İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

1915’ten sağ kurtulup geri dönen aileler

Bozukluk Hep Yukarıdan Geldi Annem derdi ki ‘Bir gece yoldan ayak sesleri gelmeye başladı. Avlu kapısına gittik, baktık. Birbirine iplerle bağlı insanlar gidiyorlardı sessiz sessiz. Çoğu inliyordu, öksürüyordu. Böyle yürüdüler, gittiler.’Babam da derdi ki ‘Bir sabah kalktık, Divriği’de Ermeni kalmamış. Evlere girdik, her yer dayalı döşeli duruyor. Bir evde sofra kurulmuş, çorba var, kaşıklar etrafında.”

Bozukluk Hep Yukarıdan Geldi
Annem derdi ki ‘Bir gece yoldan ayak sesleri gelmeye başladı. Avlu kapısına gittik, baktık. Birbirine iplerle bağlı insanlar gidiyorlardı sessiz sessiz. Çoğu inliyordu, öksürüyordu. Böyle yürüdüler, gittiler.’Babam da derdi ki ‘Bir sabah kalktık, Divriği’de Ermeni kalmamış. Evlere girdik, her yer dayalı döşeli
duruyor. Bir evde sofra kurulmuş, çorba var, kaşıklar etrafında.”
Bozukluk Hep Yukarıdan Geldi
70 yaşında emekli bir öğretmen olan Necmi’nin güçlü bir gözlem kabiliyeti, muazzam bir hafızası ve eşine az rastlanır bir anlatı yeteneği var. Muhafazakâr bir Anadolu kasabasında geçirdiği çocukluğu sırasında kendisinden önceki kuşakların öykülerini dinlemekten hoşlanırmış: “Babamın dinlenme kahvesi vardı.
Sekiz-on yaşındayken dinlerdim yaşlıları.” Yerel tarihin bir kaynağı olarak gördüğü sözlü anlatılara duyduğu hayranlık Necmi’yi farklı kılar: “Eski insanlarımızın hepsi öldü. Biz onların tanıklığını elde edemedik.Bu öyle büyük bir kayıptır ki ne arşivler bu açığı kapatabilir ne kütüphaneler. En büyük kaybımızdır, felakettir.” Necmi’ye göre, en iyi hikâye anlatıcıları yaşlı kadınlardır: “Bana göre en doğru, yani nesnel
değerlendirenler, ‘kocakarı’ dediğimiz, okuması yazması olmayan kadınlardır. Onlar belki içgüdüsel bir şekilde, Tanrı vergisi bir muhakemeyle, çok enteresan şeyler söylerlerdi.”
Çocukluğunun geçtiği kasaba, içe kapanık ve coğrafik açıdan izoledir: “Divriği kör bir nokta, kentler arası bir çıkmaz sokaktı. Oradan herhangi bir yere gidemiyordunuz. Vahşi bir tabiat, uçurumlar, dağlar var. İstanbul çok uzak ve hayal ötesi bir yer, ay gibi.” Divriği’nin modern yaşamla geç karşılaşması ve sözlü
aktarım geleneği, Necmi’nin, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başındaki hayatın dokusunu çocukluğunda hissetmesini mümkün kılar. 1915’te yaşananların, kasabanın demografik, ekonomik ve kültürel yaşamına büyük bir etkisi olduğundan, bu olay çocukluğunda dinlediği hikâyelerde her zaman mevcuttur.
Üstelik Necmi, 1915’ten sağ kurtulup geri dönen aileleri tanımış ve komşular arasında süregelen ilişkilere tanıklık etmişti.1915’in bir kırılmadan ziyade benzer bir dizi olayın sonucu olduğunu söyleyen Necmi, yaşlılardan dinlediği
hikâyeleri anlatıyor: “Çoğu ağalar köken olarak Kürt’tür. Kırdan gelen büyük bir hırsla kazanmak, tutunmak ve yükselmek ister. Onlar vurucu kırıcı olurlar. Bir korku hissettiriyor. Atı var, silahı var. 1895 olayları sırasında Kürt aşiretler Divriği’deki mütegallibe ile anlaşarak Ermeni evlerini basıp mal gasp etmişler. Ertesi gün de o mütegallibe dediğimiz zümre ‘memleketimizin Ermenilerine yazık oldu’ diyerek
fırınlardan bedava ekmek dağıttırmışlar. Yaşlılar derlerdi ki, ‘bizim mütegallibe kesimi soyguncuların Ermenilerden gasp ettiklerinden pay alıp kendilerine konaklar yaptırdılar’.”
19. yüzyıl Müslüman-Hıristiyan ilişkilerini etkileyen önemli bir konu, ekonomik eşitsizlik ve buna eşlik eden çekememezlikti ona göre: “Yerli Müslümanlar daha mütevekkil, daha kanaatkâr, dış dünyadan soyutlanmış durumda. Sanayi alanına girmenize imkân yok, çünkü günahı çok. En iyisi fırıncılık, kasaplık,hamamcılık gibi işler, çünkü fiyatı belirleniyor. Fakat demircilik, kalaycılık, saatçilik gibi işlerde haram
tehlikesi var. Bu işler gayrimüslimlere terk edilmiş. Onlar da sürekli üreten insanlar olarak servet sahibi olmuşlar. Kazanılanı da aktaracakları bir yer yok. Altın biriktirecekler ve bunun dedikodusu yayılacak. Buna dönük birtakım ihtiraslar, ele geçirme niyetleri oluşuyor. Birtakım aracılar bulunuyor, cahil insanlar
tahrik ediliyor. Bu tehcirin nedeni olmasa da, tehcir sonrasında böyle bir bölüşüm olmuş.”
Yıldız doğalı hayat yüzü görmedik
Kasabalılara göre, yaşanan acılar dış kaynaklıydı: “‘Evladım, bozukluk hep yukarıdan geldi’ derlerdi. Yani hükümetten; bizimle ilgisi yok bu işin. Bunu komşumuz Ermeni nene de derdi. Derlerdi ki ‘Yıldız doğdu, bizim memleketin hali bitti, Ermeni-Kürt birbirine girdi, harp başladı, kıtlık başladı, salgın geldi. Ondan sonra doğru dürüst hayat yüzü görmedik.’” [“Yıldız,” 1910’da çıplak gözle görülen Halley kuyrukluyıldızına atıftır].
Ancak anlatının başka bir yerinde yerli Ermenilerin kışkırtıldığı, yerli Müslümanların da, kendilerinin tehlikede olduklarına inandıklarını söylüyor Necmi: “Ermenileri örgütlerin tahrik ettiği, düşmanlığın başka odaklardan kaynaklandığını herkes kabul etmişti. Olmuş ve onlar silahlanmışlar. Fırat’ın Çaltı Suyu diye bir kolu var, Divriği’nin altından geçiyor. Artık ırmağa gidilemez hale gelmiş, çünkü ırmağın
üstünde Ermeni mahalleleri var. Aynen bugün güneydoğu kentlerinde yaşandığı gibi, Ermeni çocukları damlardan Müslümanlara taş atmaya başlamışlar. Babam bir sabah erkenden babasıyla değirmene giderken taş atmış bir çocuk. ‘Bu bir şey değil’ demiş. ‘Önünden giden babanı da öldüreceğiz!’ Yani korku başlamış. Halk bir gün gecikilseymiş Ermenilerin bütün Türkleri keseceğine inandırılmış.”
Şiddeti ve zulmü devlet yetkililerine, yerli olmayan haydutlara ve bir nebze de yerli elitlere atfeden Necmi, sıradan insanların genellikle komşularını, iş arkadaşlarını ve hatta yabancıları kurtardığını anlatıyor:“Cemiyet kendi içinde çözümlerini bulabiliyor. Müdahaleciler çok kötü işler yapıyorlar. Hele bu resmi müdahaleyse ve yereli öğrenmeden resmi müdahaleyse, berbat ediyor. Şimdi cellat bulmak kadar kolay
bir şey yoktur. Mutlaka ip çekecek adam bulunur. Ama Müslümanların Divriği özelinde Ermenilere karşı zinhar herhangi bir yanlış hareketleri yok. Hiçbir Ermeni-Türk kapışması yok. Gidenler yanlarında yükte hafif pahada ağır ne varsa almışlar. O zaman Anadolu’nun her tarafı eşkıya dolu. Bütün asker kaçakları dağlarda. Hem karakuşi uygulamalar hem sorgusuz sualsiz işler çok. Bir yerin şube reisi belki
astığı astık kestiği kestik bir adam. Ama öbür kasabada daha insani düşünebilen bir adam varsa değişik davranmış. Halk açısından, Türkler Ermenileri korumak için çok çalışmışlar. Kimi sözüm ona Müslüman olmuş, nikâha alınmış, kimi almış evinde gizlemiş. Ustasını kurtarmaya çalışmış adam, on sene on beş sene önünde çalıştığı, ondan sanat öğrendiği. Ustasını kurtaramadıysa bile, geride kalan çoluk
çocuğunu himaye etmeye çalışmış. Hiç değilse ekmeğini sağlamaya çalışmış. İmkânı varsa almış, saklamış, gizlemiş.”
Necmi’nin babası kuyumcuydu, çünkü babası zanaatkar bir Ermeni’yi kurtarmıştı: “Kafileler gelince listesi de gelirmiş. Büyükbabam belediyede kâtipmiş. Listede kuyumcu ustası görmüş. Adamı çekmiş kenara. Demiş ki ‘siz diyar-ı meçhule gidiyorsunuz. Ben sizi bu kafileden çözerim, oğullarım var, kuyumculuk
öğretir misin?’ Ustası sonradan Necmi’nin babasına, ‘Benden öğrendiklerini aynen bir gayrimüslim çırağa öğreteceksin’ diyecektir.Sofra kurulmuş, kaşıklar etrafında
Benzer bir şekilde, konu yerli Ermenilerin tehcir edilmesi olayına geldiğinde, Necmi, sıradan insanları pasif birer izleyici olarak betimliyor. Ancak kullandığı dil, bir sessizleştirmeye de işaret ediyor: “Tehcir sırasında bir kol Divriği’den geçmiş. Ara yollardan götürüyorlar bunları ki ortalıkta kalabalıklar görülmesin.
Annem derdi ki ‘Bir gece yoldan ayak sesleri gelmeye başladı. Avlu kapısına gittik, baktık. Birbirine iplerle bağlı insanlar gidiyorlardı sessiz sessiz. Çoğu inliyordu, öksürüyordu. Böyle yürüdüler, gittiler.’Babam da derdi ki ‘Bir sabah kalktık, Divriği’de Ermeni kalmamış. Evlere girdik, her yer dayalı döşeli duruyor. Bir evde sofra kurulmuş, çorba var, kaşıklar etrafında.”Necmi, Divriği’de olan bitenin çok fazla anlatılmamasını olayların hızına bağlar: “Öyle ani gelen bir emir
olmuş ki çarşılarda ‘Ermeniler toplansın’ denmiş. ‘İlan edildi, tellallar bağırdı, dükkânlar kapandı. Ermenileri aldılar, belediyenin arkasına götürdüler. Ne oldu, ne bitti, bilmiyoruz. Herkes evlerine kaçtı gitti. Sonrası ne oldu, bilmiyoruz’ derler. O noktanın şahidini bulamıyoruz.” Ne var ki, 1915’ten önce ve hatta
sonrasında Müslüman ailelerin Ermeni komşularıyla ilişkilerinin çok yakın olduğunda ısrar eder, kasabanın ortak kültürünü vurgular: “Bir küçük çalgıcı takımı vardı. Eğer Ermeni düğününe gidiyorlarsa havayı Ermenice söylerlerdi. Türk düğününe gidiyorlarsa Türkçe, Kürt düğününe Kürtçe… Hepsini bilirlerdi.
Ramazan’da bir gün muhakkak Ermeni komşularımız iftara çağırılırdı. Komşu dermiş ki, ‘Önceden haber verin ki niyetli gelelim.’ Duvarımız bitişikti. Sahura kalkınca duvara vurulurdu. ‘Duyduk, duyduk komşu’ derlerdi. Aynen birer Müslüman’mış gibi sofradaki iftar adeti ne ise ona uyarlardı, bizimkiler
besmele çekerken onların da dudakları herhalde kıpırdıyordu.”
Necmi’ye göre, Ermeni ailelerin tehcirle ilgili olarak komşularıyla konuşmaları, aralarındaki yakınlığın ifadesidir: “Bizim üst tarafımızdaki evde bir Ermeni aile oturuyordu. Yandaki Müslüman ailenin altında da bir-iki Ermeni vardı. Tehciri görmüş ailelerdi bunlar. Son papazın hanımı vardı. Tehcirin en ağır
darbelerini yemiş bir kadıncağızdı. Annemden dinledim. Kaçarlarken, bir uçurum kenarında karşıdan bir kalabalık gözükmüş. Bunlar saklanma ihtiyacı duymuşlar. Fakat küçük kızı ağlamaya başlamış. Duyulacak da yakalanacaklar diye çocuğunu kendi eliyle o üç yüz metrelik uçurumdan aşağıya atmış. Anneme
ağlayarak anlatırmış. Bu kadının kocası, papaz Karabet [Garabed] Efendi de sokaklara bırakılmış azıntı kedi yavrularını toplar, heybesine doldurur, mezbahaya götürürmüş. Hayvanlar yemek bulsun, aç kalmasın diye. Bunları götürürken bizim kapıyı çalar, babama ‘Komşu, sabah şerifleriniz hayırlı olsun’deyip sohbet edermiş. Kedi yavrularının da sesi geliyor. ‘Ermeni kafilesi getiriyorum gene’ dermiş. Böyle
ironik tarzda dalga geçermiş.”
Kasaba, Ermenilerin yok edilmesinin sonucu olarak fakirleşmiş: “Yerlilerin kazandığı bir şey yok. Çarşıda nispete vurulamayacak kadar az Ermeni esnaf vardı. O mahallelerin hepsi yıkılmış. Ben çocuktum, bahçeye inerdim. Kilise evin karşısında. Arada bir o kilisenin kubbesine bir adam çıkar, elinde balyoz,
taş indirirdi. Bu emlak-ı metruke denilen, Ermenilerden kalan sahipsiz yapıları ihaleyle satmışlar. Onu alan da taşlarını söktürüp ev yapanlara satarmış.” Yerli Müslümanlar 1915 sonrasında mülk edinmişler.Necmi’nin babası da eskiden Ermeni mahallesi olan yerde bir ev satın almış.
Yaşlıların aktardıklarına ve çocukluk deneyimlerine dayanan Necmi’nin hikâyesi, bir Türk kasabasında Müslüman-Hıristiyan ilişkilerinin karmaşıklığına dair bir hassasiyeti ifade ediyor. Hikâye sessizliklerle dolu. Sağ kurtulanların ya da yerli Müslümanların hikâyelerinde sessizleştirilenler neler? Hikâyedeki bazı
çelişkiler, keskin bir gözlemci, ama aynı zamanda bir yerli olarak Necmi’nin, Türkiye’deki Müslüman kökenli çoğu birey gibi konunun karmaşıklığı karşısında zaman zaman ikilemde kaldığını hissettiriyor.
aykiridogrular.com
http://www.aykiridogrular.com/haber-1427-1915ten-sag-kurtulup-geri-donen-aileler.html

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: