aldım, vize giriş damgasını bastırarak resmi girişimi yaptım.
Artık sahadaydım.

İlk izlenimler
Güzel bir doğa ve yeşillikler içinden yol alarak Erivan’a ulaştım. Yolculuk, sınırdaki oyalanmalar ve çay molalarıyla beraber 6 saat kadar sürdü. Erivan’ın merkezi olan, Hanrapetutyan Meydanı’nda indim, otele yerleşmeden önce etrafta biraz dolaştım. Mimariye özellikle meraklı, aşağı yukarı 15 ülke, 50 büyük şehir gezmiş biri ve üç kuşaktır inşaat işiyle uğraşan bir ailenin ferdi olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, gördüğüm mimari açıdan en etkileyici ve geniş meydanlardan biriydi Hanrapetutyan.

Şehir, geniş cadde ve bulvarları, geniş kaldırımları, klasik Rus tarzı işlemeli binaları, bolca parkları ve dairesel planı ile küçük bir Moskova’yı andırıyor. Vardığımda hafta içi ve mesai saati olmasına rağmen, cadde, kafe ve mağazaların doluluğu, şehrin canlılığı dikkatimi çekti. Etraf bakımlı, mekanlar lüks, hayat hareketli kısacası her şey güzel ve yolunda göründü.

Akşam tekrar Hanrapetutyan Meydanı’na geldim. Klasik müzik, Ermenice şarkılar, Beatles ve Queen eşliğinde ihtişamlı bir ışık ve fıskiye gösterisi vardı meydandaki dev havuzda. İlk başta özel bir kutlamaya rast geldiğimi düşünerek kendimi şanslı saydım, daha sonra bu masraflı olduğunu tahmin ettiğim gösterinin her gün yapılan rutin bir gösteri olduğunu öğrenecektim.

Meydan gündüze oranla çok daha kalabalıktı. İnsanlar, kadın erkek, genç yaşlı, çoluk çocuk bir arada, gösterinin ve ılık yaz akşamının keyfini çıkarıyordu. Eski Sovyet ülkelerinde çokça şahit olduğum ulu orta içki içen, yerlerde yuvarlanan gruplar olmaması dikkatimi çekti. Araştırdığımda bunu engelleyen bir yasa olmadığını, bunun kültürel bir durum olduğunu öğrendim.
Ortam huzurlu, insanlar mutlu görünüyordu.

Hrant, Ara, Arto
Ertesi gün Ulusal Galeri’de Ara Güler sergisinin açılış kokteyline gittim. Açılışa ilgi yoğundu.
Ermenistanlılar, son çare olarak Türkiye’ye çalışmaya gelen sosyokültürel profil hariç, Türkiyeli Ermeni görmeye alışık değiller. Ayrıca Türkiye Ermeni toplumunun sandığı gibi sadece o profilden ibaret de değiller. Ve bazı “sözde elitist” önyargılıların düşündüğü gibi “hırsız veya dolandırıcı” da değiller. Aksine çok medeni, güvenli ve sosyal bir hayat var Erivan’da. Açık bir toplumda, binlerce yıllık yerleşik medeniyetin mirası üzerinde yaşayan bir millet var.

Bununla beraber Türkiye algıları oldukça olumsuz ve bizim Ermeni toplumu hakkında çok kısıtlı bilgiye sahipler.  Öyle ki Hıristiyan mı Müslüman mı olduğumu soranlar oldu. Ama en çok sorulan soru, sergideki entelektüelinden, sokaktaki sıradan vatandaşa hep aynıydı:

“Hrant’ı neden öldürdüler?”.

Hrant Dink’i ve Agos’u istisnasız herkes biliyor. Bildikleri diğer iki isim de Ara Güler ve Arto Tunçboyacıyan. Bilmek tanımak değil elbette ve hakkımızda bildikleri bu üç ikonik isimden ibaret.

Herkes artist

Gezime başlamadan bir süre önce gezginlerin dünya çapında haberleşmek için kullandığı bir ağ üzerinden, Erivan’da yaşayan, gezmeyi görmeyi, farklı kültürlerden insanlarla tanışmayı seven insanlarla iletişim kurmuştum. Erivan’daki ilk bir iki günümü etrafı gezerek tamamladıktan sonra, bu insanlarla görüşüp sohbet etmeye başladım.

Diaspora’dan ve son zamanda Suriye’den gelenlerle olan iletişimlerinden dolayı, Ermenistanlılar, Batı Ermenicesi’ni anlayabiliyorlar, ancak ben onların konuştuğunu anlamakta zorlandım. Hele de kendi aralarında konuştuklarında -ki hızlı konuşuyorlar- ve Rusça kelimeler kullandıklarında bir şey anlamak ilk günlerde mümkün olmadı. Ancak görüştüğüm arkadaşların tamamı iyi derecede İngilizce bilen kişiler olduklarından iletişimde sorun olmadı.

Eğitimli gençlerin hemen hemen hepsi sosyoloji, psikoloji, tarih, dilbilimi gibi sosyal branşlar veya güzel sanatlar okumuşlar. Bir kısım da işletme okumuş. Hepsi anadilleri düzeyinde Rusça ve ileri düzeyde en az bir üçüncü dil biliyor. Ülkede çok sayıda NGO (Non Governmental Organisation) ve NPO (Non Profit Organisation) denen oluşum var. Bunlar yurtdışı kaynaklı fonların, ülkede tarımı geliştirme, eğitime ek kaynak yaratma gibi çeşit çeşit projeleri. Tanıştığım İyi eğitimli, yurtdışında yüksek lisans yapıp geri dönmüş, İngilizce’yi iyi bilen kimselerden şanslı olanları çoğunlukla böyle bir organizasyonda çalışıyor. Diğerleri için öğretmenlik şansı var. O da olmazsa kafeler restoranlar, gelişmekte olan turizm sektörü, telekomünikasyon veya perakende sektörü dil bilen personele iş imkanı sunuyor. Avukat olup da masörlük yapan Amali, sinema okuyup çektiği belgesellerden para kazanamayınca garsonluk yapan Aşot, işletme okuyup barmenlik yapan Raffi, ressam olup simkart pazarlayan Mane aklımda kalan çarpıcı örnekler.

Kalifiye personele uygun iş olmaması, gençleri bezdirmiş ve ülkeyi terk etme, bir batı ülkesine yerleşme arzuları çok yüksek. Birçoğu da zaten Rusya’ya göçmüşler. Gözlemlerime göre bir tek bilişim alanında çalışanlar hayatlarından görece olarak memnun, bunda diaspora bağlantılı yabancı firmaların ucuz işgücü istihdam etmek için kurduğu ofislerin etkisi büyük.

Ermenistan’da neredeyse hiçbir sanayi faaliyeti, hiçbir fabrika olmadığından –konyak, bira ve hazır yemek fabrikalarını saymazsak- üretime yönelik teknik branşlarda eğitim de yok. Mühendis olduğumu söylediğimde insanların şaşkın bakışlarıyla karşılaştım. Sovyet döneminde Ruslar ülkeyi fabrikalarla donatmış, refah ve sosyal adaleti temin etmişler. Ancak teknik altyapıların kurulum ve yönetimini kendileri yapıp Ermeniler’i bu konularda eğitmemişler. Popüler tabirle “know how’ı vermemişler”.

Sovyet toplum mühendisliğinin dehasını anlamak için Ermenistan güzel bir örnek. Rus toplumunu votka ve cinsellik temelli sınırsız bireysel özgürlüklerle uyutanlar, Ermeni toplumu için de yaratıcı çözümler bulmuşlar, ülkedeki entelekti soysal ve sanatsal alanlara yönlendirmişler. Dinle uyutulan toplumlar görmüştüm ama sanatla edebiyatla uyutulan bir toplumu ilk kez Ermenistan’da gördüm.
Erivan sokaklarında gezerken çok sayıda şarkıcı, müzisyen veya ressam görebilirsiniz. Artist bir toplum Ermenistan toplumu, herkes artist!

Tablo gitgide kararıyor
1988 depremi ile sarsılan Ermenistan, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması, dolayısıyla Ruslar’ın ülkeden elini çekmesi ve aynı dönemde devam eden Karabağ Savaşı’nın da etkisiyle bütün sanayi faaliyetlerini kaybetmiş. Fabrikalar kapanmış, işsizlik halkı vurmuş. Ermenistan’ın denize açılan kıyısı olmaması, kapalı olan Türkiye ve Azerbaycan sınırları, sanayinin bir daha kurulamamasının önemli etkenleri.  Ülkeye hammadde sokmak da, üretileni ülkeden dışarı çıkarmak da ciddi mesele.

Sınırları kapalı küçük kara ülkesi olma durumu, kısıtlı ve pahalı havayolu ulaşımı, Sovyetler döneminden kalma ömrünü tamamlamış şehirlerarası karayolları, insanları psikolojik olarak da etkiliyor. Dar bir yerde tıkılıp kalmış olmanın can sıkıntısı yaygın. Bunun yarattığı depresyon ve ağırlığı en çok gençler hissediyor. Dünya’dan kopuk bir halde, tek bir büyük şehre ve birkaç taşra doğal güzelliğine mahkum olarak yaşamaktan bunaldıklarını ifade ediyorlar.

Ancak üretimsizlik ve dünyadan kopukluk esas tahribatı düşük eğitimli alt sosyokültürel sınıflarda ve taşrada yapmış. İşsizlik insanları göçe zorlamış. Erkekler, Rusya’ya çoğunlukla da Sibirya’ya işçi olarak gitmişler. Gidenlerin çoğu geri dönmemiş ve Rus eşlerle yeni hayatlar kurmuş, gittikleri yerde göçmen bir işçi olarak ömür tüketip etnik kimlikleriyle beraber yok olup gidiyorlar. Aileler dağılmış, boşanmalar artmış, evlilik dışı ilişkiler yaygınlaşmış. Fakirlik bir kısım genç kadının Arap ülkelerine fuhuş yapmak için gitmesine neden olmuş. Sağlıklı, donanımlı yeni nesiller yetiştirmek sorun haline gelmiş.

Ermenistan taşrasında hayalet köy ve kasabalar görmeniz mümkün. Hala hayat olan yerleşimler ise kısmen terk edilmiş çürümeye bırakılmış evlerle dolu. Ülkede nüfus resmi rakamların aksine 2 milyon kişi civarına kadar inmiş. Bunun bir milyonu Erivan’da, bir milyonu da diğer ufak şehirler ve taşrada yaşıyor. Göç ise devam ediyor.

Dönüş yolunda sohbet ettiğim, 2004’den beridir Türkiye’de demir işçisi olarak çalıştığını söyleyen Vardan’ın bozuk Türkçe’siyle söylediği şu sözler durumun vahametini özetler nitelikte:
Ruslar varken, dolabı açtığımızda içinde yiyecek olurdu.

Taşıma suyla sefa sürenler de var

Sovyetler sonrası Ermenistan, ekonomik olarak tamamen dış yardımlara bağımlı olarak yaşıyor. Bugüne kadar yardımlar çoğunlukla diaspora tarafından doğrudan devlete yapılmış. Halkın oligarklar olarak adlandırdığı erk sahipleri ve yandaşları yardımları kendi aralarında pay ederek ultra lüks hayatlar yaşamışlar. Bununla da kalmayıp mafyalaşmışlar. Sonuç olarak artık devlete yardımlar azalmış. Diasporanın doğrudan kendi yaptığı işler de var. Ancak bunlar AVM, lüks bina, müze inşası gibi yapanın kendi ismini yaşatmaya yönelik, üretimden uzak, halka kalıcı fayda sağlamayan, manevi mastürbasyondan öteye geçemeyen işler. Bunları yaparken Erivan’ın genel mimari dokusuna saygılı olmak yerine, daha yüksek, daha gösterişli, daha “ucube” tasarımlar kullanmayı da ihmal etmemişler.

Ayrıca Ermenistan Rusya’ya da bağımlı yaşıyor. Rusya’nın Ermenistan üzerinde siyasal ve ekonomik hakimiyeti çok büyük. Telekomünikasyon, bankacılık, akaryakıt gibi kritik sektörler Rus şirketlerinin kontrolü altında. Üretim olmadığından neredeyse her şey ithal ediliyor ve Rusya önemli bir tedarikçi. Ermenistan yaşayabilmek için Rusya’dan sürekli mal ve hizmet almak zorunda. Gelen paraların önemli bir kısmı böylelikle Rusya’ya gidiyor.

Lokal ekonomi çarkları ise tüketim üzerinden yürüyor ve talancı oligarklar ile diasporadan gelip kısmen veya tamamen yerleşip kendi kişisel servetini harcayanların harcamalarıyla dönüyor. İlaveten bir miktar da turizm var. Halk harcayanlar ve harcayanlara hizmet sağlayanlar olarak iki gruba ayrılmış.
Ülkede ne sosyal adaletten, ne de gelir paylaşım dengesinden bahsetmek mümkün. En az üç dil bilen yüksek öğrenimli insanların 200-250 dolara çalıştığı Erivan’da, caddelerde dünyada üretimi adetli olan egzotik otomobillerden çokça görebilirsiniz. Aynı caddelerde 70-80 yaşında kadınların dilendiğini de.  Vatandaşın siyasetçiye güveni kalmamış. Bizdeki trajikomik “Adam yiyor ama çalışıyor da canım” replikleri bile telaffuz edilemiyor Ermenistan’da.

Gençleri depresyona sürükleyen ve ülkeden kaçıp gitme isteklerini körükleyen temel unsurlardan biri de bu adaletsiz düzen. Bir iş kurup, kendi çabasıyla iyi bir yere gelenler bile rahat edemiyor, zira oligarklar denen zorbalardan biri gelip işe doğrudan ortak olabiliyor. Bu konuda şakalar fıkralar bile var:
“İki genç kendi aralarında konuşuyormuş, biri diğerine:
Ne güzel kızdı, neden ayrıldın, evlenseydin keşke!
Evet, güzel kızdı o yüzden ayrıldım. Sarkisyan gelir de ortak olur diye korktum.”

Bir başarı öyküsü: Kendi milletimi tarih sahnesinden nasıl indirdim!

Resmi sayım verilerine göre Ermenistan hala 3 milyonun üzerinde görünüyor. Bunun temel sebebi seçimleri manipüle etmek. Fazladan 1 milyon seçmenin oyu keyfi olarak sandıklara atılıyor ya da atıldı gösteriliyor. Yıllardır Rusya’da olan ve yaşayıp yaşamadığı bile bilinmeyen biri hala ülkede seçmen olarak gösterilip sandıktan oyu çıkabiliyor. Önümüzdeki yıllarda nüfusun 1.5 milyona kadar düşmesi ve harcayanlar ile harcayanlara hizmet edenler arasındaki dengenin oluşması bekleniyor.

Son bir asırdır anavatanından koparılmış olan Ermeni halkı, Dünya’nın dört bir yanına dağılmış halde var olma ve kimlik mücadelesi verirken, bir yandan da içinde yaşadığı toplumların kalıbına göre değişime uğruyor ve bu toplumlara karışıp asimile oluyor. Böyle bir konjonktürde, tarih sahnesinden ilelebet inmemek için, Dünya’nın bir köşesinde Ermenistan adında bir toprak parçası olması tüm Ermeniler için sembolik, psikolojik ve stratejik olarak önemli unsurlar. Tıpkı İsrail’in varlığının dünyanın tüm Musevileri için taşıdığı anlam gibi. Ancak kim bunun ne kadar farkında?

Yöneticiler neredeyse kendi elleriyle ülkeyi boşaltmışlar, içerdeki nüfusu yok olmaları için Rusya’ya göndermişler. Yaşlı kadınları dilenci, genç kızları fahişe olurken seslerini çıkarmamışlar. Elde bir ülke var, üzerinde yaşayan millet kalmamış. Milleti olmayan bir ülke ne kadar ayakta kalır, varlıklarına, topraklarına ne kadar sahip çıkabilir? Tüm bunları hangi motivasyonla yaptıklarını ise anlamak mümkün değil. Lüks arabalara binmek için kendi milletini feda edebilir mi insan? Kendi milletini tarih sahnesinden indirebilir mi kendi eliyle?
Bu şekilde devam ederek Ermenilerin 2115 yılını görebilmelerine ihtimal vermiyorum. Toplam nüfusun büyük kısmını oluşturan ve yüzyıldır vatanından kopmuş olan diasporanın bir yüzyıl daha etnik kimliğini koruyarak var olabilmesini beklemek gerçekçi değil. Ermenistan ise üzerinde insan yaşamayan hayalet bir ülke olma yolunda hızlı adımlarla ilerliyor.

Görünen o ki, varlığımız 4-5 kuşak sonra tarih kitaplarına emanet!

Erivan İstanbul Otobüsü 2013

Ermenistan’da geçirdiğim üç ilginç haftanın ardından sıra dönüşe geldi. Daha önce hakkında “Erivan-İstanbul Umut Hattı” başlıklı bir yazı okuduğum otobüsle dönmeye karar verdim. Bu otobüs her Cumartesi sabah Erivan otogarından kalkıp, Pazar akşamüstü İstanbul’da oluyor.  Çarşamba sabah da İstanbul’dan kalkıp geri dönüyor. Yolculuk 32 saat, “2 gün, 1 gece, koltuk+kahvaltı”, bilet 60 Amerikan Doları. Otobüs önce kuzeye doğru çıkıp Gürcistan’ı katederek, Sarp Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye giriyor. İstanbul-Ankara arası mesafeden biraz fazla olan bu yol, yolların durumu ve sınır geçişleriyle beraber 12 saat kadar sürüyor.
Otobüsteki tek turist bendim. Diğer yolcular ya İstanbul’a çalışmaya geliyorlar, ya da bavul ticareti yapmaya. Bavul ticareti yapanlar her hafta iki kez yapıyorlar bu yolu. Her hafta ömürlerinin 4 günü ve 2 gecesi otobüs koltuğunda geçiyor. Üç arkadaş beraberce düzenli olarak bu işi yapan Hayk ve arkadaşlarına ne getirip götürdüklerini sordum. Kişi başı iki karton sigara ve iki şişe votka getirip -daha fazlası sınırda sorun oluyormuş-, dönüşte de iç çamaşırı ve temizlik malzemesi götürdüklerini söylediler. Yolculuk dışında kalan zamanda da işportada veya pazarda bu malları satıyorlarmış. Kumkapı’da 8-10 kişi beraber bir ev tuttuklarını ve gidip geldikçe kullandıklarını söylediler.

Tüm bunlar bir yana, benim esas içimi burkan şey, 60 yaşlarında bir kadının çalışmak için ilk kez İstanbul’a gelişini, ve yolda yaşadığı endişe, hüzün, korku ve çaresizliği 32 saat boyunca gözlemlemek oldu. Konuştuğumda ne nereye gideceğini ne de ne iş yapacağını bildiğini öğrendim. Bir arkadaşının kendisini karşılayacağını ve yönlendireceğini söyledi. Diğerleri gibi o da iki günlük yolluğunu almış yanına, düşmüş yola. Evet, yolda masraf olmasın diye bu şekilde yapılıyor…

Birilerinin, halka ait tüm kaynakları elde tutmak adına her şeyi yaptığı bir ülkede, kaynaklara erişim hakkı elinden alınmış bir diğerinin de, karnını doyurabilmek için, 60 yaşında anavatanını terk etmeye mecbur kalması, bir diğerinin de 20’li yaşlarının yarı zamanını otobüs koltuğunda geçirmesi, insanlık dışı, çirkin, Ermenistan gerçekleri.

Tüm bunlara rağmen

Gözlemlediğim tüm olumsuzluklara rağmen Ermenistan’da geçirdiğim zaman beni mutlu etti. Türkiye Ermeni toplumunun nüfussal azlığı, sıradan bir Ermeni’nin, hayatı gerçek anlamda bir Ermeni toplumu içinde yaşamasına olanak vermiyor. Hayat, kapalı ve tutucu bir azınlık atmosferinde yaşanıyor, milli ve dini değerler kapalı kapılar ardında yeni nesillere aktarılıyor. Günlük hayatın sokaklardaki gerçek pratiğinden yoksun bir Ermenilik bu yaşanan. Kendi kültürü ve özgün dinamikleri ile işleyen açık bir toplumda, anadilini konuşarak, sıcak insan ilişkileri içerisinde bir iki hafta geçirmek tecrübe edilmesi gereken bir değişiklik.

Vaktimin çoğunu geçirdiğim Erivan hem yerel halk hem de bir turist için oldukça güvenli, huzurlu ve aynı zamanda canlı bir şehir. Turiste av gözüyle bakılmıyor, halk ilgili ve yardımsever, esnaf tacizci değil. Gece vakti sokaklarda tek başına yürümek her iki cins için de bir tehlike içermiyor. İnsanlar birbirlerinden çekinmediği gibi polisten de çekinmiyor. Polise, araç bulamadım beni evime bırakır mısınız demek olağan bir durum.

Dinin artık pratik edilmediği günümüz Ermenistan toplumunda, son 20 yılın adaletsiz düzenine, moral çöküntüsüne rağmen, hala toplumsal barışın ve dayanışmanın bir şekilde devam etmesi, Hıristiyanlığın da çok öncesine dayanan, köklü bir medeniyetin doğal mirası olsa gerek.

Müzeler, bu medeniyetin insanlığa yaptığı katkıları çıplak gözle görmek için büyük fırsat. 5500 senelik, dünyanın şu ana kadar bulunmuş en eski deri ayakkabısı, 1400’lü yıllardan kalma Ermenice tıp kitapları, kitaplarda insan vücudu üzerinde organların gösterildiği çizimler, binlerce yıldır yerleşik yaşayan, üreten, medeni ataların yeni nesillere selamı niteliğinde.

Ermenistan’da geçirdiğim zaman, kişisel deneyim olarak, Ermeni kimliğimin, 2013 Türkiye’sinde keşfedemeyeceğim yönlerini keşfetmeme yardımcı oldu. Buruk da olsa gurur duydum gördüklerimden. Bu tecrübeyi kendini merak eden herkese öneririm.


FOTOĞRAFLAR

Şuşi 2013

  
Karabağ 2013




Erivan’da yaz akşamı    



Erivan, merkez dışı bölgeler, Sovyet döneminden kalma binalar    


Taş ustaları, Erivan 
Opera



Yer Cumhuriyet Meydanı. Önde bir Ermenistan vatandaşının ulaşım aracı, arkadakiler ise diğerlerinin… 


  
Ara Güler Sergisi Açılışı

      

Krikor Lusavoriç kilisesinde bir Pazar ayini. Katılım görüldüğü gibi. 

  

Şehrin tam kalbinden, Ulusal Galeri terasından bir görüntü. Yeni yapılan lüks yüksek binalar ile rant uğruna kimliksizleşen yeni Erivan.

Erivan sokaklarından  protesto görüntüleri    



Erivan İstanbul otobüsü, veda anı



Erivan İstanbul otobüsü, Çorum’da mola anı 


Ek (Sokaklardan parklardan 1-2 ek kare)

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: