İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Burjuvazimizin kanlı tarihi

Bülent Falakaoğlu / falakoglu@hotmail.com

“Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, kırk haramiler namıyla ün salmış bir haydutlar çetesi varmış… Kırk haramiler sadece masallarda mı kaldı? Hayır. Kılık kıyafetleri, silahları, yöntemleri değişse de kırk haramiler bugün de var. Uzaklara bakmaya gerek yok: Kırk haramiler her kapitalist toplumda olduğu gibi Türkiye’de de var.” Böyle demişti ve büyük holdingleri kastetmişti Ekonomist Mustafa Sönmez… 1987 yılında ilk basımı yapılan “Türkiye’de Holdingler; Kırk Haramiler” başlıklı kitabında. Geçen hafta birkaç gün arka arkaya gündeme getirilen bir cinayet haberi üzerine aklıma geldi Sönmez’in sözleri… Haberler Taraf gazetesinden Mehmet Baransu imzalı…

Birkaç gün sürdürülen haberlere göre Demirören Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Erdoğan Demirören cinayetle suçlanıyor.
Taraf’ın Genelkurmay Başkanlığı’na ait olduğunu iddia ettiği 1982 tarihli belgeye göre… Erdoğan Demirören’in, 1980 öncesi Rum asıllı, Arşimidis Şirketi sahiplerinden bir kişinin, İstanbul Halkalı’da yakılarak öldürülmesinde parmağı var. Ayrıca bir tuğla fabrikatörünün esrarengiz ölümünde de…
Genelkurmay Başkanlığı 1982 yılında soruşturma başlatmış. Olayı MİT’e sormuş. MİT dosyayı Başbakanlığa göndermiş.
İddiaya göre sonrasında dosya Semra Özal tarafından Başbakanlık masasından alınıp, Demirören ailesine ulaştırılmış. Ardından da konu sümen altı edilmiş.
Olaylar olaylar…
TARAF NİYE MANŞETE TAŞIDI?
Erdoğan Demirören’in “Bunlar palavra. Palavracılara söyleyecek, verecek cevabım yok” dediği olaylar aslında bundan tam 25 yıl önce gündeme gelmişti. 6 Kasım 1988 tarihli 2000’e Doğru dergisinde ve 1989 yılında da Merdan Yanardağ imzasıyla Güneş Gazetesi’nde.
Şimdi bu bayatlamış haberin tekrar gündeme getirilmesi elbette hiç hesapsız değil.
Haberi yapanın MİT’ten, askeriyeden kendisine bavullarla ulaştırılan belgeleri haberleştirmekle mahir Mehmet Baransu olması…
Yaptığı haberlerin bazı operasyonların ve davaların manivelası olması… Ve daha birçok neden bu haberlerin “insani kaygılarla yeniden gündeme taşındığı” tezini zayıflatıyor. 
Peki, o zaman Taraf gazetesinin olayı manşete taşıması neden?
Demirörenlerin, Milliyet ve Vatan gazetelerinin sahibi olmaları…
Yakını olduğu ‘Cemaat’ hakkında MİT’in ve PKK’nin elinde olduğu söylenen belgelerin bu gazetelerde yayınlanma ihtimali…
AKP ile süren iktidar çatışmalarında bu gazeteleri tarafsız bir alana itme çabası…
Bu gazetelerin Çankaya konusunda Tayyip Erdoğan’ın yanında algılanması ve Taraf’ın bu süreçte Erdoğan karşıtı politikalar izlemesinin getirdiği çatışma.
Demirören ailesinin, TÜSİAD burjuvazisi içinde yer almasından dolayı, itibarsızlaştırma girişimi!
Belki hepsi.
Belki de bunların dışında gündeme ve aklımıza gelmeyen başka bir hesap… Tümü de haberin manşete taşınmasının sebebi olabilir.
İZLEMEMİZ GEREKEN ÜÇ YOL
Peki, biz ortada bir ‘hesap’ olduğu için haberleri ciddiye almayacak mıyız?
O zaman bir insanlık suçuna göz yummuş olmaz mıyız? Sessizliğimizden dolayı suça ortaklıkla suçlanmaz mıyız?
Hem insanlığımızı sorgulatmayacak bir tutum almak hem de bunu yaparken çatışan güçlerin birinin yedeğine düşmemek mümkün mü?
Bunun için yapmamız gereken üç şey var.
1) Hiç tereddüt etmeden olayın açıklığa kavuşturulmasını, faillerinin cezalandırılmasını savunmak! İnsanlığımızın ve vicdanımızın gereği olarak…
2) Burjuvazinin (haramilerinin) sadece bir mensubuna ait olmayan topyekûn yükselişinin kanlı tarihini hatırlamak ve yargılamak
3) Taraf’ın da mensubu olduğu yükselen burjuvazinin bugünkü kanlı elini teşhir etmek.
Şimdi bahsettiğimiz yola koyulalım.
(*) Ülke burjuvazisinin semirme ve kanlı tarihi için kaynak: “Türkiye’de Büyük Sermaye Grupları (Finans Kapitalin Oluşumu ve Gelişimi. Özgür Öztürk, Sosyal Araştırmalar Vakfı (SAV).
OSMANLI’DAN BAŞLAYAN KANLI YOL
Ülke burjuvazisinin yolunun açılmasının, Osmanlı’dan başlayan kanlı bir geçmişi var.
Osmanlı’nın son döneminde ticarette özellikle de dış ticarette yoğunlaşmış burjuvazisi gayrimüslimdi. Yani Rum, Ermeni, Musevi, Levanten…
İç ticaret çoğunluğu esnaf niteliği taşıyan Müslüman-Türk burjuvazisi de vardı. Fakat bunlar hem çok etkisiz hem de gayrimüslimlere bağımlıydı.
Osmanlı ekonomisinin batıyla bağlantısının aracı gayrimüslimlerdi. İkinci Meşrutiyet sonrasında uygulanan ‘milli iktisat’ politikaları ile aracı konum azınlıklardan Müslüman-Türk unsurlara aktarıldı.
Sürecin aktörleri öyle kendiliğinden değişmedi tabii. Devlet zoruyla oldu söz konusu değişim.
Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine uzanan Türkiye’de ulus devletin kuruluş sürecinde, azınlık unsurların büyük bölümü ülkeyi terk etmeye zorlandı. Öte yandan, yalnızca ülkeden ayrılanlar değil, Türkiye’de kalan azınlıklar da zamanla (İkinci Dünya Savaşı sırasında yürürlüğe giren Varlık Vergisi gibi uygulamalarla) etkinliklerini önemli ölçüde yitirdiler.
Koç, Sabancı, Çukurova gibi sonraki dönemlerde öne çıkacak olan büyük sermaye grupları, gayrimüslimlerin ellerindeki ekonomik olanaklardan dolaylı ya da dolaysız şekilde yararlandılar.
HİÇ DE MASUM DEĞİLLER!
Akla şu soru gelebilir: Osmanlı’nın son dönemlerinde ve cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan devlet politikasında ülke burjuvazisinin ne günahı olabilir ki?
Tarihe bakıldığında hiç de masum olmadıkları görülüyor.
Örneğin Çukurova grubunun kurucuları Eliyeşil ve Karamehmet aileleri Tarsus bölgesinde büyük toprak sahibiydiler. Nasıl oldular da sanayiciliğe adım attılar dersiniz?
Cevap: 1887’de Rum azınlıklar tarafından kurulan bir iplik fabrikasını 1925 yılında ele geçirerek…
Çukurova’da bir başka hazin hikayenin gaddar (atılımcı) kahramanı Has ailesidir.
Hikaye şöyledir: 1906 yılında Ermeni Aristidis Simyonoğlu tarafından bir bez fabrikası kurulur. Fabrika, 1921 yılında Adana’da Fransız işgalinin sona ermesinin ardından 1923’te Milli Ticaret Türk Anonim Şirketi’ne kiralanır. Aradan çok zaman geçmeden Kayseri Milletvekili Nuh Naci Yazgan devreye girer. Ve ortağı Nuri Has (Kadir Has’ın babası) ile birlikte burayı satın alır.
Sizce her şey kitabına uygun mu?!..
Size bir soru: Koç grubunun 1930 yıllardaki demir boru imalatındaki, zeytinyağı üretimindeki azınlık ortaklarına ne oldu? Ya da bir soru daha: Neden yok oldular?
VARLIK VERGİSİ EKONOMİK SOYKIRIM DEĞİL MİYDİ?
1942 tarihli Varlık Vergisi gayrimüslimlerin birikimlerine bir kez daha sistemli bir şekilde el konulmasından başka neydi ki?
Çıkıp da, ‘tüm varlıklı kesimlerden alındı canım’ saçmalığını savunacak kimse kalmamıştır herhalde?
(1)Müslümanlar (2)Gayrimüslimler (Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler) (3) Dönmeler yani sonradan Müslüman olmuş vatandaşlar (4) Yabancılar.
Vergi mükelleflerinin listesi sıraladığımız şekilde 4 gruba ayrılıyordu fakat ödemeler farklıydı. Tüm zenginler mal varlıklarına göre değil kimliklerine göre paylarına düşeni ödeyeceklerdi.
Toplanan vergilerin büyük çoğunluğu gayrimüslimlerden alındı. Gayrimüslimlerden gelirlerinden fazla vergi talep edildi.  Gayrimüslimler ağır vergi borcunu ödeyebilmek için taşınır ve taşınmaz mal varlıklarını satmaya başladı. Binlerce mülk el değiştirdi, satanlar hep gayrimüslim, alanlarsa hep Müslüman’dı.
Vergisini ödeyemeyenler hiç tanımadıkları, hiç bilmedikleri Erzurum ve ilçelerine sürgün edildi. Sürgün edilenler orada taş kırdı, yol yaptı.
Varlık Vergisi denen şey ekonomik soykırım değildi de neydi peki?
Hükümetin Başbakanı Şükrü Saracoğlu’nun şu sözü her şeyi anlatmıyor mu: “Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.”
BENSİYON KAMHİ’NİN KATİLİ KİM?
Varlık Vergisi, gayrimüslimlerin sermayesini Müslüman Türk kapitalistlere aktarmanın adıydı.
Evet Müslüman-Türk burjuvalara da vergi salındı salınmasına ama ardından kredilerle finanse edildiler. İş Bankası Koç’tan Bezmen’e, Sabancı’dan Has’a kadar tüm yerli burjuvalara kredi açtı.
Örneğin 300 bin lira vergi kesilen Nuri Has’a 200 bin liralık kredi açıldı. Ödemesi gereken verginin üzerinde kredi tahsis edilenler de vardı tabii Koç gibi… 600 bin lira vergi kesilen Koç 880 bin lira kredi almıştı.
Neye mi yaradı bu krediler?
Mensucat Santrali otaklarından Halil Ali Bezmen İş Bankası’ndan aldığı 950 bin liralık kredi sayesinde vergisini ödeyemeyecek durumdaki gayrimüslim ortağı Toranto ailesinin şirketteki hisselerini ele geçirdi örneğin. Ortada yerli burjuvazisi için ekonomik soykırım yapan bir devlet vardı ama burjuvazisi de hiç günahsız değildi, bu süreçte. 
Devlet eliyle palazlanıp sonra da TÜSİAD’ı kurarak ekonomik ve politik süreçlere damgalarını daha kesin vuranlar suç ortaklarıydı hükümetlerin.
12 Eylül darbesi askerlerin eseri miydi sadece? Burjuvazinin darbedeki rolü nelerdi hatırlayın!
Ve şimdi şu soruyu cevaplayın: Varlık Vergisi borcu yüzünden Aşkale’ye sürgüne gönderilen ve orada ölen  Musevi Bensiyon Kamhi’nin katili kim?
BARANSU’NUN BURJUVAZİSİ TEMİZ Mİ?
TÜSİAD’ın tarihi kanlı da yükselen İslami sermaye (MÜSİAD ve Fethullah Gülen cemaatinin iş adamlarının çatısı TUSKON bileşenleri) çok mu temiz?
Şimdi devlet eliyle cinayete gerek kalmadı.
Yol burjuvazi için temizlendi. Burjuvazi kendi işini kendi görüyor. İslami sermaye nerede palazlandı?
Türkiye’nin başat sermayesi TÜSİAD üyelerinin (sanayilerini kâr oranı düşük sektörlerinden çekip finansa, İstanbul rantlarına, enerjiye yönlendirirken) boşalttıkları sektörlerde… Nasıl bir sermaye gurubuydu bunlar?
Ucuz ve örgütsüz emeği insafsızca sömüren… Girdilerini artan ölçüde ithalatla karşılayan ihracat-sanayileşme stratejisine sahip… Büyük holdinglere taşeronluk yapan… Özelleştirmeler, TOKİ ihaleleri, belediye yatırımları gibi devlet rantlarından nasiplenme yarışına giren bir sermaye grubu!
Tablo ortada!
İş Cinayetleri Almanağı 2012 diyor ki; “Her gün 3 ila 5 işçi hayatını kaybediyor. 365 günün sadece 42 gününde işçi ölümü gerçekleşmedi. İşçiler pazar günleri iş cinayetlerinde yaşamlarını yitiriyor.” Tersanelerde, atölyelerde, inşaatlarda, madenlerde, tarımda… Ölüyor işçiler. Niçin?
Alınacak önlemin getireceği minicik bir maliyetten kaçmak için. Kârdan çok küçük bir fedakarlık yapmamak için.
Yeni haramilerin elleri kansız mı sizce?

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: