İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

1915 Felaketinden Bölümler ‘Kervan’

Gürün’ün bütün Ermeni gençleri askere götürülmüştü ve sadece kadınlar, yaşlılar, olgunluk çağına ermemiş gençler ve çocuklar kalmıştı. Ortam günden güne daha da umutsuzluk veren dayanılmaz bir hal alıyordu. Halk ise korku içindeydi. Okul açıktı, ama öğretmenler de askere götürülmüş olduklarından, aynı yılın mezunlarından biri okulumuz (Bartevyan) için öğretmen olarak görevlendirilmişti. O daha ilk günden bize dedi ki, “ben öğretmen değilim, siz de öğrenci değilsiniz, sadece bilmediklerimizi ya da unuttuklarımızı birbirimize öğretecek olan arkadaşlarız.” Çevremizde yetişkin erkek kalmamıştı. Papaz ve öğretmen de yoktu. Okulumuz zaptiyelerin merkezi haline geldi.

Bahçemizin vadiye yakın ve alçak olan aşağı kısmı o yılın bolca yağan yağmurlarıyla sulandığından babam o bölüme, ertesi yıl tekrar çayıra dönüşmesi için, çavdar ekti. Bir gün babam, elimden tutup beni çavdar ekilmiş yere götürerek şöyle dedi “oğlum, Zerun, ben evden ayrılacağım, evin büyüğü sensin, annene ve erkek kardeşlerine iyi bak, çavdarı da toplayıp evde saklayın, belki ona da ihtiyacınız olacak…” Babam ağlamaklı oldu, ben ise başladım ağlamaya. Kendisine nereye ve niye gittiğini sormadım, çünkü içgüdüsel olarak felaketin yaklaştığını hissediyorduk.
Birkaç gün sonra pazar günüydü ve Sıvas’a sürgün edilenlerin kervanındaki babamı yolculamak için Sazin Boğaz’a gittik. Vedalaşma anı geldi, babam belindeki kemeri çıkararak halama verdi ve şöyle dedi, “al bu kemeri tak ve çocuklarıma sahip çık abla.”
Bir sonbahar günü, annem bana, halamın evine gitmemi, kovayı alıp su getirmemi söyledi. Şans eseri, halamın ikinci kızının kocası olan Vartevar Çakmakçıyan’ı orada saklandıkları yerde gördüm. O asker kaçağı olarak arkadaşı Bedros Şammamyan’la beraber kaynanasının evine sığınmıştı. İkisini de tanıyordum; bizim mahalledendiler. Onlar bana kendilerini burada görmüş olduğumu kimseye söylemememi tenbih ettiler. Zira yakalandıkları takdirde hem kendileri hem de ev sahipleri kurşuna dizilirlerdi. Fakat aynı gece, ikisi birden daha geniş olduğu için bizim eve taşındılar, babamın açtığı gizli oyuklar, delikler de saklanmaları için daha faydalı olabilirlerdi. Evimizde oldukça uzun bir süre kaldılar. Ben ise onların tedarikçisi rolünü üstlenmiştim.
Noel arifesiydi. Zaptiyeler evimizin yakınlarında tütün kaçakçılığı yapan iki kişiyi takip ediyorlarmış. Gerçi adamları yakalamayı başarmışlar, fakat tütün zaten ortadan kaybolmuş olduğundan, o çevredeki evlerde arama yapmak istemişler ve en yakın ev bizimki olduğundan, izin istemeden kapıdan içeri dalmışlar. Bir kelime dahi türkçe konuşmayan annem (Gürün’lüler kendi aralarında kesinlikle Ermenice konuşurlar, çoğu bir kelime dahi Türkçe bilmezdi) kızkardeşimin beşiğinin üzerine eğilmiş, onu emziriyormuş. Zaptiyeleri görünce, korkudan ödü patlamış, “Abla!” diye bağırarak halamı çağırmış. Evde otururken annemin sesini duyduk. Çoğu kişi tarafından tabip, cerrah ve aynı zamanda tecrübeli ve cesur yürekli olarak bilinen halam, evimize koştu, sahipsiz ve korumasız bir kadının evine haber vermeden girdikleri için zaptiyelere kızgın bir şekilde bağırmaya başladı. Zaptiyeler olan biteni anlatmışlar ve halamın eşliğinde evi aramaya başlamışlar. İki kaçak mutfakta bulunduklarından, gizlendikleri yere geri dönmeye fırsat bulmamışlar. Ancak, onlar ellerinde tabancalarla beklemişler. Bereket versin ki zaptiyeler oraya girmemişler.
Ertesi gün, durumun kötüleştiğini göz önüne alarak, gece vakti aileleriyle vedalaşıp “Deniz”‘in arkasındaki bir mağaraya sığındılar. Fakat hükümet kuvvetleri tarafından çevreleri sarılarak, bir hafta direndikten sonra, affedileceklerine dair verilen sözlere inanarak, teslim oldular. Birkaç gün sonra Sıvas’a doğru yola çıkarıldılar ve verilen sözlerin aksine, ikisi de başkalarıyla beraber Sıvas’ta darağacına çıkarıldılar.
Aylar geçti, her gün birbirinden kötü haberler ve olaylarla. Bir pazar günü, zaptiyeler genç erkekleri toplamak için mahallelere dalmışlardı. Onlar ergenlik çağında olan bizleri sözde ders görmek için okula götürmek amacıyla okulun avlusuna doldurdular.
Mahallenin 13-15 yaşındaki gençlerini okulda topladıklarında, birkaç zaptiye eşliğinde hepimizi beraberce Şuğul protestan okuluna götürdüler. Orada Ören ve Şuğul’un aşağı ve yukarı mahallelerinden çocukları bulduk. Onların yanında biz de bağdaş kurarak döşemenin üstüne oturduk. Akşama doğru, üst düzey bir yetkili gelerek bir kısmımızı ve beni ayırarak evlerimize dönmemizi emretti. Biz, bir grup genç, dört yanımıza bakmadan Ören’e doğru yola çıktık.
Mahallemizdeki kilisenin yanına geldiğimizde, gece karanlık basmış olmasına rağmen mahallenin bütün ahalisi oraya toplanmıştı. Başladılar geri dönenleri elden ele kapışarak öpmeye ve ağlamaya. Bu gözyaşları acaba ayrıldıkları kocalarını, kardeşlerini ve babalarını kaybetmenin verdiği acıdan mıydı, yoksa bizim dönüşümüzün sevincinden mi?
Bizimle götürülen diğer gençler, biz ayrıldıktan sonra, hükümet konağına doğru yola çıkarılmış ve hapsedilmişler. Ondan sonraki birkaç gün boyunca çeşitli vaatlerle ve işkencelerle hapisteki gençlere din değiştirmeleri için teklifler götürmüşler. Gençlerden bazıları din değiştirmeyi kabul edip serbest bırakılmışlar. Gençlere tanınmış (ermeni) simalara ait bilinen eşyaları göstererek onların hepsinin de katledildiğini ve eğer müslümanlığı kabul etmezlerse aynı sonun kendilerini de beklediğini söylemişler.
Bir iki hafta gençleri bu şekilde sınadıktan sonra günün birinde, din değiştirmeyi kabul etmeyen gençlerin bağlı bir halde getirildiği ve Ören’in aşağısından, Yoncalık yolundan, şehit edilmek üzere Adana yönüne götürüldüğü söylendi.
Feci ve uğursuz günler birbirini takip ediyordu. Günün birinde ise Sahsor ermenilerinin sürgüne gönderildiği haberi geldi.
Vartavar dini yortusunun pazar günü, sabah çok erkenden, zaptiyeler gelmiş ve biz Ören’lilerin sürgüne gideceğine dair kara haberi her yana yaymışlardı. Hepsi de ermeni olan bütün aşağı ve yukarı mahalle sakinlerini topladılar ve öğleyin ağlayıp sızlayarak yola çıktık. Akşamüstü açık bir alanda yorgun ve umutsuz bir şekilde konakladık. İlk geceydi ve sürgün hayatı başlamıştı.
Ertesi sabah yeniden yola koyulduk ve üçüncü gün uzaktan Elbistan’ı gördük. Oraya öğleden sonra vardık. Yolun iki yanına dizilmiş türkler kız kaçırma denemeleri yaptılar. Ancak, şimdi Halep’te bulunan Sultan Dudu ve Havran’ın köylerinden birinde sürgünde ölen halam Varten ablanın ve başka yaşlı kadınların kervanın iki tarafına adeta bir duvar örmesiyle, terkedilmiş bir hana ulaştık. Orada bize bir gün istirahat verdiler ve hanı terketmememizi öğütlediler.
Bizi Elbistan’dan yola çıkardılar. Kaç gün yürüdüğümüzü hatırlamıyorum, fakat bir çayı geçtik. Kervanın çay kıyısında durmasını emrettiler. Herkes eşyalarını yerleştirdikten sonra bir avuç bulgur ya da çorba hazırlamaya başladı.
Tencerelerdeki sular henüz kaynamış ve taneler içlerine atılmıştı ki, zaptiyeler ellerinde kırbaçlarla halka dere kıyısından yukarı çıkmasını emrettiler. Ağlayıp sızlamalar ve gecikenlerin insafsızca kırbaçlanması yeniden başladı. Yemekleri döküp henüz yeni açılmış torbaları tekrar toplayarak, yola çıktık.
Zulüm bütün acımasızlığıyla ve sürgün de bütün eziyetleriyle bize darbeler indirmeye başlamıştı. Yorgunluktan bitkin düşmüş uyku henüz bastırmışken, ağlama ve feryatlardan oluşan bir gürültü yükseldi. Kervana eşlik eden zapiyeler genç gelinler ve kızlar talep ediyorlardı. Her ana ve kadın biricik evladını eteklerinin altına saklıyordu. Sanki o bez parçaları müstahkem birer kaleydi. Talep edilen, götürülen genç kızların ve gelinlerin canhıraş çığlıkları ve onların annelerinin bedduaları ortalığı dolduruyordu.
Ertesi sabah tekrar yola koyulduk. Halk artık tamamen umutsuzluğa kapılmıştı ve anlatılamaz korkular karşısında ilerliyorduk. Bir önceki gece cereyan eden acı olayları hatırlayacak yüreğimiz yoktu. Her yeni gün bir öncekini geçen şeytani olayları da beraberinde getiriyordu. Bunlar, günde birkaç kez soygun, kaçırmalar, ölümler ve canavarca hareketlerdi.
Aksu’nun Gürün tarafındaki kıyısı bize iki gün iki gece boyunca öncekilerden daha korkunç bir konaklama yeri oldu. Gündüz gözüyle çocuk ve kız kaçırma, hırsızlık ve dayak hiç eksik olmuyordu. İki kapla ırmaktan su getirmeye gittiğimde, dönüş yolunda iki türk üstüme saldırarak, biri omzumdaki başlığımı, diğeri de ellerimdeki madeni kovaları kapıştılar. Yaşlı kadınlar burada da cesaret ve yüreklilikleriyle koruyucu melek rolü oynadılar.
Irmağın diğer kıyısına geçtiğimizde, kıyıdan oldukça uzak bir çayırda eşyalarımızı yere koymamızı ve istirahat etmemizi emrettiler. Ama o işlem henüz bitmişken, eşyalarımızı tekrar toplamamızı ve yola koyulmamızı emrettiler. Bütün kervan umutsuz ve bitkin bir halde ayağa kalktı ve bizim bulunduğumuz yerden 1-2 saat uzaklıktaki bir tepenin yamaçlarına yerleştik.
İki gün istirahatten sonra tekrar yola çıktık, fakat bu defa bize eşlik eden zaptiyeler değişmişti ve Zakarya Çavuş bizimle beraberdi. Henüz bir saatlik yol katetmişken, iki yamacı yabani ağaçlarla kaplı olan derin bir vadiden geçtik. Artık herkesin yüreğini korku sarmıştı ve ancak birbirimize üzüntülü bir şekilde bakma cesaretine sahiptik. Her gün birkaç defa irili ufaklı soygun ve akınlara maruz bırakılarak bu şekilde günlerce yürüdük.
Antep’e ulaşmadan önceki son gündü ve doğu kısmında seyrek bir orman, batısında ise bir mağara olan bir çayırdan geçiyorduk. İki taraftan silah atışları başladı, Zakarya Çavuş ne yapabilirdi ki? Ama umutsuzluğa kapılmadı, batı yönüne dönerek, tehditkâr bir ses tonuyla “ulan bana Zakarya Çavuş derler, vallahi bu milleti burada bırakır, Antep’e giderim ve takviye kuvvet getirerek yarınki Kurban Bayramı’nı hepinize zehir ederim. Asker kaçağı olan sizleri yarın Antep meydanında astırırım”. Bunun üzerine, mağaradan “Efendim biz karşıdaki başıbozuklara ateş ediyoruz” diye bağırdılar ve silahlarını başıbozuklara çevirerek ateş etmeye başladılar. Zakarya ise fırsattan yararlanarak tabancasını ormana çevirdi ve ateş etti. “Anam!” diye bağırarak ağaçtan birisi düştü. Fakat haydutlar zaten halkın arasına karışmışlardı ve ellerine ne geçtiyse gaspediyorlardı ve orada, burada devamlı silahlar patlıyordu. Fakat Zakarya umutsuzluğa kapılan adam değildi. Atının üstünde, bir elinde kamçı, diğerinde tabanca tutmuş, başladı haydutları kovalamaya. Yarım saat sonra zaten kurtlar kuzulardan ayrılmıştı. Onlar ele geçirdikleri az veya çok ganimeti götürürken, biz de tam ve kesin bir katliamdan kurtulduğumuza şükrediyorduk. Antep’e doğru yolumuza devam ettik ve aynı akşam ırmağın kuzeydeki kısmına eriştik. Vartavar dini yortusunun pazar günü Gürün’den yola çıkarak Kurban Bayramı günü Antep’e ulaştık.
Antep’e vardığımızda orada hala ermeniler vardı. Onlar bize yiyecek verdiler ve bazı çıplak olanları da giydirdiler. Pazar günüydü, gerçi bizim şehre girmemizi yasaklamışlardı, ama yaşıtlarımdan birkaçıyla beraber ırmağı geçerek kiliseyi bulduk. Orada ayin yapılıyordu. Günün birinde de Antep’te istirahat ettikten sonra tekrar “eziyet” yolunu tuttuk ve akşamüstü Kilis’e vardık. Burada geceyi hanlarda geçirmemize izin verdiler ve ertesi sabah yolumuza devam ettik. (İlk defa olarak) Tren görecektik ve işte uzaklardan yılan gibi uzayan demiryolunun çifte raylarının ışıltısını gördük. Sonunda Katma istasyonuna vardık.
Katma! Ermenilerin toplandığı ilk pota…ulusal bir hac bölgesi mi? Orada yoğun kalabalıklar halinde bütün ermeni ulusu toplanmıştı. Ülkenin her yanından, Adana’lılar, Kayseri’liler, Konya’lılar, Mersin’liler ve hatta daha birkaç gün önce bize yiyecek ve giyecek veren Antep’liler oraya gelmişlerdi. Katma kızıl toprağıyla ermeniler için ilk toplu mezar oldu. Orada günde onlarca kişi ölüyordu. Su yoktu, gölge yoktu, her taraf kızıl topraklarla kaplıydı ve içme suyunun bile istasyondan yarım saatten daha uzak olan bir köyden getirilmesi gerekiyordu. Orada da sıramızın gelmesi ve suyu kuyudan çıkarmak için uzun süre beklemek lazımdı.
İki eşeğimizi halamınkiyle beraber bir mecide sattık. Halbuki o eşekler için “aile dostlarımız” olan türklere bir sürü ev eşyası vermiştik.
Yaklaşık on beş gün Katma’da kaldıktan sonra, bizi trenlere bindirdiler ve bir sabah gözlerimizi açtığımızda, Halep istasyonunda olduğumuzu gördük. Tren orada ihtiyaçlarını aldıktan sonra Halep’i de geride bırakarak ilerlemeye devam etti. Akşamüstü Rayyak’a vardık. Orada tren değiştirerek Şam’a doğru yolumuza devam ettik. Gürün’den Katma’ya kadar çektiğimiz bütün sıkıntıyı, eziyeti ve maruz kaldığımız soygunları neredeyse unutmak üzereydik ve sanki umutsuz yüzlerimiz düzelerek hayata dönmüş insanların ifadelerini almıştı.
Güneş’in ilk ışıkları Şam istasyonunda bizi karşıladı. Orada “vicdanlı” Osmanlı hükümeti kişi başına sekizer ekmek dağıtarak bizi yola çıkardı. Sanki dağların tepesinde ve vadilerin derinliklerinde, yalınayak, çıplak ve başı açık, güneşin yakıcı ışınlarından, korkudan ve dehşetten umutsuzluğa kapılmış bir şekilde, türk ve kürt cellatların zulmüne maruz kalarak yaptığımız uzun yolculuğu unutmak istiyorduk.
Tren Draa’ya vardı ve bizi oraya döktü. Havran sınırına ulaşmıştık ve istasyonun önünde bulunan çayıra serildik. Bizden önce birçok kişi zaten oraya gelmişti ve birçoğu da kendi soydaşlarıyla birleşmek için gelecekti. Bu arada Der es Zor taraflarına gönderilen kardeşleri, türk düzenli ordusunun süngüleri, çeçen, çerkez, türk, kürt ve yerli halkların kurşunları, kılıç ve sopa darbeleriyle can veriyorlardı.
Bizim için arap topraklarında yeni bir hayat başlıyordu. Çeşitli zorluklarla karşılaştık, fakat kitlesel katliam korkusu yoktu. Sefildik, (ama) artık bizi soyan hırsızlar yoktu.
Zerun
 aykiridogrular.com
http://www.aykiridogrular.com/haber-1358-1915-Felaketinden-Bolumler-Kervan.html

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: