İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

MUSADAĞDAN MUSADAĞA

Gulisor Akkum / gulisorakkum@hotmail.com
Dağ yoktur ki İnce Memed’i, Köroğlu’su, Spartaküs’ü olmasın. Başı yerden yükselen bir çıkıntı olmaya görsün; hemen yuvalanıverir şahinler ve kartallar gibi Spartaküsler. Musadağ, Anadolu’nun güneydeki son yükseltisidir. Ondan sonrası çöl ve deniz…100 yıl öncesine kadar,  eteğinden tepesine doğru yedi Ermeni köyü dizilidir. Ta ki 1915’teki ferman yazılana dek.

Anjar 1940
  Osmanlı İmparatorluğu, Batı Emperyalizmine karşı giderek yok oluşunun faturasını, Anadolu’daki azınlıklara çıkarmaya çalışır.
  Azınlıkları birbirine karşı kışkırtma ve muhtelif zamanlarda gerçekleştirdiği katliamlar, 1915’te, artık “soykırım” diye tanımlanabilecek düzeye ulaşmıştır.
  Bütün Ermeni aydınları tutuklanıp öldürülmüş; direnmesi muhtemel yaş grubundaki erkekler askere alınarak amele taburlarına verilmiş, ardından katledilmişti.  
 Ve sürgün…
 Sürgüne gösterilen en ufak direniş; ölüm…
Kimlerin öldürülüp kimlerin sürüleceğine ilişkin bir belirleme yapılmamıştı. Gece yarıları evler basılıyor, insanlar katlediliyordu…
  Çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan Ermeniler, kafileler halinde, Anadolu’nun dört bir yanından güneydeki çöllere doğru sürülüyorlardı.
  Sürgün ve katliam İskenderun Sancağı’na da dayandığında, Musa Dağ’ın yedi Ermeni köyü bu ferman karşısında tutum belirlemek üzere toplanmıştı.
  Osmanlı İmparatorluğu sadece iki seçenek vermiştir; ya ölüm, ya ölümüne sürgün… Oysa dağların,  her zaman bir seçeneği daha var ki; direnmek! Bu yüzden sevmez egemenler dağları.
  Yaklaşık 5 Bin Ermeni köylüsü, direnme kararı alıp Musa Dağ’a sığınmış; geri kalanı sürgüne…
Anjar 1943
             
                     1- SÜRGÜNE GİDENLERİN İZİNDE:
  Sürgün
  Ölüm gibidir sürgün. Asırlardır kuşaktan kuşağa, emeğinle yarattığın bütün değerlerin birden bire başkalarının hesabına geçivermesidir. Ölümdür sürgün, binlerce yıldır örmüş olduğun hayatına, bir çölde sil baştan başlamaktır.  Tanrıların susması, göz yummasıdır…
  Çoğunluğu yaşlı, kadın ve çocuktan oluşan Musa Dağlıların bir kısmı Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen diğer sürgün kafilelerine katılarak Der Zor’un yolunu tutar. Bunlar, gidecekleri yerde yaşamayı umuyordu muhtemelen. Ortalık yatışınca da, topraklarına geri döneceklerdi.
Der Zor ve toplu mezar

Acının İzinde…
  Antakya’dan hemen sonra başlayıp Suriye boyunca süren” bej rengi”, insanı ürperten bir sonsuzluk hissi uyandırıyor.  Bu renk, dünyanın herhangi bir kentinden gelip, 95 yıl önce bu topraklara sürülen kafilelerin ayak izlerinden haberdar olmayanlara ne kadar mistik ve otantik görünür kim bilir…
  Yerleşim alanlarını oluşturan taş yapılar öylesine çölün rengiyle örtüşmektedir ki; baktığınızda, yerleşim yerlerinin varlığını çölden ayırt edecek hatları fark edemezsiniz.
  Halep’e varana dek gözümüz başka renkler arıyor. Bize bir yolcu otobüsünde bulunup hareket ettiğimizi hissettirecek tonlar…

  Mayısın ilk günü olmasına karşın tepemize dikilmiş olan güneş,  gökyüzünü de çölün rengine bürümüştü. İnsanların üzerindeki giysiler, otomobiller,  asfalt yollar; bütün Suriye sanki güneşten solmuş, gözlerimiz biraz yeşil görme umudunu yitirerek otobüsün penceresinden bakma alışkanlığını unutmuştu…
  Halep’te tek tük rastladığımız palmiyeler bile başka bir renkle karşılaştığımızı hissettirmeye yetmemişti. Belki de asıl güzergahımız Der Zor olduğu için farklı bir rengi seçememiştik.
  Bütün coğrafyalarda ölüm karadır; Der Zor’da bej…
  Der Zor;  acının, ölümün ve çölün rengi…
              Der Zor’a yolculuk ve Harut’un Gözyaşları
  Der Zor’a yaklaştıkça son derece konforlu bir yolcu otobüsünde olmamıza rağmen,  bize rehberlik eden Harut’un gözyaşları ve dışarıdaki uçsuz bucaksız sıcağın rengi sarılık;   peşinden gittiğimiz “acı”nın bir an olsun aklımızdan çıkmasına izin vermiyor.
  Halep’te, daha ilk karşılaşmamızda fark ettiğim, Harut’un gözlerindeki “farklılığı”  kafamda tanımlamaya çalışıyordum arada bir. Dünyada böyle “özel” bir göz daha var mıydı, bilmiyorum.  Dönüşte birine anlatmaya kalksam bu hüznü hangi sözcüklerle anlatabilirdim… Mümkün değil…
  Yanı başımızda, çölün renk tonuna tek tezat akan Fırat, birden Harut’un gözlerindeki teşbihi kafamda oturtuyor.  Yıllardır, hiç durmaksızın akan gözyaşları, Harut’un yüzünde akarsu yatağına benzeyen hatlar oluşturmuştu. Olağandan birkaç misli gözyaşını tutacak kadar genişlemiş olan göz torbacıklarından taşan gözyaşları; bu hatlardan, yolunu hiç sapmadan boğazına doğru akıyor, giysilerinin içine girerek kayboluyordu.
  Sesinde, ağladığına dair ufacık bir iz bulamazdınız. O hüznünü, kimsenin başaramayacağı kadar bir güzellikle gözlerinde yaşıyordu. Yaşadığı acıyı sözcükler anlatabilir miydi ki?…
  Tanrım, bir asırlık gözyaşı Harut’un gözlerinde hala nasıl da taptaze duruyordu!…

      Der Zor’a Ulaşan Kafileler ve Bitmeyen Yolculuk
  Anadolu’nun dört bir yanından Suriye’ye sürülen Ermeniler, vardıkları her yerleşim biriminde azalarak ilerliyordu.
 Kafileler basılıyor, katledilerek yağmalanıyordu. On binlerce genç kadın ve kıza tecavüz ediliyor kaçırılıyordu. Kaçırılan kadınlar haremlere alınıyor, dinleri değiştirilerek nikâh kıyılıyor veya evlere hizmetçi olarak alınıyordu.
  Bunun yanında salgın hastalık, açlık, susuzluk da Osmanlı’nın işini kolaylaştırıyor, Ermenileri kırıp geçiriyordu.
  Kafiledekilerin, hayatta kalabilmek için “ölen insanların etini yemek zorunda kaldığını” öğrenmemiz; Suriye’ye girdiğimizden beri sürgüne dair duyduğumuz sayısız hikâyeden daha dehşet verici gelmiyor bize.
 Suriye’ye ulaşan kafileler, önce Halep’teki geçici bir toplama kampında toplatılmış; sonra bir kısmı Arabistan çöllerine, bir kısmı da Suriye’nin daha güneyindeki çöllere doğru ölüme sürülmeye devam ettirilmişlerdi.
  Suriye’nin güneyinde bulunan birkaç toplama kampından en büyüğü Der Zor’du. Halep’ten yola çıkan kafileler Fırat’ı izleyerek Der Zor’a ilerliyordu. Bu tercih, uçsuz bucaksız Suriye çöllerinde Kafilelere eşlik eden Osmanlı askerlerinin su ihtiyacını karşılamaya yönelikti muhtemelen. Zira Ermenilerin yaşaması için değil; ölümüne bu çöllere sürüldüğünü birkaç paragraf sonra anlayacağız…
 Aylarca süren bu ölüm yolculuğundan, çok azı Der Zor’a ulaşabilmişti.  Kadın ve çocuklardan oluşan bu kafileleri, ilk olarak Türk Hanı olarak adlandırılan tarihi bir handa istiflemişlerdi.
  Açlıktan iskelete dönmüş bu insanlar perişan bir halde yerlerde yatıyor, kimisi oracıkta son nefesini veriyordu. Aslında,  ölüme çoktan teslim olması gerektiği hesaplanan bedenleri, mucizevî bir şekilde direnebilmişti. Son derece cılız olan iniltileri, hanın taş duvarlarına çarparak gür bir şekilde yankılanıyordu. 
 Ancak Ermenilerin çilesi burada da bitmemişti. Talat Paşa, Halep Valisine gönderdiği bir kaç şifreli telgrafta, Suriye’ye ulaşan kafilelerin ölmesi gerektiğini emrediyordu:

“Hâlihazırda malum milletin erkekleri için tatbik edilen tedbirlerin kapsamına kadınların ve çocukların da alınması ve bu görevin güvenilir memurlarla yürütülmesi” …
   “Malum kişilerin imha edilmesi talimatına rağmen, hiç de emin olmayan yerlere mesela Suriye ve Kudüs’e yollandıklarını öğrenmiş bulunuyoruz. Böyle bir müsamaha büyük bir hatadır. Fesatçıların gönderileceği tek yer hiçliktir.”…
  Onlar, daha Anadolu’dan yola çıkarılalı beri rotaları ölümdü. Amaca ulaşılmış, çoğu çöllerde ölmüş, öldürülmüştü. Der Zor’a ulaşabilen bu kafileler de, daha fazla göze batmadan öldürüleceklerdi.
  Türk Hanı’ndaki kısa bir moladan sonra kafileler yine ölüm yolculuğuna çıkarılmışlardı.
Hepsi yok olana dek yolculuk devam edecekti… 
 Askerler, kırbaçlarla kontrol ettikleri kafilelere çölde fasit daireler çizdiriyor; zaten kemik yığınına dönmüş bu insanlar küme küme yere seriliyorlardı…
  Aylarca süren bu ölüm yolculuğunda, yolcu kalmayınca sürgün son bulmuştu…
  Suriye’deki ölüm yolculuğundan kurtulabilen çok az sayıda Ermeni kalmıştı. Bunlar; yolculuk sırasında gizlice kaçıp Arapların evine sığınabilenler, evlatlık verilen çocuklar, kaçırılan genç kız ve kadınlardı.
 Bu sürgünde çeşitli şekilde kaçıp kurtulanların sayısı ancak 500 bin kadardı; 600 binden fazla insan ise ölmüş, öldürülmüştü. Sürgün ve katliamlarda ölenlerin toplamı ise yaklaşık 1,5 milyon…
  1870’lerde Anadolu’da yaklaşık 2,5 milyon olan Ermeni nüfusu, 1927’de 60 bin olarak tespit edilmişi. !915, Ermenilerin erken kıyameti olmuştu…
    Atalarının Kemikleriyle Yaşayan Bir Halk 
  İlk olarak Der Zor’daki Nahadagats kilisesinde gördüğümüz toplu mezarlardan çıkarılmış kemikler, daha sonra Der Zor civarlarında adım başı karşımıza çıkacaktı.
  Suriye ve Lübnan ’da gezdiğimiz bütün Ermeni kiliselerinde, toplu mezarlardan çıkarılan bu kemiklere rastlamıştık.
   Ermenilere, atalarından köşkler, evler, bağlar bahçeler değil; kemikleri kalmıştı. Onlar kuşaklar boyu bu mirası taşımaya mahkûm olmuştu sanki.
 Der Zor’un birkaç km ötesinde yeni bir toplu mezar ortaya çıkarılmıştı. Türkiye ile ilişkilerini bozmak istemeyen Suriye hükümeti burada araştırma yapılmasına izin vermiyordu…
  Sürgün,  Der Zor’un adını ölümle anlamdaş kılmıştı. Buraya gelenlerin katliama dair izler aradığını, Ermeniler kadar Araplar da biliyordu. Bu nedenle toplu mezarın yanı başındaki köyde bizi karşılayan Arap çocuklar, biz daha mezara varmadan avuçlar dolusu insan kemiğini avuçlarımızın içine koyuvermişti. Arapça bilmiyorduk, hiçbir şey dememiştik halbuki!…
  Harut, zaten durmaksızın akan gözyaşlarının birazını da, atalarına ait olduğunu düşündüğü avucundaki kemiklerin üzerine akıtmıştı…

 2- DİRENİŞ
  24 Nisan 1915’te, İstanbul’da 2345 Ermeni aydının tutuklanıp öldürülmesiyle başlayan katliama, 27 Mayısta tehcir yasası eşlik etti…
  Ermeniler deneyimliydi. Daha Abdülhamit’in döktüğü kanların izi kurumamıştı. Ama Osmanlı tehcir ve katliam kararlarını öyle bir ivedilikle uygulamıştı ki;  büyük çapta bir direnişe fırsatları olmamıştı.  Birkaç yerde küçük direnişler olmuş, ama sonuçsuz kalmıştı.
  Anadolu’daki bütün kafileler güneydeki geçici kamplarda birleşiyordu. Bu yüzden, öncelikle
güneyden uzak olan bölgeler sürülmüştü.
    En güneydeki İskenderun sancağına “sürgün emri” ancak 23 Temmuzda verilmişti. Bütün Ermeniler bir hafta içinde evlerini boşaltacaklardır…
  İstanbul’daki ilk olaydan, yaklaşık iki ay aradan geçmiştir. Musadağ halkı o güne kadar olan sürgün ve katliamlardan haberdar olduklarından çeşitli kereler toplanmıştır bile.
  Musa Dağ Bölgesi, dağ’ın eteğinden başlayıp, tepesine doğru dizilen yedi Ermeni köyünden oluşmaktadır; Vakıflı, Kebusiye, Hıdır Bek, Yoğunluk, Hacı Habablı, Bityas, Yezur…
  Köyler arasındaki mesafeler hesap edilerek, toplantılar tam ortada buluna Yoğunolukta yapılmaktadır…
  İki aydır süren tartışmalar, Osmanlı askerlerinin gelip, köylerini boşaltmalarını isteyince kesin sonuca varır. Yaklaşık beş bin kişi direnme kararı alıp Musadağ’a sığınır. Geri kalanlar diğer kafilelerle birleşerek Der Zor’un yolunu tutar.
  Dağlara Doğru…
  “Boşaltma” emri ulaşmadan, direnmeye kararlı olanlar, ufak tefek hazırlıklar yapmıştı. Bu nedenle toparlanmak zor olmamıştı. Köylüler bütün erzak, canlı hayvan, giyecek ve silahlarını dağa taşımışlardı.
  Musa Dağ’ın tepelerinde, Damlacık Bölgesi kamp yeri olarak belirlenmişti. Ermenilerin tarihten gelen “yerleşik yaşam deneyimleri” kısa sürede Damlacık’ı küçük bir kente dönüştürmüştü.
  Tahta ve bezlerden yapılan derme çatma bu kentte, ailelerin barınabileceği evler ve hayvan barınaklarının yanında; hastane, okul ve kilise de mevcuttu.
  Kırk Günlük Direniş
  Dağa çıkmadan önce askeri bir düzende örgütlenmişlerdi. Liderleri Yoğunoluk Köyünden, Papaz. Ter Abraham Galstyan’dı. Ve her şey sonuna kadar emir komuta zinciri ile yürütülmüştü. Bunun yanında, kadın ve çocuklar arasında da muazzam bir işbölümü sağlanmıştı. Şakası yoktu, herkes yaşamak adına direndiğinin farkındaydı…
 Osmanlı ilk olarak 2000 asker göndermişti. Musa Dağlıların sadece 300 av tüfeği vardı ve bunlar gönüllü erkeklere dağıtılmıştı. Buna karşın daha yüksekte oluşları, muazzam askeri örgütlülükleri ve işbölümleri sayesinde bu ilk saldırı püskürtülmüştü.
  Osmanlı, saldırılarına her defasında asker sayısını artırarak devam etmesine rağmen, Musa Dağlılar ile baş edememişti.
  Kırk günün sonunda yiyecekleri ve cephaneleri tükenmiş, saldırılardan bitap düşmüşlerdi. Daha ne kadar direnebileceklerdi, bilinmez. Derken bir Fransız Savaş gemisi onları fark edecektir…
  Tarihte, sayılara mistik anlamlar yüklenmiştir. Pisagorasçılar, yaşamda her şeyin sayıca bir karşılığı olduğunu savunmuşlardır.
  Doğu toplumlarında “kırk” sayısı da bu  “özel”  sayılardan biridir. Nuh’un Gemisi. “ kırk gün kırk gece” yağan yağmurlardan sonra kurtulmuş; Tanrı “Âdemin hamurunu “kırk günde” yoğurmuştur…
  Musa Dağlıların “kırk günün” sonunda kurtulmaları bir tesadüf müydü, yoksa Der Zor’da Osmanlıya göz yuman Tanrı, Musadağ’da gözünü mü açmıştı?…
  Kurtuluş…
  Onlar, ne olursa olsun direnmek için yola çıkmışlardı. “sürgünde” öleceklerine”, “direnerek öleceklerdi.
  Dağın bir yamacı denize bakıyordu. Denizden bir destek gelir umuduyla, daha direnişin başlarında, beyaz bir çarşaf üstüne bir haç çizerek dağın tepelerine germişlerdi.
  Bir Fransız savaş gemisi bu işareti fark ederek demir atmıştı…
  Fransızca yazılan “yardım” mesajını gemiye ulaştırmak için iyi bir yüzücü gönderilmiş; Fransız askerleri “yardım” çağrılarını kabul ederek hepsini gemiye almıştır.
  Gemi, onları Mısır’ın, Port Sait şehrine götürür…
  Yaşamlarını kumlar üzerinde kurulmuş çadırlarda sürdüren Musa Dağlılar, kısa sürede kendilerine yeni yapılar inşa etmişlerdir.
  Port Sait’te 4 yıl kaldıktan sonra; Fransızların, Antakya’yı ele geçirmeleriyle 1919’da topraklarına geri dönerler.  
  1939’da Fransızlar çekilince Antakya, yeniden Türkiye’ye katılmıştır. Kendini güvende hissetmeyen Musa Dağlılar, Fransızlardan tekrar yardım ister. Fransızlar, bu kez Lübnan’da “Anjar bölgesini”  satın alarak, direnişçileri buraya taşır.
  Antik bir kentin dışında hiçbir şey bulunmayan bu arazileri kısa bir sürede cennete çevirmişlerdir.
  Resmi adı Anjar olan bu kasabaya halk arasında  “Musa Dağ da deniyor.
  İki Musa Dağ vardır şimdi. Biri koparıldıkları toprakları Anadolu’da; diğeri umutlarını taşıdıkları Lübnan’da…
3- MUSADAĞDAN MUSADAĞA (DİRENİŞÇİLERİN İZİNDE)
  Bu yolculuğumun amacı, Anadolu’daki Musa Dağ’dan başlayıp, Lübnan’daki “Musa Dağ”a varmaktı. Ama sürgüne gidenleri atlamak olmazdı. Bu yüzden Der Zor’a gitmek de gerekiyordu…
   Yolculuğumuza, vakıflı Köyü’nden başlayıp, Lübnan’da son vermiştik.
Anadolu Musa Dağ’dan… (Vakıflı)
   Antakya, Türkiye’ye katılınca Fransızlar kendilerinden yardım isteyen Musa Dağlıları Lübnan’a yerleştirmişti.
  Çok az sayıda Musa Dağlı ise, Türkiye’deki “yeni” laik” düzene güvenerek topraklarında kalmayı tercih etmişti.
  Bunlar, ancak bir köyü dolduracak kadardı. Bu nedenle, hepsi Samandağ ilçesine en yakın olan “Vakıflı” köyüne yerleşmişlerdi.
  Bugün nüfusu, ortalama 140 kişi kadar olup; Türkiye’nin tek Ermeni köyüdür.
  Samandağ’dan birkaç kilometre ilerleyince kimsenin size: “vakıflıya geldik!” demesi gerekmiyor. Bambaşka bir dünyaya girdiğinizi, zaten anlıyorsunuz. “Kentlilik”, öyle herkesin harcı değil! “Sosyoloji”nin inandığı gibi,  birkaç kuşak işi de değil bu; en az birkaç asır lazım gelir…
  Karşımda, çevre düzenlemesi, süs bitkileri ile süslü caddeleri, adım başı çöp tenekelerinin bulunduğu küçücük bir kent görünce şaşırmadım. Ermeniler bu işlerin üstadı…
  Samandağ’dan hareket eden köy dolmuşlarının güzergâhı belliydi. Herkes ineceği yeri biliyordu. Daha önce hiç gitmemiştim ama ben de nerde ineceğimi biliyordum. Şoföre danışmadım…
  Vakıflı’ya girdikten birkaç yüz metre sonra şoföre durmasını söyledim. Dolmuşun penceresinden gördüğüm sevimli evin balkonundaki üç yaşlıyı görünce durağım da belli olmuştu.
  Avedis amca, eşi ve bir komşusu balkonda çay içiyorlar. Kırk yıldır tanıyor gibi balkona dalıyor ve Ermeniler için sihir etkisi yapan sözcükle karşılarına çıkıyorum: “Pareeev!” (merhaba). Tebessümle karşılıyorlar: “Pareeeev!”…
   Sonra sokağa çıkıyorum. Nasıl ki Der Zor’daki çocuklar elimize toplu mezarlardan çıkan kemikleri koydularsa; Vakıflılı çocuklar da ben daha sormadan, Musa Dağ’ı işaret etmişlerdi. Franz Werfel’in “Musa Dağ’da Kırk Gün” adlı eserini okuyanlar, buraya gelip, Musa Dağ’ı görmek istiyormuş meğer!..
.
    Akşam, kahveye gidiyoruz. Köyün gençlerinin çoğu Avrupa’ya göç etmiş. Kahvede yaşlı ama “yüreği genç” olan cıvıl cıvıl insanlarla sohbet ediyoruz…
  Köyde lokanta olmadığı için, kahveden erken kalkıp, pansiyonda yemek hazırlamayı düşünüyorum. Köyün gençlerinden Hrant, bana utana sıkıla bir şeyler söylemeye çalışıyor:
“ Bize yemeğe gelmenizi çok istiyorum ama…” Aslında, yemeklerine katılıp, bu güzel insanları daha fazla yormak istemiyorum. Fakat, Hrant’ın, beni yemeğe davet ederken neden çekindiğini merak edip soruyorum: “ Ama ne…?”  
  Hrant yine utana sıkıla: “ Izgara yapıyoruz ama etimiz domuz…”  Durumu hemen anlayıp:
“Domuz eti mi? Öyleyse geliyoruz!” diyorum. Hrant nerdeyse kanatlanıyor. Gülerek: “Öyleyse süzme rakı da içersin”…
 Gece yorgun argın pansiyonda yatarken, Hrant’ın nefis sofrasını düşünüyorum. “Yediğimiz domuzu onlar avlamış. Bu yüzden bu kadar taze…”
  Ava, komşu Müslüman köylülerle beraber çıkıyorlarmış. Domuz avladıklarında Ermenilerin; geyik avladıklarında Müslüman köylerin… Anarşist damarım kabarıyor yine; yatağımda, içimden söyleniyorum: “Hiçbir savaş din adına yapılmadı; ‘Devlet ve mülkiyet’ olmazsa, insanlar birbirileriyle nasıl yaşayacaklarını biliyorlar aslında!”…
  Sabah, Musa’Dağ’ın diğer altı köyünü gezmek için yola çıkıyoruz. Kebusiye, Hıdır Bek, Yoğunluk, Hacı Habablı, Bityas, Yezur…
  Birçoğunun adı değiştirilmiş… Vakıflı’dan sonra büyük bir hayal kırıklığı yaşıyoruz. Mantar gibi dikilen beton yapılar, tek tük kalan eski yapıları gölgelemiş. Hıdır Bek’te 1600 yıllık “Musa ağacı”nın altında yapıyoruz kahvaltımızı. Neyse ki bu ağaç, buraların tarihinin, bu beton yığınlarından başlamadığının kanıtı…
  Musa Dağ’ın tepesine kadar başka iç açıcı bir şey yok. Her köyün kilisesini görmek istiyoruz. Kimisi camiye dönüştürülmüş, kimisi harabeye dönmüş, kimisinin üzerine camii yapılmış. O, kanıksamış veya öyle görünüyor; ama ben, bize eşlik eden Hayrabet’ten utanıyorum…
 Vakıflı’ya dönüyor, kahvehanede Musa Dağ yolculuğumuzu bitirecek olan köy dolmuşunu bekliyoruz. Panos Amca flütüyle güzel Ermeni ezgileriyle uğurluyor bizi.
 Lübnan’daki Musa Dağa… (Anjar)
  Şam üzerinden Lübnan’a geçerken insan eliyle çizilmiş olan çizginin ötesinde; “direnenler” ile “sürülenler” arasındaki farkı gösteren doğal bir çizgi var sanki. Sınırı geçtiğiniz gibi çölden cennete giriyorsunuz.
  Anjar’dayız; Lübnan’daki Musa Dağ… Vakıflı’da olduğu gibi, yine kimsenin söylemesine gerek kalmıyor; “buralara Ermenilerin eli değmiş!…”
  Yaklaşık 2500 nüfuslu bu kasabanın %99’u Ermeni. %95’i ise Anadolu’dan gelen Musa Dağ’lılardan oluşuyor. Vakıflı’da olduğu gibi, nüfusun %99’u okuryazar…
   Sadece çevre düzenlemesi, temizliği ve yeşilliğiyle benzemiyor Anadolu’daki Musa Dağ’a; Ermeniler, geldikleri köylerin isimlerini de taşımışlar Lübnan’a. Kasaba altı bölgeye ayrılmış: Vakıflı, Kebusiye, Hıdır Bek, Yoğunluk, Hacı Habablı, Bityas
  Yedinci köy Yezur ise Anjar’da yok. Çünkü Yezur, Musa Dağ’daki köylerin en küçüğüydü. Ve Anjar’daki Yezurluların sayısı bir mahalle oluşturmaya yeterli değildi.
  Daha sonra Ermenilerin yoğunlukta bulunduğu Bourj Hammoud’ta da görecektik; Ermeniler cadde, sokak, mağaza, otel gibi, bulundukları her yere memleketinin isimlerini vermişler: “Sis, Maraş, Ani, Ararat…”
   Bourj Hammoud,  Küçük bir Anadolu; Anjar ise Musa Dağ oluvermiş. Memleket özlemleri hiç bitmemiş. Onlar Suriye’de Suriyeli; Lübnan’da Lübnanlı olmamışlar hiç. Anadolulu, Musa Dağlı, Sisli, Maraşlı olmuşlar hep…
  Köyün yaşlılarından Hagop Pambukian ile sohbet edeceğiz. Hagop sadece Arapça ve Ermenice biliyor. Onunla nasıl iletişim kurabileceğimizi düşünürken, aslen Diyarbakırlı olan David yetişiyor imdadımıza.
  David gelince; Anjar’da bulunduğumuz sürece, Türkiye’den geldiğimizin belli olmaması gerektiği konusunda arkadaşlarımızın yaptığı sıkı tembihlerin yarattığı gerginlik de bitiyor. Memleketine sarılır gibi sarılıyor bize; yüreğine nasıl koysun bilmiyor…
  Diyarbakır’ın Ermenilerinden olan David Kürtçeyi çok iyi konuşuyor. Hagop anlatıyor, David Kürtçeye çeviriyor:
 “ Babam Ohannes Pambukian, Musa Dağ direnişinde ön saflarda yer almış. Ermenilerin elinde bulunan 300 av tüfeğinden birini babama vermişler…
  Direniş bittiğinde sadece 18 kayıp vermişiz”…
  Ailesi, Fransızların Antakya’yı ele geçirmesiyle, diğer direnişçilerle birlikte topraklarına dönmüş. Hagop Musa Dağ’da doğmuş. Fransızların Antakya’dan çekilmesiyle Anjar’a yerleştiklerinde 10 yaşındaymış.
   “Buraya geldiğimizde bir tek ağaç yoktu. 11 yıl boyunca çadırlarda dikenlerin içinde, yılanlarla yaşadık.  1 yıl sonra, Fransızların bize inşa ettiği 40 metrekarelik evlerimize yerleştik.
   Toplam 1100 aile, yaklaşık 5500 kişiydik.!946’da Ermenistan’ın çağrısı üzerine bir kısım Musa Dağ’lı, Ermenistan’a yerleşti.
  Ağaç diktik, tarla ektik. Görüyorsunuz çölden bir cennet yarattık. Araplar, tarım ve sanatı bizden öğrendi.
   Lübnan 1975’lerden beridir çok karışık. Ama biz buradaki etnik çatışmalarda hiç taraf olmadık. Bu yüzden Arap Hıristiyanlar sevmez bizi.”
  Evet, Ermeniler yıllardır İsrail ve Batı Emperyalizminin karıştırdığı Lübnan’da hiç taraf olmamış. Onlar en büyük savaşımını,  “Birinci Dünya Paylaşım Savaş”ında, Osmanlıların kullandığı, son derece “orantısız bir güce” karşı vermişlerdi zaten
  David, Hagop Pambukian’la söyleşimiz bitince, bizi arabasının içine sokuverdi. Zamanımızın dar olduğunu, yaptığımız telefon görüşmelerimizden anlamıştı. Bu yüzden bizi gezdirmeyi teklif etmemiş, arabanın içine sokmuştu. Hemşerimizdi, aynı kültürden geliyorduk. Direnmemizin fayda etmeyeceğini biliyorduk. Kısa bir süre de olsa David’in konuğu olacaktık, başka yolu yok…
   1976’da Diyarbakır’dan gelmiş Anjar’a, Musa Dağ’lı değil David. Öncelikle bizi, Musa Dağ’ın (Anjar) altı mahallesinde dolaştırdı.
  Her mahalle, Anadolu’daki Musa Dağ’ın bir köyüne denk geliyordu. İnsan yeryüzünde bir cennet yaratmak istiyorsa, Ermenilere yaptırmalı. Musa Dağlılar, burada da bir cennet yaratmışlar… 
  Hayranlıkla Anjar’ı izlerken, David arabasını durdurdu ve ne olduğunu anlamamıza izin vermeden bizi bir evden içeri soktu.
  Kahvesini içtik…
  Elimizden sıkı sıkı tutmuş; yüreğinin neresine koysun bilmiyor. Bakışları sesleniyor bize: “Memleketim gelmiş Anjar’a. Gitmeyin!…”   
  Antakya’dan başlayıp, Suriye ve Lübnan’a uzanan yolculuğumuz boyunca;  Harut’un, David’in ve Beyrut’taki Garo’nun yanındayken, memleketimizdeki komşularla yemek yemiş, Anamızın elinden tutmuş, yeğenlerimizi öpmüştük sanki.
  Acı, sürgün ve ölüm bile kirletmemişti içlerini. Onlar memleketlerinin isimlerini, umutlarını taşıdıkları gibi; verimli Anadolu topraklarının mert, paylaşımcı ahlakını da taşımışlardı gittikleri yerlere.
  Yolculuğumuz boyunca tanıdığımız Ermenileri bırakıp giderken, memlekete eksik döndük… Ben yine içimden söylendim: “ Hiçbir savaş din adına yapılmadı;  ‘Devlet ve Mülkiyet’ olmazsa insanlar birbiriyle nasıl yaşayacağını biliyorlar aslında!…”
                                                                          
                    Not: Yolculuğumuz sırasında bize yardımcı olan: Khatchig Mouradian,
                                                 Garo, Harut ve David’e sonsuz teşekkürler

Gulisor Akkum / gulisorakkum@hotmail.com

Yorumlar kapatıldı.