İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Türkiye Ermenilerinde Hikâye

Fırat Demir

Siyasi hesaplaşmalar ya da hak aramalar- ya da adına ne denirse densin- insanlığın başına her zaman bir çığ gibi düşmüştür. Aynı dili konuşmasa da ortak kültür, gelenek ve görenek paydasında insanlar, isteyerek ya da istemeyerek ayrışmış ya da ayrıştırılmıştır. Bu gerçek, kök salmış bir toplumun içine doğan öteki için de yıllardır birlikte yaşayan halkların ötekisi için de benzer şekilde tezahür etmiştir. Üzerine çöken karın etkisiyle donup kalanlardan birisi de edebiyat sanatı olmuştur şüphesiz. Örnekler için Türkiye ya da dünyadaki darbe yahut savaş dönemlerini hemen gözümüzün önüne getirebiliriz. 20. yüzyılın başında Türkiye Ermenilerinin başına gelenler bir halkın edebiyatının siyasi gelişmelerden nasıl etkilendiğinin iyi, aynı zamanda çirkin bir kanıtıdır.

Sürgünler, baskılar ve tehditler halkları yıldırırken onların temsilcileri edebiyatçılara soluk aldırmamışlardır. Ancak bu şartlar altında dahi bezmeden sanatını devam ettirenler de olmuştur ki bu yazının asıl konusunu da onların metinlerinin analizleri oluşturuyor.

Tabii metinlerin analizlerine geçmeden o dönem kültürel atmosferinin kısa bir özetinin yapılması gerekebilir. 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı topraklarında kendilerine yönelik artan baskılara dayanamayan bazı Ermeni yazarları baskılardan kurtulabilmek amacıyla Avrupa’ya, -özellikle- Paris’e gitmişlerdir. Aynı yüzyıl edebiyat normlarının Fransız yazarlar tarafından belirlendiği bir dönem olduğundan Paris’e giden bu yazarlar ister istemez Paris’in bahsi geçen entelektüel karmaşasından nasiplerini almışlardır. Henüz yüzyılın başında ortaya çıkan ve gelişen romantizm ve ona “tepki” olarak çıktığı düşünülen realizm ile natüralizm akımları Paris edebiyat dünyasında dolaşadurduğundan Fransa’ya giden ve Fransız edebiyatını inceleyen her yazar gibi Türkiye Ermenileri de bu akımlardan etkilenmiş ve 2. Meşrutiyet sonrasında Osmanlı topraklarına geri döndüklerinde yazınlarını bu akımların etkilerinde biçimlendirmişlerdir.
20. yüzyılın başlarında yazın hayatını sürdüren ve benzer hayat çizgisine sahip Türkiye Ermenilerinden göze en çok çarpanı şüphesiz Krikor Zohrab’dır. Avukatlığı engellendiği için Fransa’ya gitmek zorunda kalan Zohrab orada realizmden çokça etkilenmiş ve döndüğünde bu yönde eserler vermiştir. Eserlerinde mekân olarak (doğduğu yer de olan)İstanbul’u tercih eden Zohrab o dönem Ermenilerinin gündelik hayatlarındaki ahlaki yanlışlıkları ve insani bozukluklarını detaylı ancak karmaşık olmayan bir dille aktarmaya çalışmıştır.
“Dikranuhi şaşkın, sersem kalakalmıştı. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilmiyordu. Diğer hizmetkârlar, burunlarının dibinden gülmeye, şakalar etmeye, ona azap vermeye başlıyorlardı. O sırada genç efendisi yanına gelmiyor ve yüzüne bakmıyordu. Günün birinde aniden Sürpik Hanım, onu dikkatle süzdü, öyle bir bakışla ki ateşten bir elbise gibi hizmetçi kızı baştan ayağına kadar kuşattı.”
Konu seçimi, bütünlüğü ve bir hikâye merkezi yaratabilmesiyle oldukça başarılı eserler ortaya koyan Zohrab her ne kadar dönemin başarılı Fransız yazarlardan etkilendiyse de işin başındaki Tanzimatçılar gibi cümle ve olay geçişlerinde heyecanlı ve sabırsız davranmanmıştır. Ancak Türkiye Ermenileri de aynen Türk Tanzimatçıları gibi bu türlere yeni yeni alıştığından kimilerine göre hata bile olmayabilecek bu aksaklıklar genel atmosfer içerisinde kolayca göz ardı edilebilir. Eserleri Sevet-i Fünun dergisinde Osmanlıca olarak yayımlanan Zohrab, Fransızca ve İngilizce başta olmak üzere birçok dile de çevrilerek edebi anlamda kendini kanıtlamayı başarmıştır.
Zohrab ile beraber dönemin dikkate değer diğer yazarı ise Rupen Zartanyan’dır. Zohrab gibi Türkiye(Siverek) doğumlu olan Zartanyan baskılardan dolayı bir süre Bulgaristan’da yaşamış, 2. Meşrutiyet’le beraber tekrar Türkiye’ye dönmüştür. Ancak Zohrab’dan farklı bir yazın anlayışı geliştirmiştir. Zohrab’ın sade diline karşın şiirsel üslup tercih eden Zartanyan kişisel ve toplumsal konuları mesele edindiği eserler ortaya koymuştur. Zartanyan’ın bu eserleri şiirselliğinin yanında simgeselliği ile de dikkate değerdir. Empati kurduğu çoban köpeği üzerinden verdiği insani mesajlar tek bir topluma verilmiş mesajlar gibi dursa da evrenseldir.
“Bu miskin itlerin dünyası bir kemik için bu kadar velvele, tantana koparacak kadar dar mıdır? Bu dar ve pis kokulu sokaklarda bir kırıntı bu kadar pahalı mıdır ki kediyle bile uğraşmak ve ondan pek de farklı olmayan bu geveze it sürüsüne dudak altından azı dişi göstermek lazım olsun? […] Ey çoban köpeği! Yürü, başını ve boynunu yukarı kaldırarak yürü! Bu bayağılıkların gülünç küstahlığın önünden yürü.”
Oldukça dolu ve simgesel olan bu dil tüm hikâyeye yedirilmiş vaziyette. Osmanlıcaya çevrilerek yine Servet-i Fünun’da yayımlanan bu hikâye dönemin Türk yazarlarının da dikkatini çekmiştir. Servet-i Fünun’da yayımlanan Ermeni yazılarına beğence yazan Abdullah Cevdet hikâyeyi şu ifadelerle anlatıyor.
“Çoban Köpeği yine Zartanyan Efendi’nindir. Ne soylu köpek! Bu köpek, “İstanbul köpeği”ne benzemiyor; Byron’ın ‘Kıyamet’indeki köpeğin daha soylusu olsa gerek. ‘İktidar ve zekâya karşı uluyan adilikler’ önünden kibirli ve ağırbaşlı yürüyüp geçiyor.”
Yazın ve yetenekleri Süleyman Nazif, Şahabettin Süleyman gibi nicelerince övülen bu Türkiyeli Ermeniler yazın hayatlarına 1915’te öldürüldükleri için maalesef devam edememişlerdir. Sanıyorum yukarıda kullandığım çığ benzetmesi burada anlam kazanıyor. Öldürülen bu insanlar yazın hayatlarına devam edemeyip sanatlarını ortaya koyamamışlardır. Kısıtlananlar sadece bu iki yazarla sınırlı kalmamıştır tabii. Türkiye’de doğmuş ya da yolu Türkiye’den geçmiş Zabel Yesayan, Hrand Asadur, Avedik İsahagyan gibi yazarlar da ilhamlarını bu ülkede bulup, edebiyatlarına devam ettilerse de hem Türkiye’de hem de başka ülkelerde türlü zorluklarla karşılaşmış ve istediklerini hak ettikleri rahatlıkla ifade edememiştir.
Edebiyatın kısıtlanması sadece kitap sayısında azalmaya ya da ifadede esarete sebep olmuyor elbette. Etkiler, genellikle ortaya konulamayacak değer ve genişlikteler. Türkiyeli Ermenilerin durumunda bu en belirgin şekilde dillerinin yok olma ihtimali şeklinde kendini göstermiştir. Yukarıda bahsi geçen yazarların kullandığı Batı Ermenicesi’nin bugün UNESCO’nun “Tehlikede Olan Dünya Dilleri Atlası”nda tükenme tehlikesinde olan diller arasında. Sanıyorum çığ benzetmesi burada bir kez daha anlam kazanıyor, bu sefer umuyorum ki son kez.
Sonuç olarak kimse bu yazarların birkaç yıl daha fazla yaşadığında bugün durumun Ermeni edebiyatı ya da Ermenice için ne derece farklı olacağını bilemeyecek. Tarihini, edebiyatını ve dilini bilmeden yetişecek bir toplumun hesabını kimin vereceği ise asla bilinemeyecek. Biz ise diğer herkes gibi elimizdeki edebiyat parçalarıyla yetinmek zorunda kalacağız.
Kaynakça:
Srents, S. (2012). Ermeni Edebiyatı Numuneleri 1913. İstanbul: Aras. sf. 367, 91, 173,33.
Bu yazı Aşiyan’ın 9. sayısında yayımlanmıştır.

Yorumlar kapatıldı.