İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

O ‘NİNE’LERİN, ŞU MENDEBUR ÇOCUKLARI! – Raffi A. Hermonn

Bir Orman köy beldesindeyiz… Orta çap ama haylice geniş bir arazide… İç güveysinden hallice, güya Köyün Muhtar’ı da derler bize, bahçelerde sincap, kaplumbağa, kümeste tavuk, horoz, tavşan hatta az uzakta, geyiklere bile rastlanılabilir… İki yandan şarıl-şarıl akan nehirler arası, ikame ederken, hayatımıza da bir şekilde idame etmeye çalışıyoruz…

Her taraftan bereket fışkıran bu toprak, her hasat vakti, deli olur insan, gerektiği kadar verimli olamıyor işte; köyün demircisi, nalbandı, baytarı, kırıkçısı, esvap filan dikeni, bir türlü ‘demirci’, ‘nalbant’, ‘baytar’, ‘sıhhi memur’, ‘terzi’ filan bile olamamışlar gibi…henüz
Çook uzak köylerde, buralardaki gibi ipek böceği, doğurgan toprak, hayvanların serbestçe dolaşıp beslenecekleri tabiat ananın cömertçe sunduğu çayırlar, bol ağaçlı yerler olmamasına rağmen; hem daha bir zenginlik, yaşama sevinci, huzur, havalı bir hayat var… o ‘uzaklarda’.
Ne gariptir, aşağı yukarı her evin bahçesinin ta bir ücra köşesinde, ister ‘müştemilat’ deyin, ister ‘gözden çıkarılmış kulübe’, öyle evcikler vardı bir zamanlar… İçlerinde, kendi kendilerine konuşan, ‘yarı deli’, bazılarınca ‘uğursuz’ ama bazılarına göre ise köy ahalisinin asıl ‘varlık nedeni’  nineler…
Nasıl yani?
Ne demekti bu şimdi?..
Ne alakası vardı, o ninelerin bu köyün ‘varlık nedeni ile?’…
Allah – Allah!…
Bazen sorulur, ortalığı heyecan sarar, bir şeyler söylemeye kalkışmışlarsa da bazıları, sonra tıpkı bir alev gibi, sönmüş, bitmişti konuşmalar…
Zaman geçince, bu, şu, bir bakarsın, yukarı sokağın üç evin ‘nineleri’ göçüvermişlerdi dünyadan…
Ahalinin çobanları, gütselerdi ise, sabahtan akşama koyunları, asıl bir güzel de seyrederlerdi buranın insanlarını… Yahu o ‘nineler’ göçmeye başladığından beri, kümese özenmiş gibi olmuşlardı, ahalinin erkekleri. Hindi-hindi şişinmek mi denirdi acaba, yoksa horoz gibi ortalıkta gezinmek mi?
Renkli masallar anlatmaya başlamışlardı, anaları-babaları hakkında; meğer ne önemli insanlarmış da gizlemişler bugüne dek, anlatmamışlar, o ‘ninelerin’ ölümlerini beklemişler sanki…
Çobanların gördüğü bir başka şey, zaten ‘demirci’ olamamış demircisi, ‘nalbant’ olamamış beygire nal çakanı, ‘veteriner’ olamamış baytar kalfası, ‘sıhhiye memuru’ bile olamamış kırıkçısı ve ‘terzi’ filan da olamamış esvapçısı, hepten koy vermişlerdi kendilerini, zira… ‘çaktırmadan’ da olsa, akşam gün batar, ortalıkta da kimsecikler yokken, fikir danışmaya gittikleri o nineler de yoktu artık…
Biz de, köyün muhtarı olarak, toplamışız aksakallı yöre büyüklerini ve ‘madem kurumaya başlıyor su buralarda; gönderelim gari, köyün gençlerini, o uzak köy hatta diyarlara, öğrensinler bari şu, bu, günlük hayatı ’ demiş ve yollamışız gurbete…
Böylece vakit geçerken, henüz ‘mutlu muyuz, yoksa değil’, biz bile kestiremeden gidiyorduk işte…
Günler biter, yenileri başlar, devranlar döner, köprülerin altında nice sular akıp gider, eski çamlar bardak olunca… gidenler geri gelmeye başladılar.  Derken, garip sorular sorarak, ne düğü belirsiz meseleler üzerine kafa yoran delikanlı, kızlarımız; artık iyice azalmış o ‘nineler hakkında’ sualler sormaya kalkıp, bir de…o ninelerin ‘torunları’ teker-teker gelince…
Hâsılı, tadı tuzu iyice kaçmaya başladı buraların…
O diyarlara, şurada ‘adam gibi’ yaşamayı kolaylaştırmak için, bir şeyler öğrenmeye giden buraların delikanlıları ‘bozulmuşlar’, kendileri için dedelerinin nice ‘fedakârlıklarla’ kurdukları düzene hainlik ve düşmanlık ediyorlardı resmen. Yetmiyormuş gibi – hâl böyleyse, bir daha kimseyi göndermeyiz olur biterdi ama – buranın çocuklarını zehirliyorlardı şimdi de. Hay göndermez olaydık onları!…
Ama ben dâhil, milletin midesine oturtan, lokmaların boğazlardan geçmesine mani olan, şu… ‘nine torunları’ olduklarını söyleyen, gittikçe – nereden çıkıyorlardı bunlar Ya Rabb’i – çoğalan kişilerdi…
Çocuklar, torunlar hatta halka – kendilerini güçlü hissetmeleri için – anlattığımız masalların ortası, sokağın başı, kahvenin köşesinde, tövbe estağfurullah, birden ortaya çıkan şu ‘torunlar’… yok mu?
Ne masal anlatacak heves bırakıyorlardı, ne bir tat, ne bir haz insanda…
Çıldırasınız geliyordu…
Bir şey demelerine bile gerek yoktu onların; ağızlarını bile açmasalar, söz sarf etmeseler, bir şey yapmasalar da, nefes alıp vermiyorlar mıydı?.. Ne iştah kalıyordu, ne keyif… ‘Üflesen yere düşmesi bir olur!’ denecek kadar cılız olanları bile, nereden çıktılar bunlar, her an anlattığımız masallara müdahale edecekmişler gibi öylece duruyorlardı…
Ömür boyu,, mezbaha halindeki bir dükkanın içini, dışarıya hiç yansıtmamacasına, ışıklarla süsleme zahmetlerine katlandıktan sonra inşa ettiğimiz iskambil şatosunu, sadece bir ‘dudak hareketiyle’ nasıl bozarlardı onlar… Asabımız bozuluyor, artık esamisi bile, neredeyse, kalmamış o ninelerin cehennemleri sayesinde kendimize bir ‘cennet’ kurduğumuzu hatırlatıyor çünkü onlar…
İşte tokadı böyle vuruyorlar bizlere, h a t ı r l a t a r a k, o ninelerin şu mendebur çocukları…
Raffi A. Hermonn
AraştırmacıYazar

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: