İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

‘İslâm, demokrasiyle bağdaşır mı?’ sorusu ya da korku bacayı sarınca…

Yusuf Kaplan, Yeni Şafak’taki bugünkü köşe yazısında demokrasi-İslâm tartışmalarını ele aldı. Kaplan, demokrasi-İslâm tartışmalarının ikide bir temcit pilavı gibi Müslümanların önüne sürülüyor olmasının gerisinde, korkunun bacayı sarmasından kaynaklanan iki temel fobi yattığını belirterek “Birincisi, Müslüman toplumlar, gerçek bağımsızlıklarına kavuştuklarında, kendi kaderlerini kendileri belirlemeye başladıklarında, Batılıların İslâm dünyası üzerinde kurdukları zorba, sömürgeci düzenin çökeceği korkusu… İkincisi de, İslâm dünyasında, Müslüman çoğunluğa bugüne kadar haksız, hukuksuz ve zorba yollarla hükmeden seküler azınlığın, bir gün hesap vermek zorunda kalacağından korkması.” diye yazdı.

***
Yusuf Kaplan, Yeni Şafak’taki bugünkü köşe yazısında demokrasi-İslâm tartışmalarının ikide bir temcit pilavı gibi Müslümanların önüne sürülüyor olmasının gerisinde, korkunun bacayı sarmasından kaynaklanan iki temel fobi yattığını yazdı.
 Yusuf Kaplan, Yeni Şafak’taki bugünkü köşe yazısında demokrasi-İslâm tartışmalarını ele aldı. Kaplan, demokrasi-İslâm tartışmalarının ikide bir temcit pilavı gibi Müslümanların önüne sürülüyor olmasının gerisinde, korkunun bacayı sarmasından kaynaklanan iki temel fobi yattığını belirterek “Birincisi, Müslüman toplumlar, gerçek bağımsızlıklarına kavuştuklarında, kendi kaderlerini kendileri belirlemeye başladıklarında, Batılıların İslâm dünyası üzerinde kurdukları zorba, sömürgeci düzenin çökeceği korkusu… İkincisi de, İslâm dünyasında, Müslüman çoğunluğa bugüne kadar haksız, hukuksuz ve zorba yollarla hükmeden seküler azınlığın, bir gün hesap vermek zorunda kalacağından korkması.” diye yazdı.
İşte Yusuf Kaplan’ın yazısı:
‘İslâm demokrasiyle bağdaşır mı?’ diye soran kişi, ya gerçekten zırcahil biridir; ya da kötü niyetli biri.
Oysa din’i salt bireysel alana hapseden İslâm’a ilişkin bu sığ, primitif ve seküler din algısı da, demokrasiyi, kültürler, zamanlar, mekânlar ötesi evrensel bir olgu’ya dönüştüren algılama biçimi de, bütünüyle yanlıştır ve yanıltıcıdır.
ÖNYARGILAR VE EZBERLER HAVADA UÇUŞUYOR
Türkiye’de entelijansiya olmadığı için, ‘demokrasi’ konusunda da, İslâm konusunda da sadece önyargılar ve ezberler uçuşuyor havada.
Demokrasinin nötr’lüğü, ‘aşılamazlığı’, ‘evrensel bir değer’ olduğu gibi nitelemelerin artık Batı’da da bir karşılığı yoktur.
Yoktur; çünkü hem son çeyrek asırdan bu yana Batı’da ‘demokrasi krizi’ konusunda muazzam bir entelektüel külliyat ortaya konmuştur; hem de daha önemlisi de, aslında yaşadığımız çağ, sözümona haklar rejimi demokrasi çağı değil, hız ve hazlar rejimi dromokrasi çağıdır.
DÜNYANIN EN ‘SİVİL’ TOPLUMLARI, MÜSLÜMAN TOPLUMLARDIR
Açıkçası, halkların iradelerinin, Batılılar tarafından kontrol edilen, Batılıların, kendi çıkarlarını korumak için bütün ahlâkî kaygıları ayaklar altına alarak kullandıkları, diktatörlükler, zorba rejimler tarafından rehin alındığı bir ortamda demokrasi krizini tartışmak fazlasıyla lüks kaçacaktır. O yüzden meselenin felsefî boyutunu şimdilik bir tarafa bırakıyorum.
Sorulan soru şu: İslâm, farklı dinlere, kültürlere, düşüncelere, hayat tarzlarına hayat hakkı tanıyabilir mi?
Her şeyden önce, daha önceki yazıda da tartıştığım gibi, demokrasinin doğduğu Batı uygarlığı, hiçbir zaman farklı dinlerle, kültürlerle birlikte yaşama tecrübesi üretememiştir.
Oysa İslâm medeniyeti, farklı dinlerle, kültürlerle, etnisitelerle, düşünce ve ahlâk sistemleriyle birlikte nasıl yaşanılabileceğinin -Hz. Peygamber’in Medine modeli’nden Osmanlı tecrübesine kadar- henüz anlaşılamamış ve aşılamamış en mükemmel örneklerini ortaya koymuştur.
Müslüman toplumlar, İslâm tarihinde, epistemolojik kırılma ve ontolojik kopuşla sonuçlanan ürpertici bir medeniyet buhranı ve dolayısıyla ilk defa ürpertici bir fetret dönemi yaşıyor olsalar da, bugün bile, Batı’dan devşirilen ulus devletlerin bütün yıkımlarına rağmen farklı dinlerin, kültürlerin, hayat tarzlarının birlikte yaşayabildiği yegâne toplumlardır.
Bu nedenle hâlâ dünyanın en ‘sivil’ toplumlarıdır. Bugün bile, Türkiye’nin Mardin, Hatay, Diyarbakır ve İstanbul gibi illerinde Müslüman halk, gayr-i müslim halkla iç içe yaşar.
Aynı şey, Suriye’de de, Irak’ta da, Lübnan’da da, Mısır’da da geçerlidir.
ASIL KAYGI NE, PEKİ?
Soru şu burada: Müslüman toplumlardaki seküler kesimlerin, temel kaygıları, hayat tarzlarına müdahale edilmesi midir; yoksa yaklaşık yüzyıldır Müslüman çoğunluğa nefes bile aldırmayan siyasî, ekonomik, kültürel tahakkümlerini yitirebilecekleri korkusu mu?
İnsanlık tarihindeki hem vahyî birikimin mirasçısı, hem de bütün belli başlı beşerî birikimlerin hepsiyle yaratıcı ilişkiler kurmuş, bütün medeniyetlerin üzerine oturmuş, bütün medeniyetlerden yararlanmasını bilmiş bir medeniyetin çocuklarının acaba İslâm, farklı kültürlere, hayat tarzlarına izin verir mi, diye bir soru sormaları, son derece saçmadır.
Oysa asıl konuşulması, tartışması gereken yakıcı sorun şu: Müslüman toplumlarda, çoğunluğa tahakküm eden seküler azınlık, Müslüman çoğunluğun temel haklarını gaspetmiş, kültürünü, inançlarını, İslâmî yaşama ve düşünme biçimlerini, hem hayattan hem de toplumdan sürgün eden cinayetlere imza atmıştır.
KORKU BACAYI SARMIŞ OLMASIN SAKIN?
Demokrasi-İslâm tartışmalarının ikide bir temcit pilavı gibi Müslümanların önüne sürülüyor olmasının gerisinde, korkunun bacayı sarmasından kaynaklanan iki temel fobi yatıyor.
Birincisi, Müslüman toplumlar, gerçek bağımsızlıklarına kavuştuklarında, kendi kaderlerini kendileri belirlemeye başladıklarında, Batılıların İslâm dünyası üzerinde kurdukları zorba, sömürgeci düzenin çökeceği korkusu…
İkincisi de, İslâm dünyasında, Müslüman çoğunluğa bugüne kadar haksız, hukuksuz ve zorba yollarla hükmeden seküler azınlığın, bir gün hesap vermek zorunda kalacağından korkması…
MÜSLÜMANLAR, İNTİKAM DUYGUSUYLA HAREKET ETMEYECEKLERDİR
Ama Müslümanlar, intikam duygusuyla hareket etmeyeceklerdir. Sadece iki hayatî örnek, bunu çok güzel ispatlamaya yeter: Hz. Peygamber, müslümanlara onca zulmü, işkenceyi reva gören Mekkeli müşriklere karşı, Mekke’nin fethi sırasında kimsenin burnunun kanamamasını emretmiş, Mekke’ye kansız girmiştir. Ayrıca da, Medine devletinde, mevcut bütün dinlerin müntesiplerini Medine’den sürmemiş, aksine onlarla oturup sosyal, siyasî ve hukûkî ilkelere dayalı muazzam bir sözleşme imzalamıştır.
İkinci örneği de biliyorsunuz: Haçlılar, Kudüs’ü işgal ettiklerinde hem Müslümanları, hem de Yahudileri kılıçtan geçirmesine rağmen, Salahaddin-i Eyyübi, Kudüs’ü fethederken intikam duygusuyla hareket etmemiş, dünyaya, büyük bir insanlık dersi vermiştir.
İslâm, farklı kültürlere, dinlere, hayat tarzlarına hayat hakkı tanır mı, tartışması bu nedenle hem hedef saptırmaya dönük, hem de tarihî, sosyal ve kültürel gerçeklerle örtüşmeyen saçma bir tartışmadır.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: