İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

AKÜ’DE “ERMENİ SOYKIRIMI” PANELİ

Afyon Kocatepe Üniversitesi (AKÜ) öğrenci kulüplerinden Tarih Kulübü tarafından, düzenlenen ”Ermeni Soykırım”konulu panel, Ahmet Necdet Sezer Kampusü 1. Eğitim Binası Abdullah Kaptan Konferans Salonunda gerçekleştirildi.
Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından başlayan panele AKÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sadık Sarısaman başlık yaptı. Tarih Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Gürsoy Şahin ve Doç. Dr. Ahmet Altıntaş’ın konuşmacı olarak katıldığı panele çok sayıda öğretim elemanı ve öğrenci katıldı.
Panelde Doç. Dr. Gürsoy Şahin, Ermeni milliyetçiliğinin kökenleri ve Avrupa’nın bu husustaki katkısı konusunda yaptığı sunumunda, Mihitar adlı bir Ermeni milliyetçisi ve kurduğu Mihitar tarikatı ile ilgili bilgiler verdi. Bu kapsamda Doç. Dr. Şahin konuşmasında, “Türkler ile Ermenilerin ilişkileri Rumlar döneminden itibaren başlamış, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde de gelişerek belli bir noktaya ulaşmıştır. Hatta o dönemlerde Türkler ile Ermenilerin ilişkileri o derece iyi sürüyor ki, Ermenilere Hristiyan Türkler deniliyordu. Her anlamda Türklere özenmişlerdir ve benzemişlerdir. Fakat bir süre sonra araya kara kediler girmiştir. Neden yüzlerce yıl süren iyi ilişkiler bozuldu? Bunu anlamak için Katolik bir ermeni rahip olan Mihitar’ın faaliyetlerinden ve özellikle Venedik şehir devletiyle Avusturya’nın ermeni meselesine katkısına bakmak gerektiğini düşünüyorum. 1676 yılında Orta Anadolu’da Sivas’ta dünyaya gelen Mihitar, orta halli bir ermeni ailesinin çocuğudur. Yetenekli bir çocuk olduğu görülmektedir. Mihitar, 19 yaşında rahiplik rütbesine ulaşmıştır. Bu süreçte Mihitar’ın Ermenilerin dini eğitim gördükleri manastırlardan çok tatmin olmadığı ve bu nedenle Erivan’a gidip, burada dini eğitim almıştır. 1691 yılında Erivan’a gitmek için yola çıkıyor ve Erzurum’da hem Ermenilerin hem kendi hayatını değiştirecek kişi olan Katolik misyoner Jacques Villote ile karşılaşıyor. Bu kişi Mihitar’ı çok etkilemiştir ve Mihitar, bu kişiyle görüştükten sonra Osmanlı’da yaşayan Ermenilerin içinde bulunduğu durumu eleştirmeye ve sorgulamaya başlamıştır. Ardından Batı kültürüne ve Avrupa ile ermeni kitlesinin birleştirilmesi hususunda ciddi bir çaba içerisine girmiştir. 1701 yılında İstanbul’a gidiyor ve yaklaşık 10-15 öğrencisiyle birlikte tarikat kurmuştur. Özellikle Ermenilerin fikri ve dini anlamda uyandırılması için Mihitaryan Birliği’ni kurdu. Yaklaşık 3 yıl İstanbul’da birtakım eğitim faaliyetlerinde bulunmuştur. Ardından gregoryen Ermenilerin baskılarına dayanamayarak, Osmanlı ülkesinden ayrılmıştır. 1703 yılında Venedik yönetiminde bulunan Modon şehrine gitmiştir. Öğrencileri de Mihitar’ın ardından Modon’a geçmiştir. Mihitar’ın öğrencileryle birlikte Venedik’e geçtikten sonra 1715 yılında kendisine St. Lazar adında bir ada tahsis edilmiştir. Mihitar bu adada Ermeni Akademisi kurmuştur” dedi. Doç. Dr. Şahin, Mihitar’ın dil, coğrafya, tarih, edebiyat, matbaa ve eğitim alanında yaptığı çalışmalarla ermeni kültürüne ve irfanına büyük katkılar sağladığını belirterek, “Ermeni milliyetçiliği fikirleri, Mihitar öldüktan sonra öğrencileri tarafından devam ettirilmiştir. Bu durum doğal olarak ermeni hareketinin siyasallaşmasına zemin hazırlamıştır. Keza Mihitarist felsefede ermeni kimliğini ön plana çıkarma gayreti bulunduğundan, Mihitaristler, Ermenilerin Osmanlı Devleti aleyhine yıkıcı faaliyetler içerinse girmesine kültürel ve fiziksel açıdan katkı sağlamış, kendilerini de zamanla Ermeni siyasal akımına kaptırmışlardır. Esasen Ermeni sorununun 1915 yılında ulaştığı noktada Mihitar ve öğrencilerin katkıları yanında Fransız İhtilalinin, Batılı devletlerin kışkırtmalarının, ermeni kilisesinin ve misyoner faaliyetlerinin de etken olduğunu ifade etmek yerinde olur.”
Doç. Dr. Ahmet Altıntaş ise ermeni sorununun ortaya çıkışında Fransa’nın rolü ile ilgili yaptığı sunumunda, ermeni sorununun ortaya çıkışında Fransa’nın diğer ülkelere göre daha başat bir ülke olduğunu ve gerek iç politika, gerekse dış politika gerekçeleriyle bu sorun üzerinde daha fazla durmakta olduğunu belirtti. Doç. Dr. Altıntaş konuşmasında, “Fransa’nın Osmanlı Devleti ile ilişkilerine baktığımız zaman kapitülasyonlara kadar giden bir geçmişinin olduğunu görüyoruz. Ancak Fransa’nın Osmanlı Devleti içerisinde yaşayan Ermenilerle ilişkilerine baktığımız zaman daha çok Fransız İhtilalinden sonra birtakım Fransız düşünürlerin eğitim amacıyla Fransa’ya giden Osmanlı Devleti’ndeki ermeni kökenli öğrencilere eğitim vermeleri ve bu öğrencilerin Osmanlı Devleti’ne döndükten sonra yaptıkları çalışmalarla başladığın görüyoruz” dedi. Doç. Dr. Altıntaş, Fransa’nın ermeni sorununun ortaya çıkmasında eğitim alanında oynadığı rolün yanı sıra dış işleri temsilcileri vasıtasıyla olduğunu belirterek, Osmanlı Devleti’nin resmi dilinin Osmanlıca olmasına rağmen diplomatik dilin özellikle 18-19. yüzyıllarda hatta 1940′lı yıllarda dahi Fransızca olduğunu ve Fransa’nın Osmanlı Devletinin resmi yazışmalarına müdahale ettiklerini de sözlerine ekledi. Doç. Dr. Altıntaş, Fransa’nın ermeni sorununun otaya çıkmasındaki bir diğer rolünün Fransız basının sergilediği tutum olduğunu, bazı gazetelerde Ermeni yazarlara imkanlar tanındığını ve Ermenilerin propagandasının yapıldığını ifade ederek, Fransa’nın asılsız haber ve kışkırtmalarının da ermeni sorununun ortaya çıkmasına katkı sağladığını da dile getirdi. Doç. Dr. Altıntaş, “Fransa, Osmanlı Devleti’nde ermeni sorununun ortaya çıkışında önemli rol oynadığı gibi, uluslararası arenaya taşınmasında da ermeni sorununu adeta kullanmış, bunu kendi çıkarları açısından değerlendirmeye çalışmıştır” şeklinde konuştu.
Prof. Dr. Sadık Sarısaman ise yaptığı sunumda Tehcir Kanunu’nun ortaya çıkışına değinerek, asıl soykırımın Türklere yapıldığını belirterek, “Ermenilerin soykırım diye feragah ettikleri 24 Nisan günü 2345 kişi tutuklandı ve bunlar İstanbul dışına sürüldüler. Bu arada Nisan ayından beri Van’ın düşmesi hatta Van çatışmaları devam ederken, Harbiye Nazırı Enver Paşa Ermenileri faaliyetleriyle ilgili tedbir alınması gerektiğini dönemin İç İşleri Bakanı Talat Paşa’ya bildirmiştir. Talat Paşa da bunun için yasal bir zeminin olmasını istemiştir ve bu yasal zemin 27 Mayıs 1915 tarihinde çıkartılan Tehcir Yasası’dır. Bu yasa, Bakanlar Kurulu oluruyla çıkmıştır ve Tehcir Yasası uygulanmaya başlamıştır. Tehcir, Suriye, Irak bölgelerine gerçekleştirildi. Tehcir şartı ise, Ermenilerin sevk edildikleri yerin nüfusunun yüzde 10′unu geçmemeleriydi. Ayrıca köylerde 50 haneyi geçmemesi şeklinde de şartlar vardı. Başlangıçta herkes tehcir edildi ancak sonradan tehcir edilen kişilerde de sınırlama getirildi. Katolik ve Protestan Ermenilerden yola çıkanlar durduruldu ya da gönderilenler de geri çağrıldı. Ermenilerden Gregoryenler gitti. Ancak bunlarda da belli bir kısmı gönderilmedi. Tehcir edilen Ermenilerden maddi durumu iyi olmayanların ihtiyaçları karşılandı. İskan ve Aşayir Müdürlüklerinden bütçeler ayrıldı, nakillerinin güvenliği için intibak kuvvetleri görevlendirildi. Tehcir yasası uygulanırken hiçbir şekilde tehcir edilen Ermenilere “ne yaparlarsa yapsınlar, ölürlerse ölsünler” şeklinde bir davranış içine girilmemiştir. Aksine korunmaya çalışılmıştır. Ermenilere saldıran yaklaşık 1300 kişi yargılandı. Şunu net olarak söyleyebilirim ki, asıl soykırıma Türk milleti maruz kalmıştır. Bizim Balkanlardan, Sırbistan’dan, Yunanistan’dan, Bulgaristan’dan çekilişimiz kendiliğinden mi oldu sanıyorsunuz?” şeklinde konuştu.

http://www.afyonhaber.com/genel/aileegitim/akude-ermeni-soykirimi-paneli.htm

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: