İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

HUZUR İÇİNDE BİR 24 NİSAN / Taner Akçam

Taner Akçam
24 Nisan’ı bize hatırlatanlara kızmamız ve öfke duymamızın bir nedeni suçlu bulunmak ve bundan dolayı utanç duymanın yarattığı korku duygusudur, diyebilir miyiz? Sosyolog Ruth Benedict dünya yüzündeki toplumları genel olarak “suç” ve “ayıp” kültürleri olarak ikiye ayırır. Bu ayrıma göre “suç kültürleri” geçmişte yapılan yanlışlıklar üzerine konuşmaya kendilerini mecbur hissederler, “ayıp kültürleri” ise, bunun tam aksine geçmişin yanlışlıkları üzerinde konuşmayı reddeder, geçmişi suskunlukla geçiştirmeyi tercih ederler… Soykırım kelimesi, “toplumsal hafızanın kara deliği”nin kapısının anahtarıdır. Onun Ermeniler tarafından kullanılmasına hala tahammül edilemiyor. Eğer bu kelimeyi kullanmamak, -bilimsel olarak yanlış olduğu tezinin elle tutulur hiç bir yanının olmadığını hatırlatarak milliyetçi derin tepkimizin ve yarattığımız “iletişimsel gerçekliğimizin” çökmesinden korkmamızın eseri değilse, artık bu 24 Nisan’dan itibaren, onu unutkanlık ve suskunluk koalisyonunu parçalayacak, kollektif hafızamızın “kara deliğin”in kapısını açacak bir anahtar olarak kullanmak zorundayız.

TARAF

Çocukluğumda bir şarkı mı vardı, söylerdik: “Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan” diye? 24 Nisan’ı ulusça huzur içinde geçiriyor olmamız bana bu sözleri hatırlattı
Çocukluğumda bir şarkı mı vardı, söylerdik: “Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan” diye? 24 Nisan’ı ulusça huzur içinde geçiriyor olmamız bana bu sözleri hatırlattı. Allaha şükürler olsun, bu sene ne yabancı bir ülke parlamentosunda oylama ne de başka bir dış baskı… Sadece Dışişleri Bakanlığımızın diplomatları değil, ulusça huzur içinde olduğumuz çok açık. Sahi, Parlamento oylamaları veya benzeri dış baskılar olunca niye huzurumuz kaçıyor? Niye, (solcusu, sağcısı, milliyetçisi, Alevisi, Laiki, İslamcısı) ulusça, her birimiz kendi dilimize uygun farklı tanımladığımız ötekinin, “Emperyalistlerin”, “Hristiyan Batının”, “Türk düşmanlarının” bize bir şeyleri hatırlatmasına bu denli kızıyor ve öfke duyuyoruz?
1991 yılından beri konuyla doğrudan uğraşan bir insan olarak bu sorunun cevabını aradım hep. 2005 yılında yaptığı bir konferansın kitabını 2011’de zar zor yayınlayabilen, ne yapar ne ederim de soykırım kelimesini kullanmam düşüncesiyle, bin bir dereden su getiren sevgili dostlarıma da hep bu soruyu sordum. Nedir bu yirmi birinci yüzyılda dile getirilen “iç dinamik – dış dinamik” argümanları; “işimize karışmayın” akıl vermeleri? Karışmayınca huzur içinde oluyoruz, karışırlarsa huzurumuz kaçıyor, ondan mı? Öfkelenmemizin nedeni istemediğimiz bir şeyin bize hatırlatılması mı? Bir çıplaklık, bir suç üstü yakalanmışlık duygusu mu? Halbuki bıraksalar bizi bizle… ne güzel, huzur içinde geçiririz her 24 Nisan’ı, öyle değil mi?
Suçlu bulunma ve/veya ayıplanma korkusu
24 Nisan’ı bize hatırlatanlara kızmamız ve öfke duymamızın bir nedeni suçlu bulunmak ve bundan dolayı utanç duymanın yarattığı korku duygusudur, diyebilir miyiz? Sosyolog Ruth Benedict dünya yüzündeki toplumları genel olarak “suç” ve “ayıp” kültürleri olarak ikiye ayırır. Bu ayrıma göre “suç kültürleri” geçmişte yapılan yanlışlıklar üzerine konuşmaya kendilerini mecbur hissederler, “ayıp kültürleri” ise, bunun tam aksine geçmişin yanlışlıkları üzerinde konuşmayı reddeder, geçmişi suskunlukla geçiştirmeyi tercih ederler.
Acaba bizde bu değer yargılarından hangisi daha ağır basar? Araştırılması gereken ilginç bir sorudur bu. Fakat ister “suç” kültürünün ister “ayıp” kültürünün etkisinde olalım, Nazi kasaplarından Adolph Eichmann’ın sözleri bana içinde bulunduğumuz durumu en iyi anlatan sözler gibi gelir. İdamından önce, bir rahibin onu günah çıkarmaya teşvik etmek istemesi üzerine Eichmann, “olayların üzerinden bunca zaman geçtikten sonra, kalbimde şüphe tohumları yeşertmenize izni veremem” der. ‘Devlet ve Millet’ olarak benzeri bir sorunla karşı karşıyayız galiba. Bir ulusal kimlik-devlet yarattıktan 90 yıl sonra, geçmişin kabahatlerini yüklenmenin ve bunun maddi-manevi sonuçlarına katlanmanın bedeli ağır olsa gerektir. Hatırlatmaya öfkelenme ve huzursuzluğumuzun nedeni bu mu acaba? Hele de bu suçun farkına varmak, Türk ulusal kimliğine ve bunun algılanış biçimine ciddi bir darbe vuracak, hatta yıkacak bir karakterde ise… Bana öyle geliyor ki, 1915 ile yüzleşmekten kaçmamızın ve bize bunu hatırlatanlara öfke duymamızın nedeni, 1915’in devlet ve toplum olarak tarihsel dokumuzu tümüyle alt-üst edecek bir dinamizme sahip olmasıdır.
“Gizli Şiddet”
Bu olguyu açıklayabilmek için Habermas’a başvurmak isterim. Habermas, toplumların sosyal dokuları ve kurumları içine yerleşik, gizli bir şiddet olgusunun var olduğuna dikkat çeker ve bu şiddet sayesinde, toplumun tümü tarafından benimsenen bir iletişim biçimi yaratıldığını savunur. Bu “kollektif iletişim tarzı” sayesinde, hem bazı olguların toplumun dikkatinden kaçırılması başarılır hem de toplumda gözle görülmez bazı sınırlamalar kurumsallaşır. Burada önemli olan nokta, toplumun bu tarzda örülmesinin, yapılanmasının yöneticiler tarafından topluma tepeden zorla empoze edilmesinin gerekmediğidir. Aksine bu yapı, yöneten ve yönetilenler tarafından farkına bile varılmadan geliştirilir ve içselleştirilir. Zamanla topluma egemen olan bu iletişim tarzı etrafında sessiz bir uzlaşma doğar. Habermas’ın “gizli şiddet” adını taktığı bu “iletişim tarzı” sayesinde, toplumun kaçınması istenen konular sadece geçmişe havale edilmekle kalmaz, giderek unutulmasının hayırlı olduğu konusunda sessiz bir anlaşma sağlanır.
Durumu, Elias Siberski’den ödünç aldığım, “iletişimsel gerçeklik” (die kommunikative Wirklichkeit) tanımı ile açıklamaya çalışayım. Siberski bu tanımı gizli örgütlerin önemli bir özelliğini açıklamak için kullanır. Ona göre, gizli örgütler, kendi üyeleri ve dışlarıyla yarattıkları iletişim tarzı sayesinde içinde yaşanan gerçekliğin dışında bir başka gerçeklik yaratırlar. Türkiye’deki şu andaki durum tamamıyla bunu andırıyor. Kuruluşumuzdan itibaren bir “iletişimsel gerçeklik” yaratmış bulunuyoruz. Bu “iletişimsel gerçeklik”, ‘Devlet ve Millet’ olarak düşünme ve varoluş biçimlerimizi belirliyor. Duygularımızı tanımlayan inanç sistemlerimizi, yani bizlerin tüm sosyal-kültürel ilişkiler ağını, bizi biz yapan şeyleri şekilliyor. Önemli olan bu “iletişimsel gerçeklik” ile gerçeklik denen şey arasındaki ilişki kopukluğudur. “Biz”i tanımlamak için kullandığımız tüm kavramlara, değer yargılarına, düşün sistemlerine bakınız; bunun gerçeklik denen şeyin ne kadar dışında bir başka “iletişimsel gerçeklik” olduğunu görmek çok zor olmasa gerekir.
İsterseniz bu “iletişimsel gerçeklik”e bir de bahsedilenler ve bahsedilmeyenler ayırımı yaparak bakın. Göreceğiniz şu olacaktır: bu “iletişimsel gerçeklik”, topluma has kollektif bir sır da yaratmaktadır. Daha doğrusu, “iletişimsel gerçeklik” toplumun sırlarını örten bir örtü haline de gelmektedir.
Çok basit bir örnek vereyim, kimimizin hayranlık kimimizin nefret ile andığı İdris Küçükömer’in Düzenin Yabancılaşması kitabını yeniden okuyunuz. Osmanlı toplumu analizi yapılırken, o dönem nüfusunun neredeyse %30’unu oluşturan Hristiyanların olmadığını görürsünüz. Dikkatinizi çekmek istediğim nokta, toplumun %30’nun yok sayıldığı iktisadisosyal ve siyasal bir analizin ne kadar doğru olup olmadığı basit gerçeği değil, Küçükömer etrafında “saygı ve nefret” ekseninde yaratılmış bir “kollektif sır”dan, “suskunluk koalisyonu”nun varlığından, hep birlikte yarattığımız kara bir delikten bahsediyorum.
Kanaatime göre Ermeni soykırımı Türk toplumunun kollektif sırrıdır ve soykırım toplumsal hafızamızın “kara deliğine” yollanmış durumdadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri, sağcısı, solcusu, Müslümanı, Alevisi, Kürdü ve Türkü ile bu konuda kollektif bir “suskunluk koalisyonu” yaratmış bulunuyoruz. Ara sıra bizi dışardan rahatsız edenlere duyduğumuz kollektif toplumsal öfkemizin nedeni budur. Kendimiz hakkında, düşünme ve varoluş tarzımız konusunda, bizi sıcacık bir yorgan gibi saran, kurduğumuz “iletişimsel gerçeklik”in saldırıya uğramasını istemiyoruz. Çünkü, eğer tarihimiz ile yüzleşmek zorunda kalırsak, sosyal kurumlar, zihniyetler, inanç sistemleri, kültür ve kullandığımız dil de dahil olmak üzere her şey sorgulanmaya başlayacaktır. Bir toplumun kendisini algılama tarzı tepeden tırnağa sorgulanır olacaktır. Her yıl, dışarıdan gelen dayatmalara, büyük bir huzursuzlukla tepki gösteren bizler, ulus olarak sanki şunu söylüyor gibiyiz: “85 yıldır özenle oluşturduğumuz sosyal-kültürel gerçekliğimizi bir kalemde yıkacağımızı düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.”
Soykırım Kelimesinin Dayanılmaz Ağırlığı
Nouritza Matossian’ın Hrant üzerin yaptığı belgeselde, hınzır çocuk, gözleriyle bir yerlere derin ve anlamlı bakarken, elinde gözlüğü, ağzından Ermenice şu sözler dökülür: “ben bir Türküm; ben iyi bir Türküm”. “İyi bir Türk” Hrant, soykırım kelimesini hiç kullanmadı; “sizi öfkelendireceğini bildiğim kelimeleri kullanmadan size durumumuzu anlatayım”, diyerek, Anadolu Ermenisinin “kökünün kurutulduğunu” anlatmaya çalıştı. Hrant, bu perhizini bir sefer bozmak zorunda kaldı.
Ben bir Türküm ya da Hrant’ın metaforunu kullanırsam “iyi bir Ermeni” olmaya çalışıyorum. Soykırım kelimesini yeri geldikçe kullanırım. Hakkımda bu kelimeyi kullanmaktan dolayı açılan soruşturma, “fikir özgürlüğü” kapsamında düşürüldü, her halde Türk olduğum için. Ama bu kelimeyi bir sefer kullanan Hrant’dan intikam almakta gecikmediler. Kendisinin de sanık olduğu ama öldürülmesi nedeniyle, kendisi için düşen davada oğlu Arat ve Sarkis abi birer yıl ertelenmiş hapis cezasına çarptırıldılar.
Soykırım kelimesi, “toplumsal hafızanın kara deliği”nin kapısının anahtarıdır. Onun Ermeniler tarafından kullanılmasına hala tahammül edilemiyor. Eğer bu kelimeyi kullanmamak, -bilimsel olarak yanlış olduğu tezinin elle tutulur hiç bir yanının olmadığını hatırlatarak milliyetçi derin tepkimizin ve yarattığımız “iletişimsel gerçekliğimizin” çökmesinden korkmamızın eseri değilse, artık bu 24 Nisan’dan itibaren, onu unutkanlık ve suskunluk koalisyonunu parçalayacak, kollektif hafızamızın “kara deliğin”in kapısını açacak bir anahtar olarak kullanmak zorundayız. Hrant’a saygıdan değil, bu anahtarı kullanmayı ona bırakmış olmaktan duymamız gereken utançtan dolayı…
– TANER AKÇAM – TARAF – 24.04.2011

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: