İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

1915 Soykırımının Vahşeti Evinde Ermeni Çocuğu Olanlar, Hıristiyan Çocuğu Olanlar Muhtara Teslim Etsinler!

Şirin, Almanya’da doğup büyüdü. Kendisini Adıyamanlı Kürt Hacı İbrahim’in kızı olarak biliyordu. Annesinin ve babasının Ermeni olduğunu, kendilerine “Bizimkiler” dendiğini, 12 yaşında tesadüfen öğrendi. Çok üzüldü. Saçlarına aklar düştü. Kimliği unutturulmuş, kişiliği parçalanmış Şirin’in kendini ve kültürel kimliğini arayışının öyküsü, bizi Köln’den Adıyaman Kâhta’ya, doksan yıl öncesinden günümüze sürükler ve “Bizimkiler”le tanıştırır. “Bizimkiler” 1915 faciasından kurtulduktan sonra zorla Müslümanlaşan; görünürde Müslüman, aslında Hıristiyan olarak Anadolu’da yaşamak zorunda kalan Ermenilerdir. 

Baskı altında tutulmuş, kimlikleri inkâr edilmiş bu insanlardan birçoğu olağanüstü bir çaba ile kendini yetiştirmiş; çalışkanlıkları, yaratıcılıkları, mesleki ve sanatsal becerileriyle toplum hayatında kendilerine yeniden yaşama alanı yaratmışlardır. Onlar büyük bir yangının küllerinde açan yediveren gülleri; kayaların bağrında kendilerine yaşama alanı yaratan ulu ağaçlar gibidir.
İsmini Türkçe “Sarı Gelin”, Ermenice “Sari Gyalin” türküsünden alan bu kitapta, Adıyamanlı “Bizimkiler”in gerçek hayatlarından manzaralar ve insan halleri kaleme alınmıştır.
“Emanet Çeyiz: Mübadele İnsanları” ve “Seninle Güler Yüreğim” adlı romanların yazarı Kemal Yalçın’ın bu kitabı ilk kez 2004 yılında Almanya’da yayınlanmıştı.
Kitaptan Pasajlar Şirin’in annesi ne zaman, nasıl öğrenmişti Ermeni olduğunu…
“Ermeni’yiz” desek, Ermeni değiliz; “Müslüman’ız” desek Müslüman değiliz! Biz, işte bu kaderin insanlarıyız. Unutturmuşlar anadilimizi. Kürtlerin içinde yaşaya yaşaya Kürtleşmişiz. Anadilimiz Kürtçe olmuş. Dilimiz Kürt, özümüz başka. Türkçe konuşuruz, Türk değiliz. Türkler bize Kürt der; biz kendimize Kürt demeyiz. Biz biliriz birbirimizi… Biz kendimize “Bizimkiler” deriz. Özümüz, soyumuz, kökümüz Ermeni, dilimiz Kürt, dinimiz Müslüman… İnsan istemeden ne kadar Müslüman olursa, işte o kadar Müslüman’ız.
Ben yedi yaşındayken öğrendim Ermeni olduğumu.
İlkokula giderken, her gün and içerdik. “Türküm, doğruyum, çalışkanım!” diye. Evimizde Kürtçe konuşulurdu. Evde kendimi Kürt bilirdim. Okula başlar başlamaz, Türk olduğumu duydum. Evde Kürt, okulda Türk büyürken bir gün aslımızın Ermeni olduğunu öğreniverdim.
Komşumuzun kızı Fatma ile birlikte oynardık. Bir gün evimizin önünde karıncaları öldürüyorduk.
“Gel şu kırmızı karıncaları öldürelim. Bunlar gâvur karıncaları. Siyahları bırakalım. Onlar Müslüman karıncaları!” dedi Fatma.
Karıncaların “gâvur”, “Müslüman” diye ayrıldıklarını ilk duyuyordum. Şaşırdım:
“‘Gâvur’ ne demek?” dedim.
“E siz de gâvursunuz ya! Kırmızılar sizin, siyahlar bizim karıncalarımız! Müslüman karıncalar gâvurları öldürecek!”
Anlamadım ama canım sıkıldı. Karıncaları öldürmek istemedim. Oyunu bırakıp, hiçbir şey demeden Fatma’nın yanından ayrıldım.
(s. 59-60)
Şirin’in Hazırladığı Mezar
Adıyaman’a tatile gitmişlerdi. İlkokula henüz başlamamıştı.
Şirin’e göstermeden bir kaz kestiler, akşama yemek için. Yemeğini yedikten sonra Şirin’in haberi oldu. Bilse kestirmez, kesilmiş olsa bile etini yemezdi.
Ertesi gün sabahleyin, avluda oynarken, kazın kesik başını gördü. Annesine gitti.
– Anne kazın kesik başına bir mezar yapalım! dedi.
Sultan Hanım:
– Git kızım, şimdi benim işim var. Sen istediğin yeri kaz, istediğin gibi göm; istediğin gibi mezar yap! Diyerek Şirin’i başından uzaklaştırdı.
Bir zaman sonra Şirin geri geldi:
– Anne, dedi, gel bak ben kazı gömdüm. Bir mezar yaptım!
Evde bulunanlar gülüştürler.
– Hele Şirin’in yaptığı kaz mezarına bakalım! Dediler.
Şirin bir mezar yapmış. Başına da tahtadan bir haç dikmişti. Görenler gülüyordu:
– Tu tu tu! Çocuk aslını biliyormuş, aslını.
– Şükür! Bin kere şükür! Şirin aslını biliyor, aslını!
– İnsanın kanı çeker aslına! Bakın Şirin’in kanı da aslına çekmiş!
– Maşallah! Bin bir kere maşallah! Kanı aslına çekmiş!
Şirin, kaz mezarının başına haç dikti diye herkesin sevinmesini pek anlayamamıştı. Aslında Şirin, Almanya’da hiç Müslüman mezarı görmemişti o güne kadar. Okula giderken gördüğü mezarların başındaki haçları biliyordu sadece. Ama çok sonraları, bu haç dikme olayının “Bizimkiler”i neden bu kadar sevindirdiğini anlayacaktı. Şirin farkına varmadan, Adıyamanlı “Bizimkiler”in içlerindeki özlemi gerçekleştirmişti.
(s. 68-69)
Şirin’in Dayısının Cenazesi
Şirin’in dayısı, ölünce amcaları, akrabaları derin derin düşünmeye başladı. Cenazeyi nasıl kaldıracaklardı? Müslüman usulüne göre yapsalar, imam ölüyü yıkarken sünnetsiz olduğunu görür ve yıllardır gizledikleri sırlarını anlardı. Oldum olası “Elhamdülillah Müslüman’ız!” diyen “Bizimkiler”in gerçekte Hıristiyan olduklarını herkese duyururdu.
Ne yapacaklardı?
Cenaze odanın ortasında yatıyordu.
Hayır! Gerçek kimliklerini, esas inançlarını komşuları bilmemeliydi. Gerçekler acıydı ama ölenle ölünmüyordu. Kalanlar, Müslümanların içinde, Adıyaman’da yaşamaya devam edeceklerdi. Çözümü zor dile getirdiler:
Cenaze, gece gizlice götürüp mezarlığın kıyısına gömülecekti…
Yakın akrabalardan beş erkek bu işi yaptı.
(s. 76)
Çarşafın Altında Boyunlarına Haç Takanlar
“Bizimkiler”den bazı akrabaları beş vakit namaz kılmaya başlamıştı.
Adıyaman’da “Bizimkiler”in namaz kılmalarının nedeni korku, güvensizlikti.
– Ne yapalım yengem? Hıristiyanlıktan Hıristiyanlık mı kaldı? Hazreti İsa’ya saygımız, inancımız sonsuz. Ama ibadetimizi yapacak, doğan çocuğumuzu vaftiz edecek bir kilisemiz mi kaldı? Kiliselerin temellerini bile söküp yok ettiler. Geçmişi hatırlatacak bir iz bile bırakmıyorlar. Adıyaman’da kala kala bir Süryani kilisesi kaldı. Haydi gidebilirsen git! Ertesi gün başına gelmedik kalmaz. Namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz. Allah görüp biliyor içimizi dışımızı. Ne yapalım?
“Bizimkiler”den bazı kadınlar ise siyah çarşaf örtünmeye başlamıştı. Sebebini sorduğunda, “Ne yapalım Şirin, Daciklerin gözü üstümüzde” cevabını alıyordu.
Bazı kadınlar ise, çarşafların altında boyunlarına haç takıyordu. Hıristiyanlık geleneklerini, kimseye göstermemeye çalışarak sürdürüyorlardı. Paskalya Yortusu geldiğinde yumurtalar boyanıyordu.
(s. 95)
Adıyamanlı Hripsime, Annesini Anlatıyor:
Annem sevkiyatta üç yaşındaymış. Kafile giderken bir Kürt annemi almış. Bebek isminde bir Kürt köyüne götürmüşler. Anneme bu Kürt aile yedi sene bakmış. Büyütmüş.
Annemin annesi diğer Ermenilerle birlikte sevkiyata gitmiş. Ortalık düzelince, Adıyaman’a dönmüşler.
Bir yandan yer yurt edinmek, ekmek parası kazanmak için çalışırken; bir yandan da herkes yolda belde kaybolan; onun bunun el koyduğu kızını, kardeşini, karısını, oğlunu, gelinini aramaya başlamış. Annemin halası, sora sora, araya araya; yedi sene önce sevkiyata giderken bir Kürdün aldığı annemin Bebek Köyü’nde yaşadığını öğrenmiş. Hemen Bebek Köyü’ne varmış. Sora sora annemin kaldığı evi bulmuş.
Büyük halam, annemi geri istemiş. Fakat yedi yıldan beri anneme bakan köylü onu vermemiş: “Hayır vermem! Yedi seneden beri ben ona baktım. Büyüttüm. Ben onu oğluma alacağım!” demiş.
“Yedi senede yaptığın masrafını ödeyeyim. Gel sen kardeşimin kızını geri ver!” demiş. Köylü “Kesinlikle vermem!” diyerek büyük halamı evden kovmuş.
Günlerden bir gün, köylerde tellal bağırmaya başlamış:
“Duyduk duymadık demeyin! Evinde Ermeni çocuğu olanlar, Hıristiyan çocuğu olanlar muhtara teslim et.
aykiridogrular.com

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: