İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Esrarengiz bir ‘bankacı’ olarak, Taner Akçam

Levent Yılmaz
 “Bankacı” tabii ki bankacı falan değildi: rakı parasını bulmamızı sağlayan her kişi, bir nevi bankacıydı elbette. Bu “bankacı”nın belgeleri “Ermeni meselesi” üzerineydi, ve biz, anladık ki, bu konuda HİÇBİR ŞEY bilmiyorduk. Büyük harflerle tekrar yazıyorum: HİÇBİR ŞEY. O kontrol edilen metinlerin bir kısmı sanırım 1995 yılında Hannover Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde savunulan “İttihat ve Terakki Yargılamaları ve Ermeni Soykırımı” doktora tezinde kullanıldı. Tezi savunan da, Taner Akçam idi, yani, bizim “bankacı.”

******************* 
PARALEL HAYATLAR 24.08.2011
Levent Yılmaz
Esrarengiz bir ‘bankacı’ olarak, Taner Akçam
1991 olmalı, ya da 92. Ama her halükârda Beyoğlu’nda, Küçükparmakkapı Sokak’ta açılan Hayâl Kahvesi’nden sonra açıldı Kaktüs, İmam Adnan Sokak’ta. İlk ve tek “café”miz idi ve sanırım, bilaistisna herkes, ama herkes oradaydı. Orada buluşulurdu. Bizim genelkurmay orasıydı; ışıklar sabaha kadar değilse bile, uzun bir zaman yanardı. Tuhaflıklara da sahne olmuştur Kaktüs: Japon viskisi hadisesi, “sen Valentine’s ben Ballantine’s” repliği hep o küçük mekânda cereyan etmiştir. “İstanbul için rakı vaktidir” denip, ufaktan demlenmeye başlayınca, sohbet de koyulaşırdı. Zekiye, Vahit ve Ertuğrul kaygıyla bakarlardı hafiften yükselen tartışmalı konuşmalara: Aman bir arıza çıkmasın.
Arıza başka türlü çıktı. O yıllar, ama her halükârda, 1995 öncesi. “Eski yazı-yeni rakı” üstadı tarihçi bir arkadaşımız, parça başı çevrimyazı işleri yapardı; yapılmış çevrimyazıları, kimi zaman o masanın başında, kontrol de eder, “lamda şedde var” diyerek Lâmartin Caddesi’ndeki bara koşmadan önce, çantasından o günün Tercüman-ı Ahvâl’ini çıkarır, haberlere bakardı. İşte o arkadaşımız, bir aralar bir “bankacı”dan sözeder oldu. Kimliği belirsiz ve hafiften esrarengiz bu “bankacı”, Türkiye’de olup olmadığı bile belli değildi, arkadaşımıza parçabaşı çevrimyazı işleri sipariş etmeye başlamış, birtakım çevrimyazısı yapılmış metinleri de kontrol etmesini istemişti. “Bankacı” tabii ki bankacı falan değildi: rakı parasını bulmamızı sağlayan her kişi, bir nevi bankacıydı elbette. Bu “bankacı”nın belgeleri “Ermeni meselesi” üzerineydi, ve biz, anladık ki, bu konuda HİÇBİR ŞEY bilmiyorduk. Büyük harflerle tekrar yazıyorum: HİÇBİR ŞEY. O kontrol edilen metinlerin bir kısmı sanırım 1995 yılında Hannover Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde savunulan “İttihat ve Terakki Yargılamaları ve Ermeni Soykırımı” doktora tezinde kullanıldı. Tezi savunan da, Taner Akçam idi, yani, bizim “bankacı”.
Bizim bu tezden 1998 ya da 1999’da haberimiz oldu: Tez, “İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu” başlığıyla İmge Kitabevi Yayınları arasından çıktı. Hatırlıyorum, İmge’nin sahibi Refik Tabakçı’nın ve editör Kudret Emiroğlu’nun cesaretine hem imrenmiş hem hayranlık duymuştum. Böyle bir kitap nasıl yayımlanabilirdi? Ve evet, hakikaten yayımlanamazdı. O yıllarda (şaka değil, on-on iki yıl önce bu) böyle bir kitap yayımlamak çok büyük cüretti. Bu türden kitapları yayımlayabilen bir tek Belge Yayınları ve Ragıp Zarakolu vardı ve sanırım onlar bile bu konuda, yani “Ermeni meselesi”nin bir “soykırım” olduğu konusunda Türkçe yazılmış bir kitap yayımlamamışlardı.
Yine o sıralar, hatırlıyorum, Semih Sökmen’in özel ilgisi ve Toplum ve Bilim dergisinin de desteğiyle, Gulbenkian Vakfı’nın hazırlattığı “Sosyal Bilimleri Açın” raporunun çevirisi etrafında tartışma toplantıları yapılıyordu. Bunlardan biri de Tarih Vakfı’nın Eminönü’ndeki binasındaydı. Toplantıdan önceki günlerde Taner Akçam’ın kitabını okuyup bitirdiğimi hatırlıyorum. Ve açıkçası, bir tarih doktorası yapmaya çabalayan ben, kendimden o denli utandım ki (tek tesellim yıllar sonra bu kitaptan Amerikalı yayıncı Riva Hochermann’a söz etmiş olmaktır). Nasıl olmuştu da, ben, bu konuda, bu yıla kadar HİÇBİR ŞEY bilmemiştim. HİÇBİR ŞEY. Evet, Kaktüs’te “bankacı”nın belgeleri etrafında konuşmuştuk ama konuşmalar şu minvaldeydi: “Olmuş galiba bir şeyler.” Ama o kadar. Ve o bile Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişin üzerine örttüğü o kapkara cehalet battaniyesini yırtmaya yetmemişti. Evet, “olmuştu bir şeyler” ama “karşılıklıydı, mukateleydi”, “savaş zamanıydı”, “onlar da saf değiştirmiş arkamızdan vurmuşlardı”, “esas katliamı çeteler yapmıştı”.. ve böyle uzayıp giden lakırdılar. Evet, bize bildirilmiş olanlar bunlardı. Ve Akçam’ın kitabını okuduğumda hissettiğim rezil utancı hiçbir zaman da hissetmedim. Biz HİÇBİR ŞEY bilmiyorduk ve bilmemize de izin verilmemişti. Gulbenkian toplantısında Taner Akçam’ın kitabını çıkarıp, sosyal bilimleri açmak istiyorsak yapmamız gereken tek şeyin okumak olduğu minvalli birtakım laflar ederken boğazım düğümlendi, gözlerimde yaşlar, takıldım. Konuşamadım.
Taner Akçam. 1998 (ya da 99) tarihli o kitabı yayımlanmasa, bu meselenin arkası çorap söküğü gibi gelmezdi. 2004 gibi artık cin şişeye sığmaz olmuştu. Halaçoğlu, Bardakçı ve ekürisinin utanç verici saptırmaları artık yüzlerine vurulabiliyordu. Cemil Çiçek Meclis kürsüsünde, Kerinçsiz ve avanesi ise toplantılarda sinirden ter ter tepiniyorlardı. Erdal İnönü’ye yumurta atıyorlardı, İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki konferansın kapısında. Halil Berktay’ı üniversiteden attırmaya kalktılar; Hrant Dink’i bilirkişi raporlarına rağmen 301’den mahkum ettirdiler, yetmedi, vurdurdular. Dava açıp durdular ona buna. Hedef gösterdiler. Küfür ettiler. Ama tarih bu, ve tarihin kötü bir huyu var: Gerçekler er ya da geç ortaya çıkıyor. Artık Akçam’ı bildiğimiz gibi, bu konuda çalışan başkaları olduğunu da biliyoruz, Dadrian’ın falan kitapları çevriliyor; kimi genç tarihçiler cesaretle eğiliyorlar bu soykırıma. Dünya üzerinde bu konuda yazılmış çok kitap olduğunun farkına vardık. Kulakları olup da dinleyebilenlerle konuşabiliyoruz bile (Ermeni soykırımı üzerine laf etmek için Osmanlıca bilmek gerektiğini söyleyenler de çıkabiliyor tabii, Yahudi soykırımı üzerine bir şeyler söylemek için Almanca ya da Yiddish bilmek gerekirmiş gibi). Bu bir soykırım diyebiliyoruz. Diyebiliyorsak, bu bir parça da Taner Akçam’ın sayesinde oldu. 1915’te olanların soykırım suçu olamayacağını, çünkü soykırım suçunun 1948 tarihli olduğunu söyleyenlere tokat gibi cevabı hazır Akçam’ın: Bu doğru olsa, 1939-45 arasında gerçekleşen Yahudi soykırımının da soykırım olmaması gerekir; böyle bir şey mümkün müdür? Üstelik, bu suçu kavramsallaştıran hukukçu Rafael Lemkin’in yazdıkları ve söylediklerine hiç mi bakmaz insanlar? Ama bunca lafa da gerek yok aslında, araştırmalar orta yerde, isteyen açıp okur: Ciddi tarih metni ile inkârcı ve sahtekâr metinleri ayrıştırmayı öğrenmek isterlerse insanlar, Taner Akçam’ın Halaçoğlu’nun kitabı üzerineBirikim dergisinde yazdığı yazıya bakabilirler. Çünkü artık Türkiye’de iki kampımız var: Bilmeyi seçenler ile bilmeyi reddedenler. Neredeyse her konuda.
Diyeceğim o ki, Akçam’a çok şey borçlu Türkiye ve tarihçiliği. Ama daha gidilecek çok yol var, geçmişimizin itina ile temizlemiş olduğunun yeni yeni farkına varıyoruz. Bu konuları konuşabileli şunun şurası altı-yedi yıl oldu, hepsi bu (ve bu arada Hrant Dink alçakça katledilmiş oldu). Diğer yazılardan farklı bir portre oldu Taner Akçam’ınki, azıcık kuru: çünkü onun Totemi, bir sırat köprüsü.
levent@ehess.fr
http://www.taraf.com.tr/levent-yilmaz/makale-esrarengiz-bir-bankaci-olarak-taner-akcam.htm

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: