İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Uydurma haberin kara lekesi: 6-7 Eylül Olayları

M. Latif SALİHOĞLU / latif@yeniasya.com.tr
Yakın tarihimizde yer alan “6-7 Eylül Olayları”, temel insan hak ve hürriyetleri noktasında tam bir yüzkarası mahiyetini taşıyor. Zira, gayr-ı müslimlerin, bilhassa Rum asıllı vatandaşların ev, işyeri ve kiliselerine yönelik olarak 6-7 Eylül 1955  tarihinde yapılan vahşiyane saldırı ve yağmalama vak’ası—sonradan açıkça anlaşıldığı üzere—tümüyle yalan ve uydurma bir habere dayanıyordu. Evet, düpedüz yalan ve provokatif maksatlı habere göre, Selanik’teki Mustafa Kemal’in doğduğu eve bomba atılmış imiş…

Bu planlı ve siparişli uydurma haber, sanki gerçekmiş gibi radyo ve gazetelerden halka duyurularak, Kıbrıs meselesi yüzünden Türkiye ile Yunanistan arasında zaten gerilmiş olan hava büsbütün gergin  bir hale geldi.
Provokatörlerin halkı galeyana getirmesi sonucu, 6 Eylül günü havanın kararmasıyla birlikte azınlık statüsündeki vatandaşların ev ve işyerlerine yönelik toplu saldırılar başladı.
Emniyet kuvvetlerinin yetersiz kalması sebebiyle, sabah saatlerine kadar devam eden yağma, saldırı ve tahribat, İstanbul’un belirli noktalarını adeta savaş alanına çevirdi.
Rum nüfusun yoğunluk teşkil ettiği başta Şişli, Beyoğlu, Kumkapı, Yedikule ve Samatya olmak üzere, muhtelif semtlerinde binlerce ev ve işyeri tahrip edilerek değerli eşyaları yağmalandı.
Bu arada, 15 kadar Rum ve bir Ermeni vatandaşın öldürüldüğü, 30’dan fazla Rum vatandaşın da ağır şekilde yaralandığı tesbit edildi.
Bir uydurma haber sonrasında gelişen hadiseler zincirinin bu ağır faturası, ne yazık ki, Demokrat Parti hükümetine yüklenilmeye çalışıldı.
Zira, asıl maksat, bu hükümeti yıpratmak, icraatini zora sokmaktı.
Zararlar tazmin edildi; ancak…
Provokatörlerin zor durumda bıraktığı Demokrat Parti hükümeti, her ne kadar mağdur olan vatandaşların zararını milyonlarca lira ödeyerek tazmin etmiş ise de, bu hadiseden sonra bilhassa Rum asıllı vatandaşların gruplar halinde İstanbul’u terk etmelerine kimse mani olamadı.
Benzer hadiselerin tekerrüründen korkan Rum ve bir kısım Ermeni vatandaşlar, ilk fırsatta Türkiye’yi terk etmeye yöneldi.
Haliyle, bu durum Türkiye’nin milletler nezdindeki prestijini sarstı ve ağır şekilde yaralamış oldu.
İslâm dininin prensipleriyle de zerrece bağdaşmayan bu vahşiyane davranış, ne yazık ki, bir hiç uğruna yaşandığı gibi, ülke ve millet olarak ayrıca bizi hiç hak etmediğimiz ağır bir zan ve töhmet altına sokmuştur.
Sonradan kimi itiraflarla da anlaşıldı ki, yakın tarihimize bir kara leke olarak geçen bu vakıa, gerçekte gizli servislerin çok ustaca tasarlayıp uygulamaya koyduğu hainane bir plândan ibarettir.
6-7 Eylül Olaylarını tetikleyen haberler gazete manşetlerini  süslerken, geriye büyük acılar ve enkaz yığınları kaldı.
Tutmayan Sistem  Köy Enstitüleri tarihe karışırken
Proje tasarım safhası bir–iki sene evveline dayanan Köy Enstitülerinin resmî kuruluş tarihi 17 Nisan 1940 olarak biliniyor.
On dört yıl boyunca 17 bin 300 kadar köy öğretmeni yetiştiren bu okulların kapatılması tarihi ise, 27 Ocak 1954.
Zaman içinde sayısı yirmiyi geçen bu okulların en meşhûr olanı, Ankara’nın yanı başında kurulan Hasanoğlan Köy Enstitüsüdür.
Diğerleri ise, Türkiye’nin muhtelif bölgelerinde, özellikle demiryoluna yakın köylerde tesis edildi.
Köy Enstitüleri hakkında toptancı bir yaklaşımla değerlendirme yapmak doğru olmaz. Zira, bu okulların çok fenâ yönleri yanında bazı faydaları da görülmüştür.
Meselâ, köy çocuklarının zaten içinde bulundukları tarım ve ziraat sahasında hem teorik, hem de pratikte daha bilinçli şekilde yetiştirilmeleri, köylülerin de bunları örnek alarak daha modern ve kaliteli üretim yapmaya yönelmeleri, nisbî bir fayda sağlamıştır, denilebilir.
Buna mukabil, dinî, ahlâkî ve kültürel sahada özden sapma, hatta sapıklığa meydan verme şeklinde görülen öylesi uygulamalar olmuştur ki, tam bir yüzkarası niteliğinde.
Zaten, bu okulların kapatılmasında en büyük gerekçe de bu olmuştur.
Öyle ki, ilk on yıllık sürenin ardından, bu enstitüleri açtıranlar dahi yaptıklarını savunamaz bir duruma gelmişlerdir.
Meselâ, Anadolu köy çocuklarının müzikte en yatkın oldukları saz ve kaval çalmayı ve bu çalgılar eşliğinde halk müziğini geliştirmek yerine, bu çocuklar daha çok Avrupaî tarzı yansıtan mandolin ve akordeon çalmaya zorlanmışlardır.
Beterin beteri ise, ekseriyeti yatılı olan Köy Enstitülerindeki kız ve erkek öğrencilerin karma eğitime tabi tutulması ve bu gençlerin yine bozulmuş Avrupa’nın ahlâk normlarını bile zorlayan din dışı bir hayata alıştırılmaya zorlanması olmuştur.
Nitekim, bu okullarla ilgili olarak o dönemde yapılan tenkitlerin başında bu husus geliyor.
Müslüman halkın tepkisi de “Çocuklarımız bu okullarda dinsiz, imansız, ahlâksız birer komünist haline getiriliyor” şeklinde yükselmiş, bu mânâdaki seslenişler yer yer ayyuka çıkmıştır.
Neticede, muhalefet partisinin bile artık savunamaz hale geldiği Köy Enstitüleri, 1954’te resmen kapatılarak tarihe karışmış oldu.
30.04.2013

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: