İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Güvenmek

Yücel Sayman / saymanyucel@yahoo.com
İçinde yaşadığımız ve resmi ideolojiyle belirlenmiş toplum yapısı, bu yapıyı kalıcılaştırmaya yönelik devlet örgütlenmesi ve işleyişi, var olan hukuk, yargı, özgürlük sistemi toplumun büyük çoğunluğunca güvence olarak görülmüyor. İnsanlar güvenceyi ait oldukları etnik, inanç vb. gibi kimlikler temelinde kurguluyor ve bu kurgu çerçevesinde arıyorlar. Örneğin Ermeniler, Rumlar kendi etnik ve dinsel kimlikleriyle değil de gayrimüslim, azınlık olarak tanımlanmalarını, bu tanımlamayla Lozan Antlaşması’nın güvencesinde kaldıkları için kabullenmek durumunda kalıyorlar. Ne hazin! Vatandaşı olduğun devletin yapısında, hukuk ve yargı, özgürlük sisteminde bulamadığın güvenceyi yabancı devletlerin de imzaladıkları sözleşmede bulmak… (Lozan takıntısı pek bir moda oldu. Bir de birileri çıkıp dinsel kimlikleriyle değil de gayrimüslim olarak tanımlanmak ne demek bir anlatsa. Lozan’ın sağladığı pozitif hakların nasıl verileceğini bir öğrensek de hemen Lozan’ı reddetsek. HYETERT)

***
‘Yeni anayasa’ tartışmalarının yoğunlaştığı günlerde, Türkiye’nin çok değişik yerlerinde gerçekleştirilen ve halkın çeşitli ve birbirinden farklı kesimlerinin katılarak özgürce görüşlerini, kaygı ve kuşkularını, taleplerini dile getirdiği toplantılara katıldım. Benzer biçimde, Akil İnsanlar Heyetinin bir üyesi olarak, yine halkın çeşitli ve birbirinden farklı kesimlerinin katıldığı ve katılanlardan isteyenin özgürce konuşabildiği toplantılarda yer aldım.
Araştırmacı olsaydım, yaklaşık yirmi bin kişinin katıldığı ve binlerce kişinin konuştuğu; hiçbir araştırmacının kolayca gerçekleştiremeyeceği bu ortamlardan araştırma konusuna ilişkin sağlam veriler toplardım. Ben bu toplantılara araştırmacı olarak değil, bir süreci yaşayabilmek amacıyla katıldım. Kendimi topluluklara bir şeyler öğretmeye ya da onları ikna etmeye çalışan ya da topluluklardan söz alıp konuşanları dinleyerek not alan, dıştan biri konumuna sokmak istemedim. İstediğim, toplantıya katılanlardan biri olarak, dilediğimde herkes gibi söz alıp, görüşümü belirtebilmekti. Ne yazık ki, toplantıların şimdiye kadar alışılageldiği düzen içinde sürdürülmesi, teknolojinin bu düzene uygun kullanılması, toplantıyı düzenleyenlerin ya da konuklarının katılanlara karşı söz üstünlüğünün bulunması ve bu üstünlüğün kullanılmasının önüne geçilememesi, sürece herkes gibi katılabilme çabamda başarılı olabilmemi engelledi. Ben de bu engeli aşamadım.
Bu toplantılarda toplumun farklı ve değişik kesimlerinin birlikte olabilme, giderek birbirine yaklaşabilmede gösterdiği dinamizme ilişkin, nesnel olduğunu düşündüğüm gözlemlerim oldu. Nesnel olduğunu düşündüğüm diyorum, çünkü aynı gözlemler toplantılara katılan başkalarınca da paylaşılmadıkça, ben ne düşünürsem düşüneyim, nesnellik kazanamaz.
Nesnel olduğunu düşündüğüm gözlemlerden öznel değerlendirmeler yaptım. Bunlardan birini bu yazıda belirtmek istiyorum.
İçinde yaşadığımız ve resmi ideolojiyle belirlenmiş toplum yapısı, bu yapıyı kalıcılaştırmaya yönelik devlet örgütlenmesi ve işleyişi, var olan hukuk, yargı, özgürlük sistemi toplumun büyük çoğunluğunca güvence olarak görülmüyor. İnsanlar güvenceyi ait oldukları etnik, inanç vb. gibi kimlikler temelinde kurguluyor ve bu kurgu çerçevesinde arıyorlar. Örneğin Ermeniler, Rumlar kendi etnik ve dinsel kimlikleriyle değil de gayrimüslim, azınlık olarak tanımlanmalarını, bu tanımlamayla Lozan Antlaşması’nın güvencesinde kaldıkları için kabullenmek durumunda kalıyorlar. Ne hazin! Vatandaşı olduğun devletin yapısında, hukuk ve yargı, özgürlük sisteminde bulamadığın güvenceyi yabancı devletlerin de imzaladıkları sözleşmede bulmak… Kürtler güvenceyi güçlü Kürt hareketinde, Alevi’ler Sünni Müslüman değerlerini siyasi anlayışının temeline oturtmadığını düşündükleri bir siyasi parti iktidarında, muhafazakar kesim bugünkü yaşam tarzlarına müdahale etmeyeceğine inandığı bir siyasi partinin iktidarında arıyorlar. Toplumsal kesimlerin büyük çoğunluğu siyasi iktidar kim olursa olsun, kimlikleri, inançları, vb. temelinde özgürce yaşayabilecekleri bir devlet örgütlenmesinin, toplum yapısının, hukuk, yargı, özgürlük sisteminin var olduğunu düşünmüyor, buna inanmıyor ve güvencesini başka yerde arıyor.
Bu gözlemimden şu sonuca ulaşıyorum: Toplumun büyük çoğunluğu Anayasanın başlangıç bölümünde tanımlanmış devlet biçimi olan despotizmin, önce kendilerini kendileri gibi yaşamanın, sonra kendilerini kendileri gibi yaşamak isteyen farklı kesimlerle beraber, barış ve huzur içinde birlikte var olabilmenin güvencesini  oluşturmadığını görüyor, buna karşı çıkıyor.

Çözümün despotik devlet biçimini yıkarak yerine herkesin güvencesi olabilecek bir devlet biçimini kurgulayan siyasi anlayışta bulunabileceğini düşünüyorum.  Halk bunu görüyor, talep ediyor, toplantıların dinamizminde dile getiriyor. Ve halk bir kez istemeye görsün; yolunu bulur, başarır.    

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: