İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Diyasporanın Türkiye güncesi

Cansu ÇAMLIBEL-cansu.camlibel@hurriyet.com.tr
Hani bizim ‘diyaspora’ diye aynı sepete koyduğumuz Ermenistan dışında yaşayan Ermeniler var ya… İşte onlardan oluşan 12 kişilik bir grupla Anadolu’yu başka bir gözle keşfe çıktım. Köklerini aradıkları, önyargılarıyla yüzleştikleri bu özel yolculuk sırasında heyecan, keder, merak, keyif arasında nasıl gidip geldiklerine tanıklık ettim.Gezinin mimarı Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin tarihini yakından takip edenler için sürpriz değil. Konya doğumlu bir Türkiye Ermenisi olan ve uzunca bir süredir Nice’te yaşayan Samson Özararat. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü İş Konseyi’nin Ermenistan temsilcisi Özararat, neredeyse 20 yıldır Ankara ile Erivan arasında bir kesilip bir başlayan gizli diplomasinin baş kahramanlarından.

Siyaseten süreçlerin tıkandığı böyle dönemlerde Özararat bütün enerjisini halktan halka diyaloğu canlı tutmak için irili ufaklı projelere adıyor. Özararat, Güney Fransa’da yaşayan ve yarısı daha önce hiç Türkiye’ye gelmemiş bir grup Fransa Ermenisini Anadolu ağırlıklı tarihi ve turistik bir gezi için ikna etmiş. Aslında buna tematik bir gezi demek daha doğru olur. Zira İstanbul’dan başlayıp Nevşehir-Kayseri-Kozan-Hatay-Samandağ-Adana-Mersin-Tarsus rotasında devam eden gezinin temel motivasyonu bir zamanlar Ermenilerin yoğun yaşadığı coğrafyada Ermeni tarihi açısından sembolik öneme sahip duraklardan geçmek.
İSTANBUL’DA 24 NİSAN
Yolculukta ilk durak İstanbul, hem de 24 Nisan’da. İlk kez Taksim’de bu kadar geniş katılımlı bir anma töreni var. Gözlerine inanamıyorlar. Türkiye’de bazı şeyler hakikaten değişmeye başlamış diye konuşuyorlar aralarında. Güney Fransa Polis Teşkilatı’nın önemli yöneticilerinden Albert Haroyan, artık emekli olmasına rağmen törenin etrafında sıkı bir güvenlik koridoru oluşturan Türk polisini ilgiyle izliyor. “Farkındasınız değil mi, bu kadar polis bize müdahale için değil, bizi olası saldırılardan korumak için bekliyor” diyor takdir ederek.
UZUN KARAYOLLARI
İstanbul’daki iki günden sonra istikamet Kayseri. Buradan sonra artık uçağa binmek yok, uzun karayolları bizi bekliyor. Rotamızda Kayseri civarındaki meşhur Ermeni köyleri var. Anlatıla anlatıla belleklerine kazınmış hikâyelerdeki gibi dikkatle inceliyorlar her sokağı, meydanı. Turistik noktalar da atlanmıyor arada. Kapadokya’ya da gidiliyor, Kozan Kalesi’ne de, Kayseri çarşısında pastırma tadım seansları da yapılıyor.
VUSLATIN ADI MUSADAĞI
Bütün durakları ilgiyle gezseler de aslında hepsi dört gözle Musadağı’na gideceğimiz günü bekliyor baştan beri. Orta Anadolu’da yola düştüğümüzün dördüncü günü heyecan dorukta. Samandağı’nın asfalt dökülmeyi bekleyen tozlu yollarından geçip Musadağı’nın eteklerindeki Garbis’in Yeri’ne ulaştığımızda grubun heyecanı artık yerini vuslata bırakmak üzere. Bizi Vakıflı Köyü muhtarı Berç Kartun karşılıyor. Ekip, Musadağı’nı seyredip soğuk bir şeyler yudumlamaya başladığında, muhtar Kartun köyün isminin aslında Vakıf olduğunu ancak zamanla Vakıflı’ya dönüştüğünü söyleyerek başlıyor sohbete. Fransa’dan gelen misafirlerin hepsinin hilafsız Franz Werfel’in meşhur kitabı ‘Musa Dağı’nda 40 Gün’ kitabından öğrenip içselleştirdiği hikâyeyi bir kez de Berç Kartun’dan dinliyoruz. Hikâyenin ve daha çok da kitabın Türkiye’de yarattığı alerjiyi çok iyi bilen Kartun, sözcüklerini özenle seçerek özetlemeye çalışıyor: “1915’te malum olaylar başladığında Musa Dağı’nda toplam yedi Ermeni köyü var. Köylerin önde gelenleri ahaliye ‘göçü kabul etmeyin, ederseniz kırılırsınız’ telkini yapınca toplu direniş başlıyor. 40 gün süren direnişin ardından sahilde demirli Fransız ve İngiliz gemilerine seslerini duyuruyorlar. Ateş yakıp, bayrak açıyorlar. Fransız gemileri köylerdeki insanları toplayıp Mısır’daki Port Said’e götürüyor. Fransa 1919’da Hatay’ı işgal edince de bu insanlar köylerine geri getiriliyor. 1939’da Hatay meselesi Türkiye lehine çözülünceye kadar da burada yaşıyorlar. Ancak o tarihten sonra Türkiye’nin ‘Korkmayın burada rahatça yaşayabilirsiniz’ söylemine çoğunluk inanmıyor. Lübnan’a, Ancar’a göç ediyorlar.” Göç eden nüfusun 5 bin kişi civarında olduğu tahmin ediliyor. Gidenler arasında bağımsız Ermenistan’ın ilk Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan’ın ailesi de var.
HÂLÂ 135’TE MİSİNİZ
Vakıflı’da bugün sadece 135 Ermeni kalmış. Fırsatını bulan bütün gençlerin kapağı büyük şehirlere atma arzusu, köydeki Ermeni nüfusu devam ettirmek isteyen büyüklerin en büyük derdi. Muhtar Berç Kartun iç çekerek “Beş senedir nikâh yapmadım. Kız alamadığımız gibi oğlanlar da durmuyor” diyor. Mesele devleti yönetenlerin bile gündeminde. Hataylı Adalet Bakanı Sadullah Ergin bizden birkaç gün önce uğramış Vakıflı’ya. Kartun Bakan Ergin’in kendisine, “Muhtar hâlâ 135’te misiniz?’ diye takıldığını anlatıyor. Köyde düğün yapar da kalır belki diye umut bağladıkları tek genç erkek şu anda Antalya’da özel bir güvenlik şirketinde çalışıyor. Araştırmışlar, aynı şirket Samandağ’daki bir bankanın da güvenliğini sağlıyor. Gencin Samandağ’a tayin edilmesi için Sadullah Ergin’den ricacı olmuşlar.
VAKIFLI YAŞASIN DİYE
Musadağı’na tırmanmaya başlıyoruz. Vakıflı’ya varmadan bir zamanlar Ermenilerin yaşadığı diğer altı köyün birkaçında duraklıyoruz. Tarihin hafızasını eski dökük bir kiliseyle taş evler dışında yakalamak güç buralarda. Kafilemiz rakım yükseldikçe biraz kederlenmeye başlıyor. Ata toprağı olarak bildikleri yerlerde izlerinin ne kadar silikleştikliğini fark etmenin etkisi belki… Herkeste bir sessizlik hâkim. Vakıflı’ya varıp kilisenin avlusunda pazar ayini için toplanmış köy ahalisiyle karşılaşınca diller çözülüyor. Aksan farklı da olsa ortak bir dilde konuşmanın huzuru hissediliyor ev sahipleriyle konukların Ermenice sohbetlerinde. Kiliseye karınca kararınca bağışlar yapılıyor. Köy kadınlarından el emeği reçel, likör, sabunlar satın alınıyor kilisenin yanındaki ufak dükkândan. Vakıflı’nın bu küçük ama belediyeden bağımsız modelde ayakta kalabilmesi için çorbada tuzları olsun istiyorlar.
ALBERT HAROYAN İSTANBUL DOĞUMLU, 60 YILDIR FRANSA’DA
Oğluma öğretmedim ama unutmam
Belki de iyi bir örnek değilim. Çünkü Fransa’daki, diyasporadaki birçok Ermeni’nin aksine Türk insanlarını çok seviyorum. Kendimi öncelikle Fransız olarak tanımlıyorum. Hatta öyle ki 40 yaşındaki oğlum Stephan soykırımı bilmez. Öğretmedik bunları. Elbette bu, Talat Paşa’yı ve yaşananları unuttuğum anlamına gelmiyor. Ama hep geçmişi düşünerek yaşayamayız. 24 Nisan’da Taksim’deki anmada dikkatimi en çok ne çekti biliyor musunuz? Katılımcıların belki de yarısı Ermeni değil Türklerdi. Ve Türk devleti buna izin verdi. Çok şaşırdım. Demokratik bir ülke artık Türkiye.
Not: Haberin devamını aşağıdaki linkte okuyabilirsiniz.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: