İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Travmalar arasında bir gelecek

Sonbahar’la son yılların en etkileyici filmlerinden birine imza atan Özcan Alper, yeni filmi ‘Gelecek Uzun Sürer’de yok edilen hayatları anlatmaya devam ediyor. Ağıt derlemeleri için Güneydoğu’ya giden Sumru gibi seyirci de üstü kapatılan acılarla karşılaşıyor Gelecek Uzun Sürer’de. Faili meçhul yakınlarının acıları, üzeri kapatılan gerçekler, yaşanamayan duygular, yarım kalan yolculuklar, yitip giden hikayeler… Ermeni meselesi de hikayeye dahil oluyor diyebilir miyiz?Aslında senaryonun ilk halinde yeri daha büyüktü. Diyarbakır’da neredeyse birkaç aile dışında Ermeni yok. Son Ermeni karakteri Radikal gazetesinde çıkan bir haberdi. Düşünsenize, bir şehirde kalan son Ermeni. Ama o halk, o şehrin mimarisini, kültürünü belirlemiş. Şimdi o halktan geriye neredeyse tek başına kalmış bir adam var. Sadece Ermeniler değil. Süryaniler, Keldaniler, Museviler için de bu geçerli. Ben biraz kentler üzerinden kuruyorum hikayeyi.

****************************
“Meselemiz olan bu sorunu görmek istemeyip, hep üzerini örttük. Ama o ağıtları dinleyip empati kurdukça, birlikte ağıt yakmaya giden bir süreç gerçekleşirse meselenin de üzeri örtülmemiş olur.’’ Özcan Alper, ‘Gelecek Uzun Sürer’de ağıtların peşinden Diyarbakır’a giden Sumru’nun hikayesini anlatıyor, geçmişi, bitmeyen savaşı, kayıpları, travmaları…
           
 
Özcan Alper’in ikinci filmi ‘Gelecek Uzun Sürer’in fragmanı…
Hasan CÖMERT
ntvmsnbc
Güncelleme: 11:10 TSİ 11 Kasım. 2011 Cuma
İSTANBUL – Sonbahar’la son yılların en etkileyici filmlerinden birine imza atan Özcan Alper, yeni filmi ‘Gelecek Uzun Sürer’de yok edilen hayatları anlatmaya devam ediyor. Ağıt derlemeleri için Güneydoğu’ya giden Sumru gibi seyirci de üstü kapatılan acılarla karşılaşıyor Gelecek Uzun Sürer’de. Faili meçhul yakınlarının acıları, üzeri kapatılan gerçekler, yaşanamayan duygular, yarım kalan yolculuklar, yitip giden hikayeler…
Kürt sorunu gibi ağır bir konuyu, asla ajitasyona, didaktizme kaçmadan, büyük sözler söylemeden masaya yatırıyor Özcan Alper. Kurmaca ve gerçek görüntüleri birleştirerek hikayeleri belgeliyor bir anlamda. Ve ilk filminde olduğu gibi, yine etkileyici bir görsellikle yapıyor bunu ve her sahnede Türkiye sineması için ne kadar önemli bir yönetmen olduğunu gösteriyor. Özcan Alper’le ‘Gelecek Uzun Sürer’i konuştuk:
‘Sonbahar’dan sonra ‘Gelecek Uzun Sürer’de de Türkiye’yi anlatmaya devam ediyorsunuz bir anlamda, geçmişi, üstü kapatılanları, travmaları…
Evet öyle. Belki herkesin bildiği bu politik hikayelerin arkasındaki insan hikayelerini öne çıkarmaya çalışıyorum. Hayatları karartılmış, yaşamları darmadağın edilen insanları her şeyden arındırarak, insan olarak öne çıkarma, sinema aracılığıyla farklı şekilde bakma da diyebiliriz. Türkiye gibi ülkelerde politik gündem o kadar hızlı değişiyor ki, bu değişen gündem içerisinde bir sürü hayat hikayesi birkaç cümleyle geçiliyor. O yüzden filmlerim bunu anlatıyor. Bunda, yaşadığım şeyler, hayatta durduğum yer etkili olabilir. Ama bir şekilde 90’lar Türkiye’sinin bize dayatmış olduğu politik süreçlerin hikayeleri. ‘Gelecek Uzun Sürer’ de hala adı konulmak istenmeyen bu savaşın, yoğun çatışma dönemine kapı aralamaya dair bir film. Bir taraftan da rakamlarla ifade edilen şeyin arkasındaki insan hikayelerini öne çıkarmak gibi bir derdim var.
Haberin devamı ↓
reklam
Travma yaratan hikayeler, ağır bir mesele. Sloganvari bir sinemaya dönüşme riski fazla. Sizin için zorlayıcı mı bu tarz bir sinemaya uzak durmak?
En koktuğum ve en tehlikeli gördüğüm şey bu. Çünkü ne kadar ağır bir konuyu işlersem işleyeyim politika yapmıyorum, sinema yapıyorum ben. Sinemanın kendisini asla araç olarak görmüyorum. Bu dikkat ettiğim bir şey. Evet, çok ağır meseleler ama sanat insanı anlatır. Diğer yandan propaganda yapmamak için hiçbir şeye bulaşmamak da bir tehlike. O yüzden durduğum yeri bilerek ama açık davranarak, dokunmam gereken yerlere, insanlara dokunarak bir araştırma sürecine giriyorum. Ve filmi yaparken anlatıyor gibi değil de öğrenmek isteyerek yapmaya çalışıyorum. Sadece gördüğüm değil, benim de göremediğim, görünür olan değil ‘görünmeyen süreçleri nasıl anlayabilirim’i de düşünüyorum. Senaryo yazmanın yarısı bu oluyor benim için. Bunu yaşayan insanlarla görüşmek, ne hissettiklerini bilmek gibi… Zaten bunu yaptığınız zaman sanat tarafında duruyorsunuz.
Bıçak sırtı yerde yürümeye çalışıyorum. Ama açıkça söylemek gerekirse bu film ‘Sonbahar’a göre çok daha zordu. Çünkü bıçak sırtı yerde iki tarafa da kayabilir insan. Böyle çok ağır politik bir meselede travmayı anlatamama hatasına da düşebilirsiniz. Buna da müsait bir konu. Çok uzağımda bir mesele olarak da görmedim hiçbir zaman. Kürt meselesi aynı zamanda benim de meselem. Kürtçe anadilde eğitim ne ise, bir Hemşinli olarak benim için anadilde eğitimde o kadar acil ve önemli. Yok olmakta olan bir dilin ne ifade ettiğini biliyorum.
O zaman Sumru’yu Diyarbakır’a getiren şey ile sizi Diyarbakır’a getiren şey bir bakıma aynı diyebilir miyiz?
Bunlar çok ortak şeyler. Tabii ki, bir Laz çocuğunun ana dilde eğitim görmemesi de, Kürt çocuğunun bu politik travmaya rağmen hala, her gün, her sabah zorla bilmediği bir dilde o marşı okuyarak okula başlaması çok acı. Hatta bir Türk çocuğunun da bu marşı okuması sorun. Türk ebeveynleri de bunu dert edinmeli. Bu da travmatik bir şey. 20 milyonluk Kürt halkının acısı daha büyük ama ortak bir acı, ortak bir mesele. Benim bu meseleye bakmak istemem şaşılacak bir durum değil. Kendi vicdanımda ve yüreğimde nasıl hissediyorsam meselelere öyle bakmaya çalışıyorum. Bu kadar ağır medya bombardımanına rağmen ‘başka şeylerin yaşandığını da hissettirebilir miyim?’ bu önemli benim için. Bunları düşünüyorum, film çekerken de bunu kaybetmemeye çalışıyorum.
YENİ BİR HAYATA…
Peki, Sumru kendi ağıtını mı yakıyor yoksa kapatmaya mı çalıyor?
Bütün resme bakıldığında, bir şekilde Sumru da kişisel olarak yaşadığı şeyin üstünü örtmüş. Geçmişle yüzleş(e)meme böyle bir şey aslında. Ama yavaş yavaş başkalarının acısına baktığında, kendi acısıyla da, ağıtını dillendirmeye çalışıyor. Sumru benim için biraz bu tarafı temsil ediyordu. Biz de meselemiz olan bu sorunu görmek istemeyip, hep üzerini örttük. Ama o ağıtları dinleyip empati kurdukça, birlikte ağıt yakmaya giden bir süreç gerçekleşirse meselenin üzeri örtülmemiş olur. Ve tıpkı kişisel travmalarda olduğu gibi onunla yüzleşerek yeni hayata başlayabiliriz. Türkiye için de bu böyle. Hem Kürt meselesi hem de yüzyıllık diğer meseller için de. Her sorunun üstü örtülüyor. Çünkü böyle yetiştiriliyor insanlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojisi bu. Sistem böyle kurdu kendini. Bence sistemin kendi travmaları da var. 1900’lere kadar gidebiliriz. Tek tipleştirme, tek ulus üzerine ülke kurma, herkesi düşman görme, yok etmeye çalışma. Bu da bir travmadır. Sadece yok olanlar açısında değil inşa edilenler açısından da. Bunlar hep üzeri örtülerek daha da arttı, büyüdü.
Sumru ile Ahmet arasındaki ilişki, hem coğrafya hem de kendi hikayeleri sebebiyle aşka dönüşemiyor diyebilir miyiz?
Aslında tıpkı film gibi Sumru’yla Ahmet arasındaki ilişki de bıçak sırtı biraz. Sumru’nun kafasında başka biri var ama Ahmet bir tarafıyla da Harun’a benziyor. Ama Ahmet Harun’a göre daha zor karar veren bir tip. Hatta ben Ahmet’i hayatta kendime daha yakın buluyorum. Hep kendi dünyasından yola çıkarak bir şey yapmaya çalışan, o zor hayatla sinemanın masalsı tarafına sığınarak baş etmeye çalışıyor. Üstelik, Ahmet’in duyguları daha belli. Sumru belki geçmişin yüküyle hesaplaşmış olsa ya başka zamanda karşılaşmış olsalar o da çok rahat aşık olabilecek. Burada da aynı şey var; toplumsal olanla kişisel olanın örtüşmesi. Sumru-Ahmet ilişkisiyle bizim geçmişle yüzleşmemiz arasında aynı şey var aslında. O yüzden daha mesafeli duruyor.
YOLCULUĞA ÇIKAMAMA
Bunun hiçbir zaman netleşmemesinin sebebi de hikayenin kendisi aslında değil mi?
Evet, bütün bu geçmiş aslında. Bu aşkı yaşamalarının imkanı yoktu. Filmin politik ağırlığından dolayı hep bu tarafı konuşulacak ama bu kısım da önemli geliyor bana. Bu yola çıkamama durumu. Sonbahar’da vardı bu. Bunun, bu coğrafyada genç olmanın kendisiyle alakalı olduğunu düşünüyorum. Yolculuğa çıkamama… Onlar yolculuğa çıksa bile belirli bir yere gitmek durumundalar. Aşkların yaşanamaması bu yüzden. 50 tane film yapılsaydı bu konuyla ilgili belki ben o bilinmez yolculuğu anlatırdım sadece.
Peki, bütün bu travmalara, yaşananlara rağmen, filmin adından ve finalinden yola çıkarak ‘umut var’ denilebilir mi?
Evet, finaldeki o karanlık sahnede, Ahmet’in geleceği tahayyül etmesi, benim için de o umut ilkesini korumak anlamına geliyor. Sanat en karanlık hikayelerde bile o ışığı gösterir, belirgin kılar çünkü. Evet, ‘gelecek uzun sürer’ ama her şeye rağmen bir umur elbette var. Olmalı da yoksa bu coğrafyanın kendisi cehenneme döner, yaşamamızın, hiçbir şeyin anlamı kalmaz o zaman…
Sumru’nun son yürüyüşünü de buradan okumalıyız değil mi?
Kendi ağıtlarımızı ve başkalarının ağıtlarını dinleyerek biraz da. Acıyla yüzleşme… Ağıtlar ölümle baş etme çabasıdır. Hayata yeniden başlama çabası.
O yıkık dökük Ermeni kilisesinin hikayedeki/meseledeki yerini konuşabilir miyiz? Ermeni meselesi de hikayeye dahil oluyor diyebilir miyiz?
Aslında senaryonun ilk halinde yeri daha büyüktü. Diyarbakır’da neredeyse birkaç aile dışında Ermeni yok. Son Ermeni karakteri Radikal gazetesinde çıkan bir haberdi. Düşünsenize, bir şehirde kalan son Ermeni. Ama o halk, o şehrin mimarisini, kültürünü belirlemiş. Şimdi o halktan geriye neredeyse tek başına kalmış bir adam var. Sadece Ermeniler değil. Süryaniler, Keldaniler, Museviler için de bu geçerli. Ben biraz kentler üzerinden kuruyorum hikayeyi. Ama konu geçmiş, yüzleşme olunca bu taraftan dahil oldu hikayeye. Ama Ermeni meselesi olarak bakmadım aslında ağıtların bir parçası olarak girdi hikayeye. Ama ‘’keşke oraya hiç bulaşmasaymış’’ gibi algılandığını hissediyorum. Yoksa bir filmi anlatırken yalıtmayı, soyutlamayı, her şeyi anlatmamayı önemserim. Ama meselenin boyutu, geniş çerçeveli olması zorlaştırdı işimi. Keşke bu filmi çekmeden önce 3-4 tane değil çok daha fazla bu meseleyle ilgili film çekilseydi, o zaman ben de bambaşka bir film çekebilirdim.
TÜRKİYE’NİN EN HAYATİ MESELESİ
Sonbahar’da olduğu gibi burada da gerçek görüntüleri kullanıyorsunuz. Bu hikayeyle mi ilgili yoksa sinemasal bir tercih mi?
İki türlü de düşünebiliriz. Her zaman söylüyorum; biçimi belirleyen içerik oluyor benim için. Sonuçta şekillendiğim bir sanat anlayışım var tabii ki. Ama bu hikayeleri anlatırken bir şekilde bu görüntüleri – farklı lanse edilmiş bu görüntüleri – olduğu gibi vermek hikayelerimin içerisinde kendini buluyor. Sonbahar’da bunu yapmıştım. Burada mesele çok daha geniş ve büyük mesele. Türkiye’nin en hayati meselesi, ekmek ve su kadar acil. Bu sebeple daha çok sesler ve belge görüntüler ve buna ek olarak kendi yarattığım belge görüntüler kullandım. Hatta filmin kendisini bu bellek görüntülerin yanına konulacak bir şey olarak tasarladım. Bu dili seviyorum ama her zaman olacak diye bir şey yok.
Yine Sonbahar’daki etkileyici görsellik ‘Gelecek Uzun Sürer’de de devam ediyor. Ancak bu defa ‘ses’in hem içerik hem de biçimsel olarak belirginleştiğini görüyoruz.
Görselliğe tabii ki önem veriyorum ama görsellik fetişizmi üzerinden görsellik yaratmıyorum. O algıyla, bakış açısıyla ilgili… Hikayeleri bir resimle, fotoğrafla anlatmak daha belirgin oluyor benim için. Kare kare renklere kadar kafamda oluşturuyorum. Resimler çıkarıyorum. Bu filmde mesele bellek yaratma olduğu için sesin kendisi de önemliydi. Anadilde eğitim görmeyen tüm toplumlarda sesli gelenek çok güçlü ama Kürt kültürü, seslerle, dengbejlerle, ağıtlarla vs. kendi hafızasını kurmuş bir kültür. Bu içerikten dolayı sesler daha belirgin. Hatta zaman zaman bazı şeyler denemek istedim ama çok da cesur olamadım galiba; bazı sahnelerde görüntüyü karartıp sadece seslerle anlatmak istedim. Kurguda denedim ama olmadı. Ama içimde kalan şeylerden biri bu oldu.
Bir de göndermelerin biraz fazla olduğu eleştirisi yapıldı…
Olabilir. Çok fazla bunlarla büyümemiz, genç olmanın dürtüsüyle kendine engel olamamayla alakalı olabilir. Bu eleştiriye katılıyorum, sonradan bakınca birkaç şey bana da fazla geldi.
SONBAHAR’IN SAYESİNDE…
Çok sık sorulan bir soru: İlk filminizin başyapıt olmasının ağırlığı var mıydı?
Bir ya da iki film yapmayacağım. O filmi yapan da bu filmi yapan da benim. Tam tersine ‘Sonbahar’ı yapmasaydım bu filmi de yapamazdım. Böyle bir meseleyi anlatmaya cesaret edemezdim. O yüzden Sonbahar’daki deneyimim, bu kadar karmaşık meseleyi anlatmak için itti beni. Sonbahar olmasaydı bu coğrafyaya inemezdim belki de, bazı sahneleri çekemezdim. Yani Sonbahar’ın ağırlığından çok katkısı olmuştur.
Sonbahar’da daha uzun bir hazırlık süreci vardı. Burada finans koşulları buna izin vermedi. Sonbahar’da tek bir açık bile yoktu sete çıktığımda. Ama burada sete çıktığımda beni rahatsız eden birkaç şey vardı. Kurgu sürecinde de sonraki süreçte beni zorladı. Bu ülkede, bu tarz konulara el atmak bunun getirisi belki de. Son kertede içimi burkan şeyler oldu elbet.
Politik duruşunuz çok net. Sinemanızı da bu politik görüş içerisinde konumlandırıyorsunuz doğal olarak.
Bunu saklama gereği duymuyorum. Politik görüşü bir hayat biçimi olarak görüp, bunu yaşamanın her alanına yediren insanlara inanılmaz saygı duyarım. Hatta kendi içerisinde az şey yapıyormuş gibi görünen ama tutarlı olan insan modeline daha fazla saygı duyarım. İşiyle hayatı arasında büyük ayrılıklar olmayan karakterleri kendime daha yakın bulurum. Politik görüşlerimi saklamıyorum filmlerimde de bunu saklama gereği duymuyorum. Ama sanatı bu görüşlerin aracı olarak görmeden tabi ki… Bunu yaptığım gün sinemayı bırakmış olurum zaten.
YAPTIKLARIMIZ ÇOK AZ
Bir yandan Kürt meselesini ele alan filmlerin artıyor, öte yandan ise 30 yıldır devam eden bu sorun hala Türkiye’nin en önemli gündemi…
Bunca olaya, işkencelere, faili meçhullere, ceset tarlalarına, yakılan köylere rağmen, sinemada, edebiyatta – müziği ayrı tutuyorum çünkü onlar bu konuda her zaman öncü oldular – yaptıklarımız bana çok az geliyor. Bu hikayelerin, bu kadar az yer bulması asıl sorun bence. Güneydoğu’da da inanılmaz bir genç kuşak yetişiyor. Hatta mağdurların kendisi kamerayı eline almaya başlıyor. Esas önemsediğim bu. Bu taraftakiler de yapmalı ama asıl onların kendi hikayelerini anlatması sinemaya çok şey katacaktır.  Türkiye sinemasını kurtaracak şeyin iyi bir Kürt sineması olacağını düşünüyorum. Bu yoğun sürecin estetik bir düzeyde buluşması lazım Kürt sinemasında,

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: