İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ermenilerin aile albümü olamaz!

Murat Çelikkan
Evet, Ermenilerin 1900’lere uzanan aile albümleri olamaz. Tecavüzden, işkenceden, saldırılardan, hastalıktan, açlıktan geçerek kurtulanlar canlarını zor kurtarmıştı. ‘Dildilian Kardeşlerin objektifinden Bir Ermeni Ailesinin Yitik Geçmişine Tanıklıklar’ sergisini gezin.

Tarihi topraklarda aile albümleri

Ananem 1901 doğumluydu. Yaşının, babası Rıdvan Paşa’dan kalan malların satışı için ablası Nuriye tarafından büyütüldüğünü iddia ederdi ama elimdeki nüfus kağıdında 1901 yazıyor. Aile büyükleri öldükçe her birinin fotoğraf albümü, kişisel mektupları, nüfus kağıtları, evlilik cüzdanları nesilden nesile geçerek bana kadar geldi. Anne tarafından anneannemin annesi ve dedemin babası Recaizade Mahmut Ekrem’e, (d.1847) hatta onun babası deli Recai Efendi’ye kadar uzanıyor bu albümler.
Ben doğrusu annem ve babam ölene kadar aile tarihi ile fazla ilgilenmedim. İlkokulda Türkçe dersinde bahsi geçtiği için annemin ‘ayıptır, dedenin kim olduğunu söyleme!’ demesinden beri soy, sop çok da umurumda olmadı. Gençlik ve olgunluk dönemimin önemli bir kısmında kendimi komünist olarak tanımlamam da bunda rol oynadı. Mensubu olmadığın bir sınıf için mücadele ederken, kendi sınıfını hatırlatmanın manası yoktu. Ayrıca bu öğretide etnisiteye de yer yoktu. Bu nedenle babamın Çerkes soyuyla da uzun zaman ilgilenmedim. Çerkeslik benim için Çerkes Tavuğu, pılpılçıka, Çerkes pastası, Kafkas folkloru ve babaannemin sinirlendiğinde Abazaca söylenmesiyle sınırlı kaldı.
Ama şimdi, belki de ailede sorularımı cevaplayacak pek kimse kalmadığı için kafamda aile tarihine, dedeme, babanneme hatta anne ve babama dair sorular belirmeye başladı. Bunların cevabını kısa yoldan aile albümlerinde arar oldum. Bir duruşta, bir bakışta, kıyafetlerde, bulundukları mekanlarda.
Geçen sene sonunda Tarihsel Diyalog konusunda bir dönem eğitim görmeye New York’a Columbia Universitesi’ne gittim. Bu program gereği almam gereken derslere ek olarak almayı düşündüğüm iki ders vardı. Bu ek derslere, dönem ödevi verme zorunluluğu olmaksızın misafir öğrenci olarak katılıyordunuz yeterki dersi veren hoca kabul etsin. Başvurduğum hocalardan ilki Columbia Hukuk Fakültesi’nde Soykırım Yasası dersi veren Menachem Z. Rosensaft idi.  Rosensaft, International Network of Children of Jewish Survivors’ın kurucusu ve Auschwitz ve Bergen-Belsen toplama kamplarından sağ kurtulan bir anne babanın çocuğuydu. Huffington Post’un makale yazarı olmasının yanısıra Soykırım Hukuku konusunda çok saygı duyulan bir isimdi. Beni ve benimle aynı programda eğitim gören eski Yugoslavya bölgesinden 3 kişiyi dersine kabul etti. Bir dönem boyunca Nurenberg duruşmaları, Yugoslavya Uluslarararsı Ceza Mahkemesi, Ruanda Özel Yetkili Uluslararası Ceza Mahkemesi kararları, Soykırım Yasası, İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar, Savaş Suçları, hatta Faşizm, ırkçılık, Cinsel İçerikli Suçlar konusunda bizi aydınlatmakla kalmadı, inanılmaz bir deneyim yaşamamızı da sağladı. Derse girmeden okunması gereken makale ve belgeler çok fazla olmasına rağmen haftada bir perşembe öğleden sonra verilen dersi hepimiz heyecanla bekler olduk. Ders, Birleşmiş Milletler tarafından 1948’de kabul edilen Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Konvansiyonu (Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide) ile başlıyordu. Ve tabii ki Ermeni Soykırımı ile. Çünkü bu yasanın hazırlayıcısı olan Raphael Lemkin, bu çalışmayı Ermeni Soykırımı nedeniyle hazırlamış ve ilk kez Soykırım sözcüğünü 1944 yılında Ermeni ve Süryani Soykırımı için bir makalede kullanmıştı. Sınıftaki tek Türkiyeli olarak birçok soruya cevap vermek zorunda kaldım. Hem dersi veren hocanın inkarın 100 yıl sonra hala nasıl sürdürülebildiği hakkındaki sorularına cevap vermek hem de dünyanın dört bir yanından gelmiş öğrencilerin meraklarını gidermek zorunda kaldım. Benden sonra sıra Sırp ve Hırvat arkadaşlarıma ve Srebrenica soykırımına da geldi. Ama dünyanın her yerinde hukuk fakültelerinde verilen soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçlarla ilgili ders, Ermeni Soykırımı ile başlıyor ve dünyanın her yerinde hukukçular böyle yetişiyor. Tabii Türkiye hariç! (Muhtemelen Azerbaycan da hariçtir.)
Gelelim almak istediğim diğer ek derse… Dersin adı 1915 Soykırımına Ermenilerin Edebi ve Sanatsal Yaklaşımları (Armenian Literary and Artistic Responses to the Genocide of 1915) adını taşıyordu. Dersi veren de Ermeni bir felsefe profesörü olan Armen Marsoobian’dı. Başvurdum ama dersi alamadım çünkü Armen bir dönem Columbia’da bir dönemde Felsefe Bölümü Başkanı olduğu Southern Connecticut State University’de ders veriyordu ve benim Columbia’da bulunduğum dönem o Conecticut’da olacaktı. Ama benimle buluşmak istedi.
Buluştuk. Bir kaç saat süren sohbet sırasında, daha once Arjantin’de Plaza De Mayo Anneleri ile başıma gelen gelmedi. Yani Armen, Anneler gibi, ‘sizinle konuşmadan önce Ermeni Soykırımı hakkındaki tavrınızı bilmek istiyoruz,’ demedi. Sanattan, dersinde kullandığı iki filmden biri olan Agoyan’ın Ararat filminden, Merzifon ve Sivas’tan konuştuk. Dedeleri oralıydı ve orada bir fotoğraf stüdyosu kurmuşlardı. Soykırım’dan din değiştirerek kurtulmuşlar, evlerinin bodrumunda yıllarca soykırımdan kaçanları saklamışlardı. Bu konuşma sırasında Osman (Kavala) ve Meltem (Aslan) ile zaten tanıştığını, Anadolu Kültür ile İstanbul’da bir sergi açma projelerinin olduğunu anlattı. ‘Dünya çok küçük,’ diye gülüştük. Dedeleri, Osmanlı Ermenisi fotoğrafçılar olan Dildilian Kardeşler’di ve yaklaşık 600 fotoğraftan oluşan fotoğraf arşivleri, mektupları, anlatıları da Armen’deydi, onlar üzerine bir kitap yazıyordu. Buluşmanın sonrasını, Armen’in bilgisayarında dijital görüntüleri olan  19. ve 20. yüzyılın başından kalan Dildilian fotoğraflarını inceleyerek geçirdik. Etkilendim. Çünkü resmi söylemin dışında yüzyıl başında Anadolu’da yaşama ilişkin ne görsel ne de yazsınsal çok fazla kaynak yok ya da gün yüzüne çıkmış değil.
Ama bir şey hiç aklıma gelmedi!
Taa ki 25 Nisan’da İstanbul’da Depo’da açılan ‘Dildilian Kardeşlerin Objektifinden Bir Ermeni Ailesinin Yitik Geçmişine Tanıklıklar’ sergisi nedeniyle 26 Nisan’da yapılan panele kadar. Sergi nedeniyle yapılan panelde Armen T. Marsoobian, Arsinée Khanjian ve Ayşe Gül Altınay konuşmacı, Salpi Ghazarian moderatördü. Ünlü bir oyuncu olan Arsinée Khanjian, konuşmasının bir aşamasında mealen şunları söyledi: ‘Armen ile tanışıp koleksiyonu gödüğümde müthiş bir şaşkınlığa uğradım. Dünyanın çeşitli yerlerine gittikçe Ermeniler üzerine kitapları, anıları ve bazı fotoğrafları topladım. Ben Lübnan doğumluyum ve anneanne ve dedelerime ilişkin elimde hemen hemen hiç bir fotoğraf yok. Topladıklarımla bölük pörçük bir Ermeni geçmişi oluşturmaya çalıştım. Bu benim gibi birçok Ermeni için hayal edilerek kurulabilen bir geçmiş. Halbuki Armen’in elindeki fotoğraflar sadece onun değil, neredeyse tüm Ermenilerin yitik geçmişine tanıklık ediyor.’
Evet dersler almış, tartışmalara katılmış, bu konuda konuşmalar yapmıştım ama aklıma, yok edilenin sadece insanlar değil koca bir tarih ve onun belgeleri olduğu yeteri kadar düşmemişti. Fotoğraf, özellikle aile albümü biriktirmenin sınıfsal bir yanı var elbette. Anne tarafımın şehirli baba tarafımın kırsal kökenli olması bu farka katkı yapıyor elbette. Ancak baba tarafımın aile fotoğrafları konusundaki yoksulluklarının onların da Çerkes sürgünüyle Türkiye’ye gelmiş olmalarından ve onların da anılarını, dillerini, vatanlarında bırakarak zorlu bir yolculuk yapmış olmalarından kaynaklandığı gerçeğini de değiştirmiyor.
Evet, Ermenilerin 1900’lere uzanan aile albümleri olamaz. Tecavüzden, işkenceden, saldırılardan, hastalıktan, açlıktan geçerek kurtulanlar canlarını zor kurtarmıştı. Bütün hayatlarını Anadolu topraklarında bırakarak… Dolayısıyla Depo’da açılan bu sergi bir yandan da yitik bir tarihi fotoğraflarıyla bir ulusa kazandırmaya hizmet ediyordu. Ve Khanjian olmasa ben bu gerçeği tam anlamıyla kavrayamayacaktım. Onların ailenin geçmiş kuşaklarına uzanan fotoğraf albümleri olamazdı. Onların albümleri bu topraklarda rehin alınmıştı. Yok edilmişti ve her şey inkar edilmişti.
Bunu, bütün boyutlarıyla anlamak için soykırıma soykırım demek de yetmiyordu. Soykırım dehşetini bütün boyutlarıyla anlayabilmek, Ermeniler üzerindeki bu günkü etkilerini, yitik geçmişlerini, zalim ve mazlum iki millet (hatta soykırımda rol alan Kürtleri ve Çerkesleri düşünürsek daha da fazla) olarak birbirine kenetlenmiş ortak geçmişimizi ve ortaklaşması gereken geleceğimizi düşünmek; soykırımın Ermeni kimliğinin nasıl ayrılmaz bir parçası olduğunu idrak etmekten geçiyordu mutlaka…
Armen Marsoobian sergi konusunda şunları söylüyor: ‘’Çoğu aile, anavatanlarındaki hayatlarının sonunu belirleyen alevlerden kurtarılan birkaç fotoğrafa ve sözlü olarak aktarılan öykülere sahip oldukları için kendilerini şanslı hisseder. Ailemizin ayrıcalığı bundan daha fazlasına, hayatlarının o tarihi topraklarda nasıl olduğunu detaylarıyla incelememize izin verecek kadar fazlasına sahip olmasıdır.’’
Mekan tasarımı Kirkor Sahakoğlu, metin yazarlığı Anna Turay tarafından yapılan Depo’daki ‘Dildilian Kardeşlerin Objektifinden Bir Ermeni Ailesinin Yitik Geçmişine Tanıklıklar’ sergisini gezin. Ermeni halkının yitik geçmişine önemli bir ayna tuttuğu için… Ortak, acılı ve kanlı geçmişimizin bir aile albümüne yakından bakabilmek için…
1 / 7
Kolej bandosu

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: