İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Göğe asılı şehir Mardin

İbrahim Altay /Sabah
Ramazan’da Türkiye turumuz sürüyor. Tarihin tüm dönemlerinden izler taşıyan, farklı din ve kültürlerin kaynaştığı Mardin’deyiz… Yüksek tepelerin üzerine kurulmuş haliyle adeta göğe asılı bir şehir… Göğe yükselmeyi bir mecaz olarak kabul edecek olursak, Mardin bütün semavi dinleri buluşturan bir şehir. Bir buluşma ve kaynaşma şehri. Birçok din ve mezhep burada 5 bin yıllık bir tarihi zenginliğin potasında erimiş. Şehirde Müslümanlar, Süryaniler, Keldaniler, hatta sayıları azalmış olmakla birlikte Museviler hep bir arada yaşıyor. Birbirlerine iyice alışmış ve karışmışlar.

Ramazan’da Türkiye turumuz sürüyor. Tarihin tüm dönemlerinden izler taşıyan, farklı din ve kültürlerin kaynaştığı Mardin’deyiz. Mardin Süryani Metropoliti Saliba Özmen, “Değişik dinlerimiz, kültürlerimiz ayrılma vesilesi değil, zenginlik,” diyor. Medreselerden kiliselere, telkariden bıttım sabununa, Mardin ve Ramazan rehberi
Konya ve Urfa’nın ardından bu hafta Mardin’deyiz. Diğer ikisinden daha küçük ama daha yüksek bir şehir Mardin. Yüksek tepelerin üzerine kurulmuş haliyle adeta göğe asılı bir şehir… Göğe yükselmeyi bir mecaz olarak kabul edecek olursak, Mardin bütün semavi dinleri buluşturan bir şehir. Bir buluşma ve kaynaşma şehri. Birçok din ve mezhep burada 5 bin yıllık bir tarihi zenginliğin potasında erimiş. Şehirde Müslümanlar, Süryaniler, Keldaniler, hatta sayıları azalmış olmakla birlikte Museviler hep bir arada yaşıyor. Birbirlerine iyice alışmış ve karışmışlar. Aslında iki Mardin var birinden içeri. Kadim olanına ‘eski’ diyecek olursak, diğeri yeni. Eski Mardin tarihin kendisini uyuttuğu beşiğinde sallanmaya devam ediyor. Ama yenisi öyle değil. Silkinip uyanmış bir dev gibi daha çok. Büyük bir şantiyeyi andırıyor. Diyarbakır yolu boyunca genişleyen ve ilerleyen bir büyük şantiye. Eski Mardin’de sokaklar daracık. Yenisinde geniş. Eski Mardin’de binalar haliyle eski ve en fazla birkaç katlı. Yenisinde bazılarının sıvaları bile bitmemiş binalar, büyük şehirlerdeki gibi çok katlı. Eski Mardin’de tarihi olanın nazlı huzuru var. Yenisinde gelişmekte olanın doğurgan telaşı. Eski Mardin şehrin geçmişini simgeliyor, yenisi geleceğini. Son 10 yılda şehirleşme ve yapılaşma konusunda gözle görülür bir ilerleme kaydedilmiş Mardin’de. Şehir genişlemiş ve eski olandan yeni olana doğru taşınmaya başlamış. Bu gidişle eski Mardin yakın bir gelecekte turistik bir komplekse, yenisi de yeni yaşam merkezine dönüşecek gibi görünüyor. Mardin’in en çok bel bağladığı projelerden biri de Mardin Artuklu Üniversitesi. Üniversiteye ad olarak Selçuklu, Osmanlı ya da Cumhuriyet tarihinden değil de Birinci Beylikler Dönemi’nden bir referans seçilmesi kültürel bakımdan önemli. Üniversite, Diyarbakır yolu üzerinde inşa ediliyor ve tamamlandığında şehre büyük bir demografik ve ekonomik katkı yapması bekleniyor.
KANDİLLERİ YAKILMIŞ MAHYA
Gidenler bilir, Mardin’de hayat büyük şehirlerde yaşayanların alışkın olmadığı yavaşlıktadır. Ramazan gelince bu daha da yavaşlar; tatlı bir tembelliğe, bir umarsızlığa dönüşür. Sabahın erken saatlerinde sokaklarda dolaştığınızda bırakalım açık dükkan bulmayı, çok az insana rastlarsınız. Öğle saatlerinde kapılar birer birer açılmaya başlar. Seyyar tezgahlar kapı önlerine çıkar. İftara bir saat kala da bunun tam tersi yaşanır. Esnaf kepengini indirip evinin yolunu tutar. Mardin’in kendine has bir mutfak kültürü var elbette. Mardin’de yaşayanlar size bir çırpıda onlarca yemek ismi sayabilir. Ama bizim edindiğimiz intiba bu kültürün daha çok evlerde yaşadığı yönünde. Dışarda yemek, Mardinlilerin benimsediği bir alışkanlık değil. Hal böyle olunca da, Urfa’daki gibi sokağa taşan iftar sofraları bulmakta zorlanıyorsunuz. İftar saatinde açık lokanta bulmak bile güç. Bütün şehri dolaştık ve gözlemledik, sokak arasındaki büfeler de dahil açık restoranların sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu. Bu durum şehre Ramazan ayında gelen turistler için bir talihsizlik elbette. İftardan sonra Mardin biraz canlanır gibi oluyor ama durgun bir canlanma bu da. Anadolu’daki pek çok şehirde olduğu gibi Mardin’de hava karardıktan sonra ailecek sokağa çıkıp ‘piyasa yapma’ durumları yok. Sokakta rastladığınız insanların çoğu erkek ve onlar da Ramazan’dan önce ve sonra gittikleri kahvehaneleri dolduruyor. Bu tatlı uyuşukluğun keyifli yanları da var. Akşam olunca Mardin, özellikle eski Mardin, bütün kandilleri yakılmış bir mahyaya dönüşüyor. Sokaklardaki lambalardan ve taş evlerin loş pencerelerinden sızan sarı bir ışık bütün şehri sarıyor. O ışık, huzur demek.
#Sayfa#
ŞEKER, ŞARAP, ÇEKİRDEK VE SABUN
Badem şekeri: Dışı sizi yakar, içi bizi dediklerimizden. Adından da anlaşılabileceği gibi bu yemişin içinde badem var ve dışında şekerle yapılmış bir kabuk. Nikah törenlerinin vazgeçilmezi haline gelse de halen en iyisi Mardin’deki yerel imalathanelerde yapılıyor.
Süryani şarabı: Mardin’de yaşayan Süryaniler arasında halen evlerinde şarap üretenler var. Bu şaraplar şişesi 20 TL gibi makul fiyatlardan satılıyor ve turitlerin ilgisini çekiyor. Kendileriyle konuştuğumuz şarap imalatçısı bir aile, şaraba tadını veren asıl unsurun kuru hava olduğunu söylüyor.
Karpuz çekirdeği: Ayçiçeği çekirdeğini ve kabak çekirdeğini biliyorsunuz ama karpuz çekirdeğini hiç ‘çitle’diniz mi? O da Mardin’e özgü buluşlardan. Karpuz çekirdekleri toplanıyor ve diğer ikisinin aksine kavrulmak yerine kaynatılıyor. Üstelik çok ucuz.
Sabun: Ne alaka derseniz, Mardin el yapımı sabunlarından haberiniz yok demektir. Mardin’e gidip de sabun almadan olmaz. Özellikle sarı bıttım (yabani fıstık) sabununun saçları güçlendirip dökülmeyi önlediği iddia ediliyor. Bir diğeri olan yeşil menengiç sabunu ise yağlı saçları ve cildi kurutuyor, kepeği gideriyormuş.
GÖRMEDEN GELMEYİN
Mardin’de sayısız tarihi eser var. Bu eserleri yaşatan şey halen içlerinde yaşanmaya devam ediliyor olması sanki. Dolayısıyla Mardinlilerin çoğu bu eserlere ‘tarihi’ gözüyle bakmıyor. Onların aksine dünyanın her yerinden gelen yabancı turistler bu eserler tarafından büyüleniyor. Özellikle Avrupalı turistlerin ilgisi yoğun. Bunu Avrupa ülkelerinin antropolojiye ve arkeolojiye olan ‘aşırı’ merakına bağlamak sanırım yanlış olmaz. İşte Mardin’e gidince mutlaka görülmesi gereken eserlerden sizin için seçtiklerimiz:
Ulu Cami: Mardin’deki camilerin en eskisi. Eşine pek rastlanmayan özgün minaresi 1176 yılında inşa edilmiş. Ulu Cami, külliyesiyle birlikte devasa bir yapı.
Kırk Kilise: Eski Mardin’in göbeğinde. Bölgedeki en eski kiliselerden biri. Mihrapları, kapıları, çan kulesi ve geniş divanıyla adeta dantel gibi örülmüş bir oymacılık ve işlemecilik harikası.
Kasımiye ve Zinciriye medreseleri: Şehirdeki pek çok medreseden sadece ikisi. Birincisi Akkoyunlular, ikincisi Memlukler zamanında yapılmış.
Kent müzeleri: Mardin’de Sabancıların ihya ettikleri de dahil olmak üzere, birkaç kent müzesi var. Bu müzelerde kentin sosyal, ekonomik, tarihi ve kültürel birikimine dair örnekler var. Değerlendirmek istediğiniz birkaç saatiniz ve altınızda arabanız varsa hepsini birden görebilirsiniz.
Şahtan Evi: Vaktiyle Mardin’deki köklü ailelerden birine ait olan bu saray yavrusu, kentteki en orijinal sivil mimari örneklerinden. Şu sıralar restore ediliyor.
Dara Antik Kenti: Büyük İskender ile Pers Kralı Darius arasındaki meşhur savaşın geçtiği yer. Midyat yolu üzerindeki kentin mağara evlerini, mezarları, kiliseleri, su sarnıçlarını ve yerin altında bulunan ‘zindan’ı görmeden gelmeyin.
Deyrulzefaran ve Mor Gabriel: Süryanilerin bu iki büyük manastırı görmeye ve gezmeye değer.
RAMAZAN’DA SAYGI ESAS
Malum, Ramazan denince akla hep Müslüman din adamlarıyla yapılan söyleşiler gelir. Halbuki Ramazan sadece Müslümanlar için değil Türkiye’de yaşayan diğer din mensupları için de önemlidir. Onların da hayatına dokunur. İşe bir de bu tarafından bakalım istedik. Türkiye’de yaşayan gayrimüslümlerin penceresinden. Acaba onlar Ramazan’ı nasıl algılıyor ve yaşıyor? Mardin’deki en büyük gayrimüslim cemaatinin lideri, Süryanilerin Mardin Metropoliti Filüksinos Saliba Özmen’i tarihi ve dini öneme sahip Deyrulzefaran Manastırı’nda ziyaret edip kendisiyle konuştuk.
– Bildiğimiz kadarıyla burası bir zamanlar Süryani Patriklik merkezi idi.
– Evet, bu özelliğini 1933 yılına kadar sürdürüyor.
– 1933’te ne oluyor?
– O zamanlar Cumhuriyet yeni kuruluyor. Yeni anayasa ve kanunlar yapılıyor. Bu süreçte Süryaniler Türkiye’den göç etmeye başlıyor. Bu göçler 20’ler, 30’lar hatta 40’lar boyunca sürüyor. Suriye’ye, Irak’a gidiyor insanlar. Hatta 1960’lardan sonra Avrupa’ya yoğun bir göç başlıyor. Patrikhane, buradan giden nüfusla birlikte önce Suriye’nin Humus şehrine gidiyor. Oradan da 1957’de Şam’a gidiyor. Şu anda bizim patrikliğimiz Şam’da bulunuyor.
– Türkiye’de ve Mardin’de Süryanilere bakış değişti mi, hayatınız kolaylaştı ya da zorlaştı mı?
– Büyük bir değişim var tabii ki. İnsanlar daha da açıldı. Dünya gittikçe küçülüyor. İletişim çağındayız malum. Hıristiyanlar, Müslümanlar, Yahudiler birbiriyle daha çok iletişim kurmaya başladılar. Bu da insanları birbirine daha çok yaklaştırıyor. Özellikle bizim Türkiye şartlarında, Allah’a şükür, daha güzel şeyler oluyor.
– Mardin’in bu süreçteki önemi nedir?
– Mardin bu konuda hakikaten çok şanslı bir ilimiz. Örnek alınabilecek, model oluşturabilecek bir ilimiz. Zira içinde Süryani var, Ermeni var, işte Kürtler var, Araplar var, Türkler var. Mardin bütün bu tat ve kokulardan oluşan bir aroma. Bütün bayramları beraber kutlarız. Birbirimize taziye ziyaretlerine gideriz.
METROPOLİTİN RAMAZAN MESAJI
Ne olur insanlar sevgiye, barışa, dayanışmaya kulak versin. Her birimizin, hepimizin kardeş olduğumuzu unutmayalım. Hepimizin atası Adem, anası Havva’dır; bunu unutmayalım. Değişik dinlerimiz, dillerimiz, kültürlerimiz, örf ve adetlerimiz bizim için ayrılma vesilesi değil de zenginlik olsun. Bunların bizim özümüz olduğunu unutmayalım. Bunu yaptığımız müddetçe birbirimize olan sevgimiz, saygımız daha da pekişir ve birlikte yaşamamız, birbirimizi kabullenip özümsememiz kolaylaşır.
SAVAŞLARIN SEBEBİ: RUHANİYET EKSİKLİĞİ
– Mardin’deki bu kaynaşmanın Ramazan’daki yansımaları nasıl oluyor? İftarlara davet ediyorlar mı sizi?
– Mutlaka çağırıyorlar. Hatta zaman zaman biz de burada iftar veriyoruz. Mesela Ramazan’ın üçüncü gününde Mardin müftümüzle bir araya geldik. Birlikte iftar açtık. Hem Ramazan iftarını yaptık hem de aramızda sohbet ettik. Mardin’in güzelliklerini dile getirdik. Eksiğimiz varsa onu da kendi içimizde özeleştiriyle dillendirdik. Bunları hep konuşuruz. Eksiğimiz nerede ve ne yapmamız lazım? Bunları konuşarak, danışarak hallederiz.
– Ramazan bu konuşmaların artmasına bir vesile mi oluyor yani?
– Biliyorsunuz, bu ruhani mevsimler insanın maneviyatta daha da güçlenmesi için. İnsanlar ruhani anlamda birbirine daha yakın hissederler kendilerini. Ramazan da bir vesile oluyor.
– Barışı pekiştiriyor ve güçlendiriyor…
– Size önemli bir ayrıntıdan söz edeyim. Dünyada cereyan eden savaşlar maalesef genelde insanların ruhsal işlerden ruhaniyetten, maneviyattan uzak kalması nedeniyle oluyor. Ruhaniyetleri ve maneviyatları güçlü olursa insanların birbirleriyle sevgi, saygı ve barış içinde yaşama şansları daha çok olur.
– Oruç tutmayanlara yönelik bir önyargı yok mu Mardin’de?
– Mardin ahalisi, Müslüman olsun Hıristiyan olsun, birbiriyle o kadar çok kaynaştı ki artık birbirimizin hassasiyetlerini iyi biliyoruz. Bu hassasiyetleri dikkate alırız.
– Yani Hıristiyanlar olarak siz, Müslüman ahaliyi rahatsız edebilecek davranışlardan kaçındığınızı mı söylüyorsunuz? Onlar da aynı hassasiyeti gösteriyor mu?
– Biliyorsunuz, oruç tutan ya da perhiz yapan kendisi için yapar. Biz hiçbir zaman bu tür konularda birbirimize baskı yapmamalıyız. Dini konularda Hıristiyanlar da Müslümanlar da birbirine baskı yapmamalı. Oruç tutuyorsa tutuyor ya da perhiz yapıyorsa yapıyor. Bu konuda saygı esastır. Bütün dinlerin mensupları diğer dinlerin mensuplarının hassasiyetlerine saygı göstermeli. Birbirimizi incitmemeliyiz.
ÇAKMA TELKARİYE DİKKAT EDİN
Daracık sokaklarda dolaşırken yılların ‘telkari’ ustası Suphi Hindiyerli’yle karşılaşıyoruz; namıdiğer ‘Süryani Usta’. Hindiyerli, 20 yıla yakın İstanbul Kapalıçarşı’da kuyumcu ustalığı yaptıktan sonra memleketine dönmüş. Dönüş amacı bu sanatı yaşatmak. Telkari, Mezopotamya’da doğan ama esas değerini Mardin’de bulan bir işleme sanatı. Saf gümüşten yapılıyor. Bütün parçalar elle oluşturulup birbirine yapıştırılıyor. Prens Charles’tan tutun da, dünya jet-setinin pek çoğunun ilgisini çekmeyi başarmış bir sanat bu. Süryani Usta’nın yaptığı çalışmalar Kültür Bakanlığı’nın dikkatini çekmiş ve kendisi bakanlık tarafından kültür elçisi tayin edilmiş. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki fuarlara Türkiye’yi temsilen gitmiş. Halen de memleketi Mardin’de kurslar düzenleyip çıraklar yetiştirmeyi sürdürüyor. Usta’nın çok dertli olduğu bir konu var. Hatta öfkeli bu konuda. Son yıllarda Mardin merkezindeki kuyumcu ve gümüşçülerde uzakdoğu mamülü dökme gümüşler telkari adı altında satılıyor ve özellikle yabancı turistler kandırılıyormuş. “Hiç kimsenin döküm yapıp telkari diye satmaya hakkı yok,” diyor ve Kültür Bakanlığı’nı göreve çağırıyor. “Acilen tedbir alınmazsa binbir güçlükle canlandırdığımız bu sanat, kârsızlık nedeniyle yavaş yavaş terk edilecek. Mardin’e döküm gümüş ithal etmek ne acil bir ihtiyaç ne de bir ilaç. Mutlaka yasaklanmalı.” Bunlar onun sözleri. Yanından ayrılırken “Biz telkariyi kitaplara, dizilere hatta Avrupa’nın vitrinine sokmaya çalışıyoruz ama bu ithalat konusu bizim elimizi kolumuzu bağlıyor,” diye yakınıyor.
NEREDE KALINIR?
OmuzlarI yıldızlarla kabarmış oteller denince akla üç isim geliyor. Bunlardan ilki Büyük Mardin Oteli. Eski şehrin karşısındaki tepenin üzerine kurulmuş bir kartal yuvası adeta. Bütün şehrin manzarasını çepeçevre kuşatıyor. İkincisi: Yay Grand. O da şehrin gelişen yüzünü temsil ediyor ve yeni Mardin’in yıldızı olma özelliği gösteriyor. Üçüncüsü de: Erdoba Elagance Otel. Diyarbakır tarafından gelirken şehrin girişinde, solda. Hilton ve Sheraton’un Mardin’de birer şube açmaya hazırlandığını öğreniyoruz. Sevindirici bir haber, çünkü Mardin’in turistik potansiyelinin geleceğine yatırım yapılabilir olduğunun göstergesi bu. Mardin’e esas ruhunu veren konaklama yerleri ise butik oteller. En önemli özellikleri, eski şehrin merkezinde olmaları. Çoğunlukla tarihi bir binadan dönüştürülmüşler. Söz gelimi bizim konakladığımız Harputlu Kervansaray, Erdoba Konakları veya Zinciviye Butik Otel’de ilk bakışta konforsuz gibi görünen odalarda asırların otantizmini hissetmek mümkün. Üstelik bu civardaki butik otellerden şehir merkezindeki tarihi eserlere yürüyerek ulaşılıyor.
Konya ve Urfa’nın ardından bu hafta Mardin’deyiz. Diğer ikisinden daha küçük ama daha yüksek bir şehir Mardin. Yüksek tepelerin üzerine kurulmuş haliyle adeta göğe asılı bir şehir… Göğe yükselmeyi bir mecaz olarak kabul edecek olursak, Mardin bütün semavi dinleri buluşturan bir şehir. Bir buluşma ve kaynaşma şehri. Birçok din ve mezhep burada 5 bin yıllık bir tarihi zenginliğin potasında erimiş. Şehirde Müslümanlar, Süryaniler, Keldaniler, hatta sayıları azalmış olmakla birlikte Museviler hep bir arada yaşıyor. Birbirlerine iyice alışmış ve karışmışlar. Aslında iki Mardin var birinden içeri. Kadim olanına ‘eski’ diyecek olursak, diğeri yeni. Eski Mardin tarihin kendisini uyuttuğu beşiğinde sallanmaya devam ediyor. Ama yenisi öyle değil. Silkinip uyanmış bir dev gibi daha çok. Büyük bir şantiyeyi andırıyor. Diyarbakır yolu boyunca genişleyen ve ilerleyen bir büyük şantiye. Eski Mardin’de sokaklar daracık. Yenisinde geniş. Eski Mardin’de binalar haliyle eski ve en fazla birkaç katlı. Yenisinde bazılarının sıvaları bile bitmemiş binalar, büyük şehirlerdeki gibi çok katlı. Eski Mardin’de tarihi olanın nazlı huzuru var. Yenisinde gelişmekte olanın doğurgan telaşı. Eski Mardin şehrin geçmişini simgeliyor, yenisi geleceğini. Son 10 yılda şehirleşme ve yapılaşma konusunda gözle görülür bir ilerleme kaydedilmiş Mardin’de. Şehir genişlemiş ve eski olandan yeni olana doğru taşınmaya başlamış. Bu gidişle eski Mardin yakın bir gelecekte turistik bir komplekse, yenisi de yeni yaşam merkezine dönüşecek gibi görünüyor. Mardin’in en çok bel bağladığı projelerden biri de Mardin Artuklu Üniversitesi. Üniversiteye ad olarak Selçuklu, Osmanlı ya da Cumhuriyet tarihinden değil de Birinci Beylikler Dönemi’nden bir referans seçilmesi kültürel bakımdan önemli. Üniversite, Diyarbakır yolu üzerinde inşa ediliyor ve tamamlandığında şehre büyük bir demografik ve ekonomik katkı yapması bekleniyor.
KANDİLLERİ YAKILMIŞ MAHYA
Gidenler bilir, Mardin’de hayat büyük şehirlerde yaşayanların alışkın olmadığı yavaşlıktadır. Ramazan gelince bu daha da yavaşlar; tatlı bir tembelliğe, bir umarsızlığa dönüşür. Sabahın erken saatlerinde sokaklarda dolaştığınızda bırakalım açık dükkan bulmayı, çok az insana rastlarsınız. Öğle saatlerinde kapılar birer birer açılmaya başlar. Seyyar tezgahlar kapı önlerine çıkar. İftara bir saat kala da bunun tam tersi yaşanır. Esnaf kepengini indirip evinin yolunu tutar. Mardin’in kendine has bir mutfak kültürü var elbette. Mardin’de yaşayanlar size bir çırpıda onlarca yemek ismi sayabilir. Ama bizim edindiğimiz intiba bu kültürün daha çok evlerde yaşadığı yönünde. Dışarda yemek, Mardinlilerin benimsediği bir alışkanlık değil. Hal böyle olunca da, Urfa’daki gibi sokağa taşan iftar sofraları bulmakta zorlanıyorsunuz. İftar saatinde açık lokanta bulmak bile güç. Bütün şehri dolaştık ve gözlemledik, sokak arasındaki büfeler de dahil açık restoranların sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu. Bu durum şehre Ramazan ayında gelen turistler için bir talihsizlik elbette. İftardan sonra Mardin biraz canlanır gibi oluyor ama durgun bir canlanma bu da. Anadolu’daki pek çok şehirde olduğu gibi Mardin’de hava karardıktan sonra ailecek sokağa çıkıp ‘piyasa yapma’ durumları yok. Sokakta rastladığınız insanların çoğu erkek ve onlar da Ramazan’dan önce ve sonra gittikleri kahvehaneleri dolduruyor. Bu tatlı uyuşukluğun keyifli yanları da var. Akşam olunca Mardin, özellikle eski Mardin, bütün kandilleri yakılmış bir mahyaya dönüşüyor. Sokaklardaki lambalardan ve taş evlerin loş pencerelerinden sızan sarı bir ışık bütün şehri sarıyor. O ışık, huzur demek.
http://www.sabah.com.tr/Cumartesi/2011/08/20/goge-asili-sehir-mardin

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: