İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Türküm, doğruyum galiba ırkçıyım

Nezir Akyeşilmen

Öğrenci andı denen metnin yeryüzünün en ırkçı ve ayrımcımetinlerinden biri olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. 1930’ların yükselen değeri ırkçı ideolojiler çağında yazılmış bu metni hala Türkiye’deki milli eğitimin (milli eğitimin kendisi zaten ilkel bir anlayış, zira eğitim evrensel olmalıdır) bir parçası sayan anlayış (MEB Yönetmeliğinde belirtilmektedir), aslında 1930’larda kaldığını göstermektedir. İnsan haklarına göre suç teşkil eden bu metnin çocuklarımıza hala okutulmasının baş sorumlusu Milli Eğitim Bakanlığıdır, daha doğrusu Bakanın kendisidir. Bu konudaki tartışmalarda Bakan topu taca atmış, Milli Eğitim Şurası ofsayttan gol yapmış, mahkeme de golü saymıştır.

Son günlerde yoğun olarak tartışılan fakat ülkemizde pratikte çok teoride az malumat sahibi olunduğu son Danıştay kararıyla da açıkça anlaşılan ırkçılık ve ırkçı ayrımcılık, uluslararası insan hakları hukukuna göre bir suçtur. Bilindiği gibi, Mazlum-Der Diyarbakır Şubesi, ilköğretim okullarında her gün okutturulan “öğrenci andı”nın Anayasa, uluslararası sözleşmeler ve insan haklarına aykırı olduğu gerekçesiyle iptalini istemişti. Önce yerel mahkeme, sonra Danıştay Sekizinci Dairesi, uluslararası sözleşmeler ve insan hakları hukukunu hiçe sayarak (daha doğrusu dikkate almayarak) bu metnin Anayasaya, yasalara ve yönetmeliklere aykırı olmadığına karar verdi.

Karar analiz edildiğinde bu ülkenin (yerel ve üst) yargısının neden adalet üretemediği, gelişen dünyaya, demokrasi ve evrensel insanlık değerlerine ayak uyduramadığı ve Eser Karakaş’ın deyimiyle uluslararası alanda rekabet edemediği rahatlıkla görülecektir. Karar incelendiğinde insan hakları ve uluslararası hukuk açısından sıkıntılı ve kararın özünü etkileyen hata, ihlal ya da tutarsızlık göze çarpmaktadır.

Birincisi, Danıştay’ın ilgili kararında verilen dava özetinde bile öğrenci andının “Anayasaya, uluslararası sözleşmelere ve insan haklarına aykırı olduğu, tercih hakkının kaldırıldığı, yasal dayanağının bulunmadığı öne sürülerek” iptali istenmektedir. Oysa Sekizinci Daire uluslararası hukuku görmezden gelerek sadece ulusal hukuka göre karar vermiştir. Halbuki, Anayasa’nın 90. maddesine göre insan hakları ile ilgili uluslararası düzenlemeler kanunların da üzerindedir. Bu kadar açık bir anayasa hükmüne rağmen, Danıştay Sekizinci Dairesi, Uluslararası İnsan hakları hukuk metinlerini göz ardı ederek hem anayasayı ihlal etmiş, hem de eksik bir karar verme durumuna düşmüştür. Uluslararası Mahkemelerde bu durum tespit edildiğinde, bu kararı veren yargıçlara yönelik herhangi bir yaptırım var mı? Yaptırım olsaydı böyle rahat bir şekilde Türkiye’yi bağlayan uluslararası hukuk düzenlemeleri görmezden gelinebilir miydi? Hammurabi kanunlarında bile yanlış karar verdiği tespit edilen yargıç o zamanın en yaygın cezalandırma yöntemi olan idam ile cezalandırılırdı.

Danıştay, Türkiye’nin taraf olduğu ve halihazırda uluslararası geleneksel hukukun bir parçası olan ve ayrımcılığı yasaklayan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 2. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14. maddesi ve en önemlisi Her Türlü Irkçı Ayrımcılıkla Mücadele BM Sözleşmesi’ne baksaydı kararı çok farklı olabilirdi.

İkincisi, kararı veren Sekizinci Daire’nin ırkçılığı ve ırk ayrımcılığını Her Türlü Irkçı Ayrımcılıkla Mücadele BM Sözleşmesi’ne kıyasla çok dar (sadece ırk kavramı etrafında) yorumladığı görülmektedir. Oysa BM Sözleşmesi Birinci maddesi, “ırk ayrımcılığı“ terimini, “siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel veya toplumsal yaşamın herhangi bir alanında, insan hakları ve temel özgürlüklerin tanınmasını, uygulanmasını, bu hak ve özgürlüklerden yararlanılmasını ortadan kaldırmak veya zayıflatmak amacına ya da etkisine yönelik, ırk, renk, soy ya da ulusal veya etnik kökene dayalı her türlü ayrım, dışlama, kısıtlama ya da tercih anlamında” kullanmaktadır. Alıntıdan anlaşıldığı gibi, ırk ayrımcılığı tanımında ırk, millet ve etnisite ayırımı yapılmamıştır. Zira bilimsel olarak da bu konu hala sosyologlar ve antropologlar arasında tartışılmaktadır.

Diğer bir ırk ayrımcılığı türü ise, kurumsal ırkçılık, buna yapısal ırkçılık, devlet ırkçılığı ya da sistemik ırkçılık da denmektedir. Devletin başta din ve eğitim olmak üzere tüm kurumlarının ayrımcı davranması ve Carmichael’e göre bu kurumların bazı insanlara ırk, kültür ya da etnik kimliklerinden dolayı onlara uygun hizmet üretememesidir.

Üçüncüsü, Danıştay “Türk”ün bir ırkın ismi olmadığına hükmetmiş ve kendi kendine vermiş olduğu bu hükme binaen de, yapılan ayrımcılıkların ırk ayrımcılığı olmadığına karar vermiş. Aslında burada bir ayrımcılık ya da dayatma olmadığına işaret etmemiştir. Oysa Türkiye’nin de taraf olduğu BM Sözleşmesi dikkate alınsaydı, Türk’ün ırk ismi olup olmamasına bakılmaksızın, toplumda bir gruba ırk, soy, millet, etnik ya da kültür farklılığından dolayı bir ayırım yapılıp yapılmadığına bakılması gerekirdi. Türk’ü kaldırıp yerine kabak bile dayatsanız, bu eylem ırkçı ayrımcılığa girer. Önemli olan fiilin yani eylemin kendisidir.

Mevcut zihniyetle yargı sisteminin adaleti üretemeyeceği ve uluslararası rekabetten yoksun olduğu raporlarla da kanıtlanmış durumdadır. AB 2010 Türkiye İlerleme Raporu’na göre, bir yıl içinde Türkiye’den Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan başvuru sayısı 5728 olup Mahkeme Türkiye’nin AİHS’yi ihlal ettiği yönünde 553 karar vermiştir. Dahası, Eylül 2010 itibarıyla, Türkiye’ye ilişkin 16.093 dava AİHM’de beklemektedir. Bu davaların büyük bir oranı adil yargılama, mülkiyet ve ifade özgürlüğü ile ilgilidir. Yine Türkiye, 2009 yılında toplam 6,1 milyon euro tutarında tazminat ödemesi yapmıştır. Daha vahimi, Türkiye Mahkemenin yargılama yetkisini kabul ettiği 1987 yılından günümüze hakkında en çok dava açılan ülke olmuştur ( ilk defa 2009 yılında liderliği Rusya Federasyonu’na kaptırmıştır, fakat bu performansla 2010’da tekrar liderliği geri alabileceği tahminleri yapılmaktadır).

Mazlum-Der, uluslararası hukuki dayanaktan yoksun bu Danıştay kararını AİHM’ye götüreceğini ilan etti. Buna ek olarak, Türkiye BM Sözleşmesine taraf bir ülke fakat ne hikmetse 14. maddede belirtilen BM Komitesi’nin yargı yetkisini henüz kabul etmiş değildir (ırkçı ayrımcı politikaların varlığından olmasın sakın!). Bu nedenle Komiteye bireysel başvuru yapmak mümkün değil. Fakat Mazlum-Der AİHM’ye göndereceği dosyayı genişleterek bir rapor halinde, BM Her Türlü Irkçı Ayrımcılığı Önleme Komitesi’ne yollarsa, Türkiye ile ilgili periyodik rapor tartışıldığında bu konu uluslararası kamuoyunun bilgisine sunulmuş olacaktır. Bu da, doğal olarak hükümet üzerinde bir baskı oluşturacaktır.

 Öğrenci andı denen metnin yeryüzünün en ırkçı ve ayrımcı metinlerinden biri olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. 1930’ların yükselen değeri ırkçı ideolojiler çağında yazılmış bu metni hala Türkiye’deki milli eğitimin (milli eğitimin kendisi zaten ilkel bir anlayış, zira eğitim evrensel olmalıdır) bir parçası sayan anlayış (MEB Yönetmeliğinde belirtilmektedir), aslında 1930’larda kaldığını göstermektedir. İnsan haklarına göre suç teşkil eden bu metnin çocuklarımıza hala okutulmasının baş sorumlusu Milli Eğitim Bakanlığıdır, daha doğrusu Bakanın kendisidir. Bu konudaki tartışmalarda Bakan topu taca atmış, Milli Eğitim Şurası ofsayttan gol yapmış, mahkeme de golü saymıştır.

Selçuk Üniversitesi Öğretim Görevlisi

 24 Nisan 11 Taraf

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: