İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İsviçre Yargısının Doğu Perincek’i Ermeni Soykırımını İnkar Suçunu İşlemekten Mahkum Etme Kararının Düşündürdükleri  Pulat Tacar*

İSVİÇRE YARGISININ DOĞU PERİNÇEK’İ ERMENİ SOYKIRIMINI İNKAR SUÇUNU İŞLEMEKTEN MAHKUM ETME KARARININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ 

By Media Watch– 05 Ekim 2010
Posted in: Ermeni İddiaları 

http://www.turkishforum.com.tr/tr/content/2010/10/05/31397/

Pulat Tacar*

Emekli Büyükelçi.

tacarps@gmail.com

Özet: Lozan Polis Mahkemesi İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’i 1915 Ermeni soykırımını niteliğini inkar ettiği gerekçesiyle ırk ayrımcılığı yapmak suçundan mahkum etmiş, İsviçre Federal Mahkemesi temyiz başvurusunu reddetmiştir. Bu makale İsviçre Mahkemelerinin kararlarındaki ciddi maddi hataları incelemek ve sorunun düşünceyi ifade özgürlüğü boyutunu irdelemek amacını gütmektedir İsviçre Mahkemesine göre, bir olayın soykırımı sayılması için soykırımı zanlısını mahkum eden yetkili Mahkemenin kararı gerekli değildir. Mahkemeye göre bir ülkede yargının görevi, toplumun önemli bir kesiminde soykırımı eyleminin tarihsel bir gerçek olduğu konusunda bir genel kanının var olduğunu saptamaktan ibarettir. Bilinen bir soykırımı hakkında mahkemenin konuyu tarihsel veya hukuksal açıdan incelemesine gerek yoktur. Lozan Polis Mahkemesi ve Federal Mahkeme 1915 olaylarının soykırımı sayılamayacağı görüşünü savunan uluslararası üne de sahip diğer tarihçi, toplum bilimci, yazar, araştırmacının ve İsviçre Hükümeti dahil bazı hükümetlerin üye veya sözcülerinin soykırımını yadsıyan veya konunun tartışmalı olduğunu ve incelenmesi gerektiğini vurgulayan görüşlerini yok saymıştır. İsviçre yargısı bu kararı ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin düşünce özgürlüğüne ilişkin 10 maddesini ve adil yargılamaya ilişkin 6. maddesini çiğnemiş ve toplumun bir kesimini rahatsız edici bile olsa genel çizgiden ayrılsa bile düçünceyi özgürce açıklanma hakkını savunan AİHM içtihatlarını görmezden gelmiştir.

Anahtar Kelimeler: Soykırım, İsviçre Mahkemesi Kararı, düşünceyi ifade özgürlüğü, tarihi gerçek.

Abstract:SOME THOUGHTS ABOUT THE VERDİCT OF THE SWİSS JUSTİCE CONDEMNİNG MR. DOĞU PERİNÇEK ON THE GROUND HE DENİED THE ARMENİAN GENOCİDE

The Lausanne Police Court condamned Mr Doğu Perinçek- the leader of the Workers Party of Turkey- on the ground he denied to qualify. the tragic events of 1915 as the Armenian genocide. Mr Perinçek has been declared guilty of racial discrimination. because of this denial The Federal Court of Switzerland rejected his appeal. This article aims to examine the serious factual mistakes which the verdicts of the Swiss Courts contain as well as the freedom of expression aspects of the question. According the Swiss Courts a decision from a competent court condemning a suspect of commiting genocide is not required to qualify an act as genocide. The Swiss Couts declares that the duty of the justice is to find out if a significant part of the society considers as historical truth the existence of a genocidal act . With regard a known genocide the tribunal does not need to investigate the historical or legal aspects of the matter. The Lausanne Police Court and the Swiss Federal Court refused to take into account the opinions of several internationnaly known historians, social scientists, writers and researchers who declared that the events of 1915 can not be qualified as genocide. The courts also discarded the views of members or spokepersons of several governmements including the Government of Switzerland who denied the qualification of genocide and expressed the view that this question is still under discussion and should be further investigated. By taking such a decision the Swiss Court disregarded the article 10 concerning the freedom of expression and the atricle 6 on the right to a fair trial of the European of Human Rights Convention as well as the decisions of the European Court of Human Rights which defend the right of freedom of expression even for views which differs from the genearl line and may disturb a part of the societal groups.

Key Words: Genocide, decision of the Swiss Court, freeodpm of expression, historical truth.

GİRİŞ

Lozan Polis Mahkemesi, 09 Mart 2007 tarihli kararı ile Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’i İsviçre’de yaptığı konuşmalarda Ermeni soykırımını inkâr ettiği gerekçesiyle İsviçre Ceza Yasasının (İCK) Mükerrer Madde 261, Paragraf 4 ,[2] hükmüne dayanarak, Ermeni soykırımını inkar suretiyle ırk ayrımcılığı yapma suçundan mahkûm etmiştir [3]. Lozan Polis Mahkemesinin 09 Mart 2007 tarihli kararına karşı yapılan temyiz başvurusu 13.06.2007 tarihinde Vaud Kantonu Temyiz Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Nihayet, İsviçre Federal Mahkemesi (İMF) 20 Aralık 2007’de temyiz başvurusunu da reddetmiş, karar kesinleşmiştir. İsviçre Federal Mahkemesinin aslı Fransızca olan karar metninin çevirisi Ek I’de sunulmuştur.

Daha önceki yıllarda Ermeni soykırımını yadsıyan Türkleri beraat ettiren Bern-Laupen Mahkemesi kararı ve bu kararı onaylayan İFM kararı ile çelişkiye düşen söz konusu kararlar, soykırım hukukunun yerel ve ulusal mahkemelerde ele alınmasındaki gelişmeleri irdelemek açısından önemlidir. Ayrıca, bu karar, Osmanlı devletinde 1915 yılında yaşanan trajedinin soykırım olduğu savının bazı ülkelerin Parlamentolarında ele alınış biçimine benzemesi, yani soykırımı hukukunu izlemek yerine“toplumun bir kesimi tarafından tarihsel gerçek kabul edilen” bir görüşün soykırımının varlığına dayanak teşkil ettiğinin kabulü bakımından da incelenmeğe değer. Avrupa Birliği İçişleri ve Adalet Bakanları Konseyi tarafından 2007 yılında hazırlanmış bulunan Irkçılıkla ve Yabancı Düşmanlığı ile Mücadele Yönergesi, onaylanarak Avrupa Birliğin mevzuatı haline dönüştükten sonra, bu Yönerge çerçevesinde (herhangi bir) soykırımının varlığını saptama ve inkarını cezalandırmaya yönelik karar alma yetkisinin, bir seçenek olarak AB ülkelerinin yerel mahkemesine bırakılmakta bulunması, AB ile üyelik müzakeresi yürüten Türkiye açısından da dikkatle ve önemle izlenmesi gereken bir gelişmedir.

Bu makale, İsviçre mahkemeleri tarafından Doğu Perinçek hakkında verilen mahkumiyet kararının akademik açıdan inceleme amacını güden bir hukuki analiz değildir.. Bu inceleme İsviçre yargısının verdiği kararın önyargılı olduğu, böylece yargının siyasete alet edilmekte bulunduğu yolundaki görüşümüzü açıklamak amacını gütmektedir.

1) İsviçre Mahkemeleri Davalı Doğu Perinçek’in Nasıl Tanımlıyor? Suçlandığı Eylem Nedir?

Lozan Polis (Bidayet) Mahkemesi kararında Perinçek hakkında şunları yazmıştır[4]: “Doğu Perinçek, zeki ve kültürlü bir insan izlenimini vermiştir. Bu nedenle inatçılığını anlamak daha da güç olmaktadır. Doğu Perinçek bir kışkırtıcıdır. Mahkemeye ve genel olarak İsviçre yasalarına karşı belirgin bir küstahlık sergilemiştir. Bu nedenle mahkumiyet kararını hafifleticek bir neden bulunmamaktadır..” “Zanlı farklı mekanlarda üç kez Ermeni halkına karşı onların acı tarihlerini inkar ederek ayrımcılık yapmış ve kışkırtıcı davranmıştır. Kullandığı “uluslararası yalan” ifadesi özellikle serttir”……“Zanlı Perinçek hukuk doktorudur. Politikacıdır. Sözde yazar ve tarihçidir Kendisinden farklı düşünenlerin gerekçelerini bilmektedir. Ermeni soykırımının hiç vuku bulmadığını söyleyerek bunu reddetmeyi yeğlemiştir…..” “Savcının da iddiasında belirttiği gibi, Doğu Perinçek tutumunu hiç bir zaman değiştirmeyeceğini, hatta günün birinde tarafsız bir Komisyon Ermeni soykırımının gerçekten vuku bulduğunu ileri sürse bile görüşünden geri adım atmayacağını açıkça söylemiştir. Bu durumda, zanlı açısından soykırımının reddinin dinsel inanç veya milliyetçilik izleri taşıyan bir siyasal slogan olduğunu söylemek yanılgı sayılamaz.”

“Doğu Perinçek katliam vuku bulduğunu kabul etmekte, ancak bunların savaş hukuku çerçevesinde yapıldığını ileri sürmektedir…..Doğu Perinçek, Ermenilere olduğu kadar Türklere de katliam yapıldığını ileri sürmektedir. Perinçek, Osmanlı Türk İmparatorluğunun binlerce Ermeniyi Rus sınırlarından günümüz Suriye’sine ve Irak’ına naklettiğini söylemekte, ancak, bu sürgünün soykırımcı niteliği bulunduğuna kesinlikle karşı çıkmaktadır.”…”Perinçek, dava sırasında en azından bir kısım Ermeninin hain olduğunu, Osmanlı ordularına karşı Ruslara katıldığını belirtmiştir. Zanlının görüşleri mahkemeye çağırdığı tarihçiler tarafından “aşağı yukarı” teyid olunmuştur. Buna karşılık, zanlının bu sözleri müdahil tarafın davet ettiği tarihçiler tarafından kesinlikle reddedilmiştir.”

İsviçre Federal Mahkemesi de Doğu Perinçek’i tanımlarken “sözde yazar ve tarihçi” nitelemesini yinelemiştir.. (IFM Kararı, Madde 5.1.) Lozan Mahkemesi ve İFM yargıçlarının davalının yazar ve tarihçi niteliklerini “sözde” sözcüğü ile sorgulaması, bunların Perinçek hakkında önyargılı olduğuna işaret ediyor. İsviçreli yargıçlar Doğu Perinçek’in tarihçi ve yazar niteliklerini araştırma zahmetine katlanmamıştır. Bu durumun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin adil yargılanma hakkına ilişkin 6. maddesine aykırı olduğu söylenebilir. Ayrıca, davalının “tarihi araştırmacı” oluşu dava açısından önemli bir öğedir. Zira İCK Madde 261/ 4. fıkrasının ciddi bilimsel araştırmaları engellememesi gerektiği, İsviçre Parlamentosu bu yasayı kabul ederken zabıtlara geçirilmiş bulunan önemli bir koşuldur.[5]

Mahkeme, Doğu Perinçek’in “saikinin ırkçı ve ulusalcı nitelikte olduğunu, tarihsel tartışma alanına ait bulunmadığını, Perinçek’in Ermenileri Türk halkına saldıran taraf olarak takdim ettiğini ve iki kardeşi ile birlikte Ermeni soykırımının başlatıcısı, teşvik edicisi ve sürükleyicisi olan Talak Paşa’nın taraftarı olduğunu” belirttiğini ileri sürüyor. (İFM kararı 5.2.)

İFM Mahkeme kararında, “ Bidayet (Lozan) Mahkemesi, Perinçek’in ırkçılıkla bağlantılı saiklerinin varlığını saptamış, Perinçek’in yaklaşımının tarihsel tartışma alanı ile ilişkili bulunmadığını belirlemiştir. Bunlar milliyetçiliğin de ötesinde ırk ayrımcılığından ve bu meyanda etnik ayrımcılıktan kaynaklanan saiklerin var olduğunu yeterince göstermektedir” ifadeleri kullanılmıştır. Mahkeme bu iddiasını somut bir delil ile desteklememiştir . Oysa Mahkeme inceleseydi, Doğu Perinçek politik hayatı boyunca ırkçılığın tersi görüşleri savunduğunu saptamış olurdu. Örneğin, 1991 yılında Lüksemburg’daki Uluslararası Gazete Yayıncıları Federasyonu’nun (FIEJ) önerisi üzerine Lüksemburg’un Irkçılığa ve Musevi Düşmanlığına Karşı Ligası (LICRA) tarafından Lüksemburg’a davet edildiğini ve orada konuşmalar yaptığını öğrenebilirdi.

Lozan Mahkemesi savcısı davayı “ırk ayrımcılığı” gerekçesiyle açmış ve şu iddiaları ileri sürmüştür:“Doğu Perinçek 7 Mayıs 2005 tarihinde Lozan’da, daha sonra 18 Eylül 2005’te Köniz (Bern’de) Ermeni Soykırımının bir uluslararası yalan olduğunu belirtmiştir. Zanlı, 22 Temmuz 2005 tarihinde Kürt konusu gibi Ermeni meselesinin de hiç bir zaman sorun teşkil etmediğini ve soykırımının hiç bir zaman vuku bulmadığını ifade ettiğini kabul etmektedir……..Bu nedenle eylemi İsviçre Ceza Yasasının 261 ek maddesi kapsamına girmektedir…..”“ Mahkemenin Birinci dünya savaşı öncesi ve sırasında Ermeniler’in yaşadıklarının soykırım olup olmadığı hususunu karara bağlaması gerekmez…. Bu konu uzun süredir zaten soykırım olarak kabul edilmektedir.” “Ermeni soykırımı, Yahudi soykırımı ile mukayese edilebilir. Sanık sözlerinin İsviçre’de suç olduğunu bilmediğini ileri süremez. Sanık ırkçı kasıtla hareket etmiştir. 1915’de Türkler’in değil, Ermeniler’in saldırdığını ileri sürmesi Ermenilerin de soykırımı işlediğini iddia anlamına gelir.”

Lozan Mahkemesi yargıcı savcının bu görüşlerini benimsemiştir.

İFM kararında “Davalı Doğu Perinçek, 1915 ve daha sonraki yıllarda Osmanlı İmparatorluğunun Ermeni halkına uyguladığı soykırımının varlığını alenen bir kaç kez inkâr etmiştir. O dönemi -uluslararası yalan- olarak nitelemiştir. Doğu Perinçek katliam ve sürgünler olduğunu yadsımamaktadır. Katliamları savaş hukukuna bağlamakta, karşılıklı katliam yapıldığını ileri sürmekte, sürgünlerin soykırım niteliğini inkâr etmekte, tehcirin güvenlik nedenleriyle yapıldığını belirtmektedir” denmektedir.[6]
Doğu Perinçek, Mahkemede 1915 olaylarını soykırımı olarak niteleyen İsviçre’deki Ermeni Dernekleri temsilcilerinden ve onları destekleyen bazı hukukçu, yazar veya siyasetçiden farklı görüşlerinin ciddi tarihi araştırmalara ve belgelere dayandığını belirtmiş, tarihsel gerçeğin araştırılmakta olduğunu, çalışmaların devam etmesi gerektiğini, bu alanda tartışılamaz bir tarihi gerçeğin varlığından söz edilemeyeceğini, başkalarının dogma durumuna getirdikleri kanıların, farklı düşünenlerce tartışılmasının yasaklanamayacağını ileri sürmüştür. Mahkeme bu beyanları geçerli saymamış, davada zabıt tutulmamıştır.

Mahkeme kararına Talât Paşanın adını “Talak” olarak yazmıştır. Bunu bir daktilo hatası saysak bile, Mahkemenin Talak Paşa’nın iki kardeşi ile birlikte hareket ettiğinden söz etmesi yargı organının özensiz olduğunu kanıtlayan bir başka öğedir. Talât Paşanın kardeşi yoktu. Bir mahkeme kararının bu gibi ciddi yanlışlardan arınmış olması ve kendine saygı duyan bir yargı organının dedikoduya ve bilgisizliğe dayanan iddiaları incelemeden , doğrulamadan kararına yazmaması gerekirdi.

Ayrıca “Talât Paşa’ya sempati duyma ” şeklinde tanımlanan bir suç yoktur. Talat Paşanın anıları dâhil, onun 1915 tehcirindeki rolü konusunda pek çok bilimsel araştırma ve belge bulunuyor. Bu belgeler ve Talât Paşa’nın anılarını içeren kitabı İsviçre Mahkemesi’nin Talât Paşa’ya atfettiği iddiaların doğru olmadığına işaret etmektedir[7]. Pek çok başka Türk vatandaşı ve Türk vatandaşı olmayan araştırmacı gibi Doğu Perinçek te Talaâ Paşa hakkında yapılan ciddi araştırmaları okumuş ve gerçeğin Ermeni propagandacılarının anlattıklarından farklı olduğu sonucuna varmıştır. Bu konuda farklı düşünenler de olabilir. Gerçeğin tüm yanlarının ortaya çıkması için ciddi bilimsel ve tarihsel araştırmaların yasaklanmaması, dondurulmaması gerekir.

2) İsviçre Mahkemesi Kararındaki Maddi Yanlışlar

2a) Avrupa Konseyinin Ermeni Soykırımını Tanıdığı Savı Gerçek Dışıdır

Lozan Polis Mahkemesi, kararının A fıkrasında “Avrupa Konseyi’nin Ermeni soykırımını tanıdığı” ileri sürüyor. Bu ifade gerçek dışıdır. Avrupa Konseyinin veya Parlamenter Asamblesi’nin böyle bir kararı yoktur. Karar olarak gösterilmek istenen, belki bazı parlamenterlerin altını imzaladıkları siyasal bir bildiridir. Mahkeme zahmet edip o bildiriye baksaydı, belgenin başında “sadece altında imzası bulunanları bağlar” ifadesinin bulunduğunu görecekti. İsviçre yargısı, kendisine iletilen yalanları incelemeden mahkeme kararına veri ve gerekçe olarak yazmıştır.

2b)Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun Ocak 2007’deki Holokost Kararını Oylama İle Aldığı Doğru Değildir

İsviçre Federal Mahkemesi kararının 4.4. maddesinde “Ocak 2007’de Birleşmiş Milletler’de onaylanan ve (Musevi Soykırımını) Holokost’un inkarını kınayan 61/L-53 sayılı kararının 192 devletten ancak 103’nün oyunu aldığını hatırlatmak gerekmektedir” deniyor. Bu doğru değildir. İsviçreli yargıçlar, internet ortamında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu resmi sitesinde bir inceleme yapabilir ve o kararın oylama ile değil, konsensüs – zımnî mutabakat- ile kabul edildiğini görebilirlerdi. İsviçre Mahkemesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yapılan Holokost kararı oylamasında, kararın 192 devletten sadece 103 oy aldığını ileri sürmek suretiyle, Holokost’un kınanmasının bazı Devletlece kabul edilmemesinin, Holokost gerçeğini değiştirmediğini vurgulamayı amaçlamaktadır.Mahkeme buradan hareketle Ermeni soykırımının bazı devletler ve kişiler tarafından tanınmamasının, Ermeni soykırımı gerçeğini değiştirmeyeceğini belirtmek istiyor. Ancak oydaşma ile kabul edilen bir BM Genel Kurulu kararının 192 devletten sadece 103’nün oyunu almış bulunduğu yolunda gerçek dışı söyleme başvurmak, bir yüksek yargı organına yakışmayan dezenformasyon taktiğidir.

2c)Uluslararası Örgütlerin Soykırımı Tanıdığı Savı Doğru Değildir

İFM kararının A bölümünde “Uluslararası kurumların soykırımı tanıdığı” ileri sürülüyor ancak hangi uluslararası kurumun bu tanımayı yaptığı açıklanmıyor[8]. Zira şimdiye kadar hiç bir uluslararası örgüt 1915 olaylarının soykırımı olduğunu kabul etmemiştir. Örneğin, Birleşmiş Milletler Teşkilatı sözcüsü Farhan Haq, 5 Ekim 2000 tarihinde, “Birleşmiş Milletlerin Ermenilere ilişkin olayları hiç bir zaman soykırım olarak tanımadığını veya bu izlenimi verecek bir rapor kabul etmediğini” açıklamıştır.

İsviçre Mahkemesi’nin referans yaptığı Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi İnsan Hakları Komitesi’nin, Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komitesi için yazılan Whitacker raporu ise, bu da İsviçre Mahkemelerinin Ermeni propagandacıları tarafından aldatıldığını gösteriyor. Bu konuda belgelere ve toplantı zabıtlarına bakılması gerekliydi. İsviçre Mahkemesinin görmek istemediği gerçekler aşağıda anlatılmıştır.

Birleşmiş Milletler ECOSOC’a bağlı İnsan Hakları Komisyonu’nun Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komitesi için raportör Whitacker tarafından yazılmış bulunan ve 1915 olayları konusunda soykırımı ifadesi içeren bir rapor vardır. Ancak, bu raporun görüşülmesinde[9], raporun Alt Komite tarafından İnsan Hakları Üst Komitesine yollanacak bir belge olarak kabulü bile yapılan oylama ile reddedilmiştir. (Bakınız dipnotta anılan belge Sh. 30 Paragraf 57). Raporun sadece not edilmesi karara bağlanmıştır (Dipnotta anılan belge Sh. 39. Paragraf 1, Doc. 1985/9). Raporun kalitesini övmeyi öngören öneri oylanmış ve reddedilmiştir (Dipnotta anılan belge Sh. 30. Paragraf 58). Raporun Alt Komitenin bağlı bulunduğu İnsan Hakları Komisyonu’na havalesi de yapılan oylama sonucunda reddedilmiştir (Dipnotta anılan belge Sh. 30, Paragraf 57 ve Sh. 31 Paragraf 66). Bu uluslararası uygulamada raporu hiç bir işlem yapmadan yok saymak ve işlemden kaldırmak anlamına gelir. Görüşmeler sonucunda raporun içeriği konusunda karşıt görüşler bulunduğunun bu konuda alınacak karara eklenmesi kararlaştırılmıştır. (Dipnotta anılan belge Paragraf 41 ve 42); “Ermeni soykırımı konusunun belgelerle yeterince ispatlanmadığı ve kanıt olarak sunulan bazı belgelerin tahrif edildiğinin anlaşıldığı” zabıtlara yazılmıştır (Dipnotta anılan belge Paragraf 42 ). Whitacker raporunun alt komisyonda ele alınışı sırasında yapılan konuşmalar, Ermeni soykırımı savı konusunda önemli görüş ayrılıkları bulunduğunu ortaya koymaktadır. Ermeni soykırımı konusunda geniş mutabakat (konsensüs) bulunduğunu iddia eden İsviçreli yargıçlar , bu yöndeki iddialarını zedeleyen belge ve görüşleri yok saymışlardır. Dipnotta sunulan özetlerin[10] hepsi Birleşmiş Milletler Ekonomik Sosyal Konseyi Belgesi E/CN.4/Sub.2/1985/SR.17 ve SRT 18 sayılı vesikalardan alınmıştır.Şunu da ilave edelim:Olayların soykırımı sayılabileceğini ileri süren farklı görüşler belirtenler de olmuştur. Bu örneklere değinmekten amacımız, Doğu Perinçek’in, 1915 olaylarına soykırımı denemeyeceği ve bu konunun tartışmalı olduğu görüşünü ileri sürmesinin ve soykırımın tarihsel bir gerçek olduğu düşüncesini kabul etmeyen açıklamasının bir istisna olmadığını, uluslararası alanda pek çok örneğinin bulunduğunu ve Perinçek’in açıklamalarının düşünceyi anlatım özgürlüğü çerçevesine girdiğini vurgulamaktır.

2d) Avrupa Parlamentosu Kararının İçyüzü

İsviçre Mahkemesi soykırım savının gerekçesi olarak Avrupa Parlamentosu’nun bu alandaki kararına dayanmaktadır.

Avrupa Parlamentosunun Vandemeulebroucke adlı, aşırı Flaman milliyetçisi Flaman Bloku partisine mensup bir Belçikalı parlamentere yazdırdığı rapor, 1986 yılında Avrupa Parlamentosunun İtalyan M. Formigoni başkanlığında toplanan Siyasi Komitesinde iki kez oylanmış, iki kez reddedilmiştir. AP İç Tüzüğüne göre, bu şekilde reddedilen rapor gündeme bir daha gelemezdi. Ancak, bu rapor, İç Tüzük açıkça çiğnenerek, bir sonraki dönemin Siyasi Komite Başkanı M. Ercini (İtalyan) başkanlığında toplanan yeni Siyasi Komiteye yaklaşık bir yıl sonra paraşütle indirilmiştir. Rapor orada yeniden görüşülürken, 1915 olaylarının soykırımı olarak tanımlanmasına ilişkin ibareler 25 Şubat 1987 tarihinde yapılan oylamalar sonucunda karar metninden çıkarılmıştır. Bu oylama başta Le Monde gazetesi olmak üzere Avrupa basınında haber olmuştur [11].

Rapor daha sonra Avrupa Parlamentosu Genel Kuruluna getirilmiş, orada bazı Ermeni eylemcilerin uyguladığı tehdit ve korkutma kampanyası nedeniyle çok sayıda parlamenter, bu arada aşağıda dipnotta sözü edilen Fransız UDF mensubu parlamenter oturuma girmemiş, Alman parlamenter Wedekind (CDU) Avrupa Parlamentosu koridorlarında bazı şahıslar tarafından açıkça tehdit edildiğini Parlamento kürsüsünden beyan etmiş, bu şartlarda sağlıklı görüşme yapılamayacağını vurgulamıştır. Ancak tezgahlanan siyasal oyun sürdürülmüş, Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu yaklaşık üçte bir katılımın bulunduğu bir oturumda, raporu ve buna bağlı karar tasarısını soykırımı sözcüğünü yeniden yazdırarak kabul etmiş, böylelikle “Türkiye’yi şamar oğlanına dönüştürme[12]” işlevini sürdürmüştür. İsviçre Federal Mahkemesi yargıçlarının referans yaptıkları kararın iç yüzü işte budur.

2e) Avrupa Birliği Adalet Divanının Avrupa Parlamentosunun Haziran 1987 Tarihli Kararı Konusundaki İçtihadı

Avrupa Komisyonu ve Konseyi AP kararını uygulamayınca, bazı Ermeni örgütleri durumu Avrupa Birliğinin Lüksemburg’daki Avrupa Adalet Mahkemesine taşımışlardır. AB Adalet Divanı, Avrupa Parlamentosunun kararını Lüksemburg Mahkemesine götüren ve Türkiye’nin Avrupa 1915 olaylarını soykırımı olarak tanımadan Türkiye ile üyelik görüşmesine başlanılmasının Avrupa Birliği mevzuatına aykırı olduğunu ileri süren ve tazminat talebinde bulunan Gregoire Kirkorian ve Suzanne Krikorian ile Marsilya’daki Euro-Arménien Derneğinin bu talebini 17 Aralık 2003 tarihinde hiç bir dayanağı bulunmadığı gerekçesiyle reddetmiş, yapılan temyiz başvurusunu da 24 Ekim 2004 tarihinde geri çevirmiştir. Böylece Avrupa Parlamentosu kararının siyasal nitelik taşıdığı, hukuki bir yaptırımı ve geçerliliği bulunmadığı hukuken tescil olunmuştur[13].

İsviçre Mahkemesinin, Avrupa Adalet Divanının bu kararını göz ardı ederek, Avrupa Parlamentosunun siyasal nitelikli kararını hukuksal nitelikli kararına dayanak yapmağa devam etmesi, yanlı ve keyfi olduğunun bir başka göstergesidir.

2f) Bazı Devletlerin 1915 Olaylarının Soykırımı Sayılamayacağı Konusundaki Görüşleri Hakkında İsviçre Mahkemelerinin Yorumu

Lozan Mahkemesine göre :”İsviçre’nin Vaud Kantonu ve Cenevre Meclisleri ….Ermeni soykırımını tanımışlardır. …. Federal Konseyin şimdiki çelişkili tutumunun son derecdce ihtiyatlı olması bir şey değiştirmez. Bir Hukûmetin uluslararası ilişkileri tehlikeye atmamak için hassas konulara girmemeyi yeğlemesi anlaşılabilir. Önemli olan bu olayın doğurduğu uluslararası yankıdır “İsviçre Federal Mahkemesine göre de bazı ülkelerin Ermeni soykırımını tanımamasınının nedeni ülke çıkarlarıdır. Ancak bu durum o ülke Hükumetlerinin de 1915 olaylarını soykırımı olarak nitelediği keyfiyetini değiştirmez. Yargıçlar bunu karara şöyle yazmışlar:.“Bazı devletlerin uluslararası düzeyde bir soykırımının varlığını alenen kınamama ve soykırımının inkarını kınayan bir karara katılmama tercihleri, bu devletlerin sözkonusu tarihsel olayların nasıl nitelendirilmesi gerektiğine ilişkin kanaatlerinden bağımsız siyasal mülahazalara bağlı olabilir ve bu konuda özellikle bilim aleminde mevcut konsensüsün tartışmaya açılması bakımından yeterli bir neden oluşturmaz. (İFM Kararı Madde 6)”

Böylece,İsviçreli yargıçlar örneğin, halen İsrail Devlet Başkanı olan Şimon Perez’in 1915 olaylarının soykırımı sayılamayacağı konusunda, Dışişleri Bakanı iken verdiği demeci geçersiz sayıyorlar.Benzer şekilde.Birleşik Krallık Hükumeti sözcüsünün, dipnotta ayrıntısı verilen “1915 olaylarının soykırımı sayılması için gereken unsurlar oluşmamıştır” şeklindeki beyanını ve İngiliz Lordlar Kamarasında Lord Avebury’nin ,“ Hangi İngiliz tarihçilerin 1915-1916 yıllarında Osmanlı İmparatorluğundaki olayların soykırımı olarak nitelenemeyeceği konusunda görüş verdikleri?” sorusuna Hükûmetin Parlamento Müsteşarı Lord Triesmann verdiği “ İngiliz Hükûmetinin Bryce ve Toynbee’nin Mavi kitabından başlayarak Malcolm Yapp gibi tarihçilerin çalışmalarından ve tarihi kaynaklardan haberdar olduğunu, tarihçilerin o tarihte tam olarak neyin vuku bulduğu konusunda birbirlerinin görüşünü sorguladıklarını” bildirmesi, “ şimdi o olaylar konusunda tüm gerçeğin gün ışığına çıkarılmasının önemli olduğu ve Ermenistan ile Türkiye’nin geleceğe bakmalarında yarar bulunduğu” cevabı da İsviçreli yargıçlara göre, o Hükûmetlerin gerçek tutumlarını açıklamak bakımından yeterli değildir. [14].

2g)Mahkeme İsviçre Hükumetinin Soykırımını Tanımayan Tutumunu da Tahrif Etmiştir.

İFM İsviçre Hükûmetinin Türkiye ile ilişkileri nedeni ile ihtiyatlı bir tavır takındığını belirtmektedir: “Meselenin bir tarihçiler komisyonuna havalesi düşüncesi soykırımını kabulü ile çelişki oluşturmaz.”…. “ Federal Konseyin bu yaklaşımının nedeni, Türkiye’yi geçmişi hakkında kollektif bir hafıza çalışması yapmaya yönlendirmektir” (İFM Kararı Madde 6).

İsviçre Hükûmetinin tutumu, soykırımını kabulü ile çelişkili sayılmaz görüşü, mahkeme kararındaki vahim bir yanlışa işaret ediyor. İsviçre Hükûmeti 1915 olaylarını hiç bir zaman soykırımı olarak tanımamıştır. Bu tanımama sadece pasif bir tutum değildir. İsviçre Hükumeti bu konuda aktif bir pozisyon almıştır. Örneğin, İsviçre Hükûmetinin sözcüsü Bakan, İsviçre Parlamentosunda Ermeni soykırımının tanınmasını talep eden iki öneriye karşı oy verilmesini Parlamentoda resmen talep etmiştir Bu konudaki önergeler de oylama ile reddedilmiştir.

3) İsviçre Yargısı Soykırımı Suçunun İşlendiği Konusunda Bir Yargı Kararına Gerek Bulunmadığını Belirterek, İsviçre’nin Taraf Olduğu 1948 Soykırımı Sözleşmesinin Hükümlerine Aykırı Davranış Sayılır.

İsviçre Federal Mahkemesi İsviçre’nin de Taraf olduğu ve mevzuatının ayrılmaz bir parçasını oluşturan 1948 Soykırımının Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi kurallarını nazarı itibara almadığını şu ifadelerle belirtmektedir : “Polis Mahkemesi ve Bölge İstinaf Mahkemesi temyiz eden tarafın tarihsel ve hukuksal bir tartışma açmaya yönelik yaklaşımına katılmayı haklı olarak reddetmişlerdir” (İFM. Kararı: 4.6.)

Hukukun üstünlüğünü kabul eden bir ülkede hukuksal bir kavram olan soykırımı, bir yargı organında hukuk dışında hangi çerçevede ele alınacaktır? Davalı -1915 olaylarına hukuken soykırımı denilemez- görüşünü hukuksal bir irdeleme yapılması engellenirse nasıl savunabilecektir? İsviçreli yargıçlar bu soruları kendilerine sormamışlardır. Zira Doğu Perinçek’in davası, İsviçre yargı organı tarafından, hukuksal değil siyasal temelde yürütülmüş ve karara bağlanmıştır.

4) İsviçre Federal Mahkemesinin Kararının Dayandırıldığı Mantık

IFM’ne göre “Perinçek’in soykırımının suçunun varlığının bir mahkeme….. kararına dayanmadığı görüşü ….bir değer taşımamaktadır”. “Lozan Polis Mahkemesinin yapması gereken ve yaptığı, İsviçre’de Ermeni soykırımına ilişkin tarihsel görüşün artık tartışma konusu yapılmamasını sağlayacak yeterli mutabakatın olup olmadığını tesbittir.” (İMF Kararı Madde 3)

Ancak İsviçre Mahkemesi , var olduğunu ileri sürdüğü mutabakata katılmayanların görüşlerini yok saymıştır.

5) 1915 Olaylarının Soykırımı Olduğu İddiası Tartışılamayacak Bir Tarihi Gerçek mi?

İsviçreli yargıçlar, 1915 döneminde Osmanlı Ermenilerinin diğer Osmanlı yurttaşları yanında yaşadıkları büyük trajedinin soykırımı olduğunun tartışılamayacak bir tarihi gerçek sayıldığı hakkında İsviçre’de ve uluslararası alanda bir (mutabakat) konsensüs bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak, yargıçlar karşı görüşlerin varlığını da bildiklerinden, ihtiyatı elden bırakmayarak, “konsensüsün ittifak anlamına gelmediğini” karara yazmışlardır. ( IFM Madde 4.4.) Böylece, yargıçlar, sözde “konsensüse” katılmayanların görüş ve yayınlarını kayda değmez saymışlardır.

Mahkemenin değindiği “konsensüs” kavramına gelince: “konsensüs” daha ziyade siyasal ağırlığı bulunan bir terimdir. Bir konuda farklı veya karşı görüş sahibi olanlar, görüş ve iradelerini açıkça belirtmeye devam ederlerse, konsensüsten söz edilemez. Bunun yerine, “bir grubun (belki çoğunluğun) belirli bir şekilde düşündüğü, ancak farklı görüşler bulunduğu ve konunun tartışmalı olduğunun” söylenmesi daha dürüst bir anlatım olurdu. Bilim dünyasında ise konsensüs kavramı kullanılmaz. Bilimsel sonuçlar değişime, ilerlemeye açıktır. Aksi kanıtlanıncaya kadar geçerli olabilir. Tarih bilimi de böyledir ve tarihsel değerlendirmeler, çoğu kez bu değerlendirmeyi yapanların çizdikleri çerçeveye göre değişebilir. Tarih anlatımı sübjektiftir. Bilimsel konularda – tarih bilimi dahil- karşı görüşler varsa konunun tartışılmakta olduğu söylenir ve dogma oluşturularak başkalarına dayatılmaz.

1915 olayları konusunda Türkiye’de ve başka ülkelerde hararetli tartışmalar devam etmektedir ve bu tartışmalar henüz bir sonuca ulaşmış değildir. Daha da önemlisi, oluşturulacak kanıya dayanak alınması ve “inkârdan korunması” gereken bir Nürnberg Mahkemesi kararı yoktur[15]. Bir eylemin soykırımı suçu sayılması için bunun meşru dayanağının bulunması gerekir. Konu ceza hukuku olunca, suçun işlendiği hakkında yetkili yargı organının bir kararının bulunması lazımdır. Bir ülknin kamu oyunun –hatta önemli- bir bölümünün o olayı soykırımı olarak değerlendirmesi, suçun hukuken oluşması bakımından yeterli değildir. Bosna’daki tüm katliamların soykırımı olduğu konusunda dünya kamu oyunda oluşmuş bir kanaat vardı. Uluslararası Adalet Divanı ise sadece Srebrenitsa’da soykırımı yapıldığına karar verdi. O olay hakkında da Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesinin iki zanlıyı soykırımı suçlu işlemekten mahkum etmeleri hukuksal dayanağı vardı.

İşin ilgi çekici yanı, İsviçre Mahkemesi değerlendirmeleri konusunda yasa koyucudan da destek alamadığını da açıklamıştır. İki kanatlı İsviçre Parlamentosunun her iki kanadı tarafından 1915 olaylarını soykırımı olarak niteleyen geçerli bir karar alınmamıştır. Sadece Nationalrat böyle bir karar almış, Eyaletler meclisi bu karara katılmamıştır. İsviçre Hükumetinin de Ermeni soykırımını kabul eden bir kararı yoktur. Ayrıca, İsviçre Federal Mahkemesinin kararının 3.4.2 maddesinin ikinci paragrafında İsviçre Ceza Yasasının 241/ 4. maddesinin İsviçre Parlamentosunda ele alınması konusunda şunlar yazılıdır: “ Yasa metninin bazı unsurlarının parlamenterler tarafından uzun uzadıya tartışılmış olmasına karşın, bu bağlamda 1915 olaylarnın nitelenmesinin hiç müzakere konusu olmadığını belirtmek gerekir….. Bu konu metnin Fransızca versiyonunun kabulünün gerekçesi olarak sadece iki konuşmacı tarafından dile getirilmiştir”. Bu nedenle İsviçre Parlamento ve Hükumetinin Ermeni sorkırımı tarihsel bir gerçektir savına katıldığı, hatta zımni rıza olduğu bile ileri sürülemez.

6) 1915 Olaylarının Soykırımı Sayılamayacağı Konusundaki Karşı Görüşler Bulunması Tarihi Gerçek İddiasını Çürütür.

1915 olaylarının soykırımı sayılamayacağını sadece Doğu Perinçek değil, çok tanınmış ve uluslararası üne sahip tarihçiler, yazarlar ve düşünürler de belirtiyor. Bunlardan bir kaç tanesini adını anmak gerekirse, Bernard Lewis, Stanford Shaw, David Fromkin, Justin Mc. Carthy, Guenther Lewy, Norman Stone, Kamuran Gürün, Michael Gunther, Gilles Veinstein, Andrew Mango, Stephane Yerasimos, Roderic Davidson, Paul Dumont &François Georgeon J.C. Hurwitz, William Botkay, Edward J. Erickson ve Steven Katz, Alfred Moser, Georges de Maleville, Heath Lowry ve ABD’de gazeteye ilan vererek karşı görüşlerini açıklayan 70 bilim adamı sayılabilir. Bu listeye daha yüzlerce isim eklemek mümkündür.

Öte yandan, davalı Doğu Perinçek, Lozan Polis Mahkemesine 90 kilo ağırlığında karşı görüş içeren belge ve kitap sunmuştur. Bunlar o Mahkeme tarafından “ tarih yazma cezai otoriteye düşen bir görev değildir”[16] gerekçesiyle dikkate alınmamıştır.

Bu incelemede adlarını saydığımız bilim adamları ve daha başka yüclerce kişi trajik 1915 olaylarının soykırımı olarak nitelenemeyeceği kanısındadır ve bunun nedenlerini gerekçeleri ile açıklamışlardır. Bunlar, İsviçreli yargıçların var olduğunu ileri sürdüğü “ genel kabul gören tarihsel olgu” nitelemesine katılmıyorlar. 1915 olaylarının soykırımı niteliğini taşıdığı iddiası, uluslararası camiada olduğu gibi Türkiye’de de ayrıntılı bir şekilde tartışılmaktadır. Bu bağlamda soykırımı nitelemesi konusunda karşıt görüşler ileri sürüldüğünü yadsımamaktayız. Bu durumda yapılması gereken gerçekleri birlikte araştırmak ve uzlaşma çözümleri üretmektir. Bu araştırmaların kimi dogmaları korumak için dondurulması uzlaşmaya katkıda bulunulmaz.

Mahkeme ise bu alanda bir yargı kararına değil, var olduğunu ileri sürdüğü soyut konsensüse dayanmak istemektdir. Bunun sonucu, mahkum edilme korkusuyla tarih araştırmalarını dondurmaktadır. Mahkeme şöyle diyor: “Bu konuda Mahkemenin Doğu Perinçek’in talep ettiği ek incelemeyi yapmasına gerek yoktur.” “Kanton Mahkemesi keyfî davranmamıştır; Mahkeme yukarıda sözü edilen mutabakatın (İsviçre toplumundaki genel kanı) var olup olmadığını tesbitle yetinmek durumundadır.” Mahkemeye göre, “Doğu Perinçek (avukatı) hem soykırımının varlığını tanımayan devletler olduğunu ileri sürmüş, hem de “şurada-burada” ( Mahkeme bu ifadeleri sanığın görüşlerini küçümsemek için kullanıyor) bazı tarihçilerin soykırımı konusundaki görüş birliğini bozduğu görüşünü” savunmuştur. Kanton Mahkemesine göre, “bu bir iddiadan öteye geçememiş, Perinçek mutabakatın bulunmadığını kanıtlayacak hiç bir sahih unsuru ortaya koyamamıştır”[17] “Perinçek, 1915 olaylarının soykırımı olarak nitelendirilmesi konusunda genel ve özellikle bilimsel bir mutabakat bulunduğu saptamasının keyfî olduğunu gösterememiştir”[18]. “İsviçre Federal Konseyinin Ermeni soykırımını tanımayı resmi bir açlıklama ile müteaddit defalar reddetmiş bulunmasından … soykırımının iddiasının keyfî olduğu sonucu çıkarılamaz”[19] . Lozan polis Mahkemesi bu konuda şunları da kararına yazmış ve soykırımı savına iştirak etmeyen tanık bilim adamlarının tanıklıklarını ve mahkemeye sunulan yüzlerce kilo ağırlığındaki belgeyi dikkate almamış, yok saymıştır : “Mahkemenin kendi kendini tarihçi ilan etmesine gerek yoktur. Müdahil Tarafa ve kamuyu temsil eden Savcıya göre Uluslararası Adalet Divanı tarafından tanınmış olsun olmasın Ermeni soykırımı “herkesin bildiği bir vakıadır”….. “Bu nedenle, işbu kararda, ister müdahil tarafından, ister savunma tarafından olsun tanıklık etmek için mahkemeye celbedilenlerden ya da mahkemeye sunulan belgelerden söz edilmemiş bulunması bir eksiklik olarak görülemez.”

İsviçre Mahkemelerinin mantığı lararası Adalet Divanının Bosna konusunda aldığı kararın dışına çıkarak, Bosna’da yaşanan tüm olayların soykırımımolduğu konusunda genel mutabakat bulunduğu için o olaylar soykırımıdır ve bunu işnkar edenler cezalandırılır “ kararını verebişlecektir

7)İsviçre Mahkemenin Doğu Perinçek’in Bilerek ve İsteyerek Suç İşlediği İddiası Tutarsızdır.

Lozan Polis Mahkemesi Doğu Perinçek’in Ermeni soykırımını yadsıyarak suç işleme fiilini bilerek işlediğini şu sözlerle kararına yazmıştır:“Geriye, Doğu Perinçek’in kasıtlı mı hareket ettiği sorusunu sormak kalıyor. Doğu Perinçek’in iyi niyetle hareket ederek, eyleminin kötü olmadığını mı düşünüyordu? Üç kez Ermeni soykırımının hiç vuku bulmadığı ve bunun bir uluslararası yalan olduğunu belirtirken gerçeği inkar etmediğini mi sanıyordu? .Doğu Perinçek hem tahkikat sırasında, hem de duruşmalarda ve Ermeni soykırımını tanıyan daha pek çok ülkede” ( Başka hangi ülkelerde olduğunu belirtmiyor Mahkeme) Ermeni soykırımını tanımadığını söylemiştir….. “Doktrin bu davranmıştaki etkenin ırkçılık olduğunda hemfikirdir. Filhakika Doğu Perinçek’in güttüğü amaçlar ırkçı ve milliyetçi amaçlı söylemlere benzemektedir. Bu eylemde tarihsel nitelikli bir tartışmadan çok uzaklaşılmıştır. Savcının da belirttiği gibi, Doğu Perinçek Türkiye’nin büyüklüğüne zarar vermek için emperyalistlerin düzenlediği bir komplodan bahsediyor. Zanlı, katliamı haklı göstermek için savaş hukukundan da söz etmektedir. Ermenilerin Türk halkına saldırdıklarını ileri sürmektedir. Zanlı, iki kardeşi ile birlikte Ermeni soykırımının itici gücü olduğu tarihi açıdan bilinen -ve Periçcek’in de üyesi olduğu hareketin adını taşıdığı- Talak (?) Paşa’yı desteklediğin de belirtmektedir.[20]”

İsviçre Mahkemesi “Doğu Perinçek’in bir soykırımının inkarını cezalandıran hükmün varlığını bilmekte olduğunu, günün birinde tarafsız bir komisyon Ermeni soykırımının filhakika gerçekleştiğini belirtecek olsa bile, hiç bir zaman tutumunu değiştirmeyeceğini açıkladığını; Ermeni soykırımını uluslararası bir yalan olarak tanımlarken ve 1915 olaylarının soykırım olarak nitelendirilmesini açıkça inkar ederken, İsviçre’de cezaya çarptırılabileceğini bildiğini”[21] iddia ediyor.

Bu konudaki gerçek nedir?

7a) Daha önce Bern Laupen Mahkemesi tarafından verilmiş olan beraat kararı nedeniyle Doğu Perinçek, Ermenilere soykırımı yapıldığı savını yadsıması halinde İsviçre’de mahkum edileceğini bilemezdi.

Doğu Perinçek Ermeni soykırımını yadsıma gerekçesiyle hakkında dava açılan 18 kişilik bir grup Türk vatandaşının daha önceki yıllarda Bern Kantonu Bern-Laupen Mahkemesi tarafından suçsuz bulunduğunu ve bu beraat kararının Federal Mahkeme tarafından onaylandığını bilmekteydi. Aynı Devletin mahkemelerinin benzer konularda birbiri ile tamamen çelişen kararlar verebileceklerini tahmin edemezdi.

7b) Doğu Perinçek İsviçre Adalet Bakanının İCK 261 bis 4 maddesi konusunda Türkiye’yi ziyaretinde ileri sürdüğü görüşleri önemsemek durumundaydı

Doğu Perinçek, Türkiye’yi ziyaret eden İsviçre Hükûmetinin Adalet Bakanının – düşünceyi ifade özgürlüğünü sınırladığı gerekçesiyle- İsviçre Ceza Kanunun 261/bis.4 maddesinin karşısında olduğunu ve bunun değiştirilmesi konusunun Hükumette görüşüldüğünü açıkladığını [22] bilmekteydi. Genelde Bakan düzeyinde yapılan açıklamalar, hele bunlar yabancı ülkede yapılırsa, hükumetin belirli bir konudaki tutumu konusunda ziyaret edilen ülkeye yönelik bir mesaj ve ciddi bir işaret sayılır. Bu nedenle Doğu Perinçek’in bu konuda İsviçre Hükumetinin anılan maddeyi değiştirme konusundaki niyetinin ciddi olmasını düşünmesi doğaldır.

7c) Tarafsız Komisyon kurulması ve bunun soykırımı konusunda karar vermesi görüşünün hukuken geçerli olamaz.

Mahkeme, Doğu Perinçek’in görüşünde ısrar etiğini ve “tarafsız bir komisyonun belirteceği görüşe itibar etmeyeceği” beyanına eleştiri getirmekte ancak bu tutumun gerekçesini incelememektedir. Bu görüşün gerekçesi hukuksaldır ve “tarafsız komisyon” teriminin hukuksal bir kavram olmadığı temeline dayanır. Herşeyden önce tarafsızlık görecedir. “Soykırımı” ise temelini uluslararası hukuktan alan bir kavramdır. Soykırımı Sözleşmesi, soykırımı suçunun varlığını saptama konusunda yetkili olan mahkemeyi belirlemiştir.

Gerçi, ulusal ve uluslararası hukuk, mahkeme yanında “hakem komisyonu” “ tahkim” gibi kurumlar kurulabileceğini öngörmüştür. Hatta Lahey’de bir Uluslararası Tahkim Mahkemesi vardır. Ancak, tahkim hukuksal bir uyuşmazlığın çözümüne yönelik süreçtir. Mesela tazminat konusunu ele alabilir. Soykırımı ise ulusal ve uluslararası ceza hukukunun konusudur. Sözleşmede de açıkça belirtildiği gibi kişinin cezai sorumluluğuna yöneliktir. Soykırımı suçunu “kişi” işler. Soykırımı suçu işlenmesi durumunda devletin sorumluluğu da doğabilir. Sözleşme sadece bu konuda Uluslararası Adalet Divanı’nı yetkili kılmıştır.

Lozan Mahkemesi, kararında bir eylemin soykırımı sayılması için mutlaka Uluslararası Adalet Divanının (UAD) kararının bulunmasına gerek olmadığını belirtmiş şu hususları eklemiştir: “..Doktrin de aynı görüştedir. Örneğin İsviçre Hukukunda Yasaya Aykırı Davranışlar kitabında (Cilt II. Sh.304) Bernard Corboz tarafından yazıldığına göre bir soykırımının açıkça belli (avérée) olması yeterlidir. Bunun için, bir uluslararası mahkeme veya bir başka uluslarüstü organ ( örneğin uluslararası uzman niteliği taşıyan bir tarihçiler komisyonu) tarafından yargıcı bağlayıcı karar alınmasına gerek yoktur. Stefan Trechsel’e göre (Kurzkommentar ad art. 261 bis No.35) Alman doktrini Musevi soykırımının inkarı konusunda “Auschwitz yalanı” denmesine yollama yapmaktadır….”

Bu ifadelerden İsviçre yargısının 1948 Sözleşmesini arka plana itmek istediği anlaşılıyor. Şöyle ki : 1948 Sözleşmesi Uluslararası Adalet Divanına bir kişinin eyleminin soykırımı olup olmadığı konusunda karar verme yetkisini vermemiştir ki, bu konuda (UAD) kararının gerekmediği gerekçesini kullanılıyorlar. Yetkili mahkeme, ulusal mahkeme veya Uluslararası Ceza Mahkemesidir. Burada İsviçre yargısı bir saptırma yapmaya çalışmakta ve “UAD kararının bulunmasına gerek yoktur “ diyerek, esas yetkili olan mahkemeleri de unutturmak istemektedir.

Hakeme başvurma düşüncesine dönersek, 1915 olaylarının soykırımsal niteliğine ilişkin dogmalarının zedelenmesinden korkanlar ve onları ırkçı-dinci-siyasal nedenlerle destekleyenler, değil hakeme başvurmayı, karşı görüşü savunanlarla aynı toplantıya katılıp görüş ya da belge değiş tokuşunu bile reddediyorlar; farklı görüşlerin akademik ortamda dile getirilmesini engellemeye çalışıyorlar[23].

Doğu Perinçek, 1915 Ermeni trajedisinin soykırımı olarak nitelenmesi konusunda , Sözleşmede öngörülen mahkemenin yerini tarafsız bir komisyonun alamayacağı düşüncesindedir. İtiraz ettiği, bir komisyonun veya hakem heyetinin yargı yerine geçerek hüküm vermesi ve varacağı sonucun reddedilmemesinin ön koşul olarak farklı görüş sahibi bireylere dayatılması, böylece düşünceye ambargo konulmasıdır. Doğu Perinçek’in “bağımsız komisyonun” vereceği karar konusundaki duraksamasının gerekçeleri hukukidir. Ancak, bunları Mahkemeye anlatmasına bile müsaade edilmemiştir. IFM kararının 5.1. maddesi, Doğu Perinçek’in tutumunu hukuksal çerçevenin tamamen dışında ele almış ve görüşlerinin “sözde yazar –tarihçi Doğu Periçek’in ırk ayrımcılığından kaynaklanan”[24]; “ ırkçı ve milliyetçi saiklere dayanan”[25]; “ içsel iradesinin”[26] sonucu olduğu ileri sürmüştür

Musevi Soykırımı İle 1915 Olayları Arasında Paralellik Kurma Çabası

İsviçreli yargıçlar, farklı veya aykırı görüşler bulunmasının tarihsel gerçeklerin varlığını değiştirmeyeceğini belirterek, 1915 olayları ile Musevi Soykırımı olan Holokost ile paralellik oluşturmak istemişlerdir . Ancak,pek çok hukukçunun, siyasetçinin ve bilim adamının da belirttiği gibi, 1915 trajedisi ile Holokost arasında parallelik kurulamaz. Yargıçların herşeyden önce kendilerine şu soruyu sormaları gerekirdi :

“Almanya’da ve Avusturya’da Museviler, yurttaşı oldukları ülkeye karşı silaha sarılarak ayaklandılar mı? Oralarda ayrı bir Musevi devleti kurmak istediler mi?” Bu soruların yanıtı bellidir: Hayır. “Yoksa sırf Musevi oldukları için mi gaz odalarında öldürüldüler?” Bu sorunun yanııtı da açıktır: Evet; “1915 olaylarının soykırımı veya insanlığa karşı suç olduğu konusunda Nürnberg Mahkemesi veya ulusal mahkemelerde alınan kararlara benzer mahkeme kararı var mı?” . Bu sorunun yanıtı da açıktır : Hayır

Holokost ile 1915 olayları arasındaki fark nedir?

1915 olayları hakkında, Holokost konusunda olduğu gibi yetkili uluslararası mahkeme veya yetkili ulusal mahkeme tarafından alınmış bir yargı kararı yoktur.

Holokost konusunda, Nürnberg Mahkemesi kararları ile soykırımı suçunun inkarı arasında doğrudan bağlantı vardır. Bu inkar suç 8 Ağustos 1945 tarihli Londra Anlaşmasına ekli Uluslararası Askeri Mahkeme Statüsününü 6. maddesinde belirlenmiş olan suçu inkar şeklinde tanımlanıyor.

Uluslararası anlaşma niteliğini taşıyan 8 Ağustos 1945 tarihli Londra Anlaşması İkinci Dünya Savaşı sırasında işlenen çeşitli suç kategorilerini düzenlemiştir. Nürnberg Mahkemesi gerek bu Anlaşmaya gerek uluslararası hukukun diğer hükümlerine dayanarak mahkumiyet kararları vermiştir. Bu bağlamda Holokost ve soykırımının inkarını cezalandırmayı öngören ulusal yasalar uluslararası hukukla ve Uluslararası Ceza Mahkemesinin bulguları ile bağlantılıdır. 1915 olayları konusunda böyle bir uluslararası anlaşma bulunmamaktadır. Soykırımı kavramının geriye doğru işletilmesi ise hiç bir uluslararası hukuk kuralından destek almamaktadır.

Ermeni soykırımını yadsıyan kişilerin, Holokost’u inkâr eden ve böylece Musevi düşmanlığını güçlendiren kişiler gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin değerlerini çiğnedikleri de söylenemez. Zira, İsviçre Mahkemesi görmek-duymak istemese bile tarihçilerin, sosyal bilimcilerin ve siyasetçilerin 1915 olaylarının niteliği konusundaki tartışma ve araştırmaları sürmektedir. Pek çok siyasetyçi, araştırmacı, yazar, tarihçi veya Hükumet sözcüsü konunun açıklığa kavuşmamış olduğunun ve tartışmanın sürdüğünün altını çizmektedir. Bunlara Avrupa Birliği sözcüsü de dahildir. Avrupa Birliği Komisyonu sözcüsü 13 Ekim 2006 tarihinde. “olaylarla ilgili bazı temel yönler, akademik toplumun üyeleri arasında olduğu gibi uluslararası camia ve Türkiye arasında halen tartışılmaktadır” şeklinde beyanda bulunmuştu.

Bu nedenle, kişileri halen tartışma ve araştırma konusu olan, yetkili mahkeme kararına dayanmayan sübjektif bir kanıyı paylaşmadıkları gerekçesiyle yargılamak ve mahkum etmek haksızlıktır.

9) Doksan Yıl Önce Ulusal Yargı Tarafından Cezalandırılmış Olan Eylemlerin Hukuki Niteliğinin Değiştirilmesi Hukukun Temel İlkelerinin Çiğnenmesi Anlamına Gelir.

Türk ve yabancı kaynaklar Osmanlı Ermenilerinin tarihte pek çok kez Müslüman Osmanlılara saldırdıklarını, hatta bu saldırıların bir kısmını devletin tenkil eylemlerini tetiklemek için başlattıklarını, bu şekilde yabancı güçlerin müdahelesini harekete geçirmek istediklerini kanıtlamaktadır. Bu konuya değinen binlerce belge ve yüzlerce ciddi tarihsel araştırma ve tanıklık var [27].

Bunun yanında, Osmanlı vatandaşı kimi görevliler ile bazı başka Osmanlı vatandaşlarının Osmanlı Ermenilerine, yürürlükteki Osmanlı yasalarına göre suç sayılan bazı eylemler yaptıkları da yadsınmamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Arşivler Genel Müdürü Yusuf SARINAY yayımladığı çok sayıda makalede Osmanlı Devletinin, Osmanlı yasalarına göre suç işleyenleri kovuşturma ve cezalandırma görevini yerine getirdiğini açıklamıştır[28]. Bu bağlamda, Osmanlı Hükumeti 30 Eylül 1915 tarihinde Soruşturma Komisyonları kurulmasına karar vermiştir. 1915-1916 yıllarında Osmanlı Ermenilerine karşı Osmanlı yasalarına göre suç işleyenlerden 1673 kişi yargılanmıştır. Bunlar arasında binbaşı, yüzbaşı, üsteğmen, teğmen, jandarma bölük komutanı rütbesinde subaylar, polis komiseri, nahiye müdürü, tahsildar, kaymakam, belediye başkanı, katip, sevk memuru, mal müdürü, tapu memuru, muhtar, telgraf müdürü, nufus memuru, başkatip, Terk Edilmiş Mallar Komisyonu Başkanı gibi 170 kamu görevlisi vardır. Gerisi, çapulcu, çete üyesi veya halk arasından gelen vatandaştır. 1916 yılı ortalarında sona eren yargılamalar sonucunda 67 idam, 524 hapis, 272 beraat ve yargılamanın reddi kararı verilmiştir. 69 kişi sürgün, pranga, para ve kürek cezasına çarptırılmıştır . Bu yargılamalar, pek çok başka yayında sözü edilen[29] ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında Istanbul ile ülkenin başka yerleri işgal altında iken 1919 yılında işgal altında gerçekleştirilen yargılamalardan ayrıdır, farklıdır. Sorumlu hükumet, sorumlu tuttuğu kamu görevlisi dahil 1673 kişiyi mahkemeye sevketmiştir.

Şimdi aradan 93 yıl geçtikten sonra, 1916 yılındaki cezalandırmaların suç niteliğinin res’en değiştirilerek, yeniden yargılama yapılmadan, işlenen o suçların ceza yasasında yazılı olan suç değil de o tarihte Osmanlı yasalarında ve devletler hukukunda öngörülmeyen soykırımı suçu olduğunun Türk devleti, yargısı, halkı ve uluslararası adalet tarafından kabul edilmesi istenmektedir

Orta çağı yeniden yaşamak istemeyen ülkelerin yurttaşlarının geriye doğru yürürlük kazandırılacak bir hukuk dışı işlemi kabul etmeleri beklenemez. Ayrıca Nulle crimen sine lege “yasayla belirlenmeyen suç olmaz” “Nulla poena sine lege” “Yasa bulunmadan cezalandırma olmaz” hukuk ilkesi sadece İsviçre’de değil Türkiye’de de geçerlidir. Bu ilkeler Uluslararası Ceza Mahkemesini kuran Roma Statüsünde de yer alır. İsviçre yargısının bu temel ilkeleri yok saymıştır.

10) Doğu Perinçek’in Yaklaşımı İle Davacı İsviçre Yargı Otoritesi Arasındaki Temel Fark Hukuki Bir Terim Olan Soykırımı Sözcüğünde Düğümlenmiştir.

Doğu Perinçek’i savunan avukat Moreillon’un temyiz dilekçesinde Doğu Perinçek’in yadsıdığı terimin “soykırımı” olduğunu şu ifadelerle açıklıyor: “Doğu Perincek olayların soykırımı olarak nitelendirimesini yadsımaktadır; hiç bir zaman sürgünlerin, katliamın, diğer suçların, hatta insanlığa karşı suçların varlığını inkar etmemiştir. Bu nedenle İsviçre Ceza Yasasının 261/ 4. maddesine karşı bir eylemin ona yüklenmesinin nedeni anlaşılamamaktadır.” ( Avukattan sağladığımız IFM sunulan temyiz dilekçesi: Para. 64)

Bu durumda davacı ile sanık arasındaki temel farkın 1915 döneminde yaşanan olayların “soykırımı” olup olmadığına, yani suçun hukuksal tanımına odaklandığı ortaya çıkıyor. Bir suçtan sözedildiğine göre konunun ulusal veya uluslararası ceza hukuku alanına girdiği herhalde yadsınamaz. 1915 trajedisi soykırımı mıdır? İnsanlığa karşı suç mudur? Osmanlı ceza kanununda kayıtlı suçlara mı uyar? Karşılıklı katliam mıdır? Savaş suçu mudur? Bunlar farklı suçlardır. Örneğin soykırımında aranan özel kasıt (dolus specialis), Uluslararası Ceza Divanını oluşturan Roma Statüsünde yer alan insanlığa karşı suç unsurları arasında yer almamaktadır. Soykırımı Sözleşmesi 1948 yılında kaleme alınırken, koruma altına alınması oylanarak reddedilen “siyasal gruplar” (bunların arasına ayaklanan gruplar da girmekte) Uluslararası Ceza Mahkemesinin kuruluşuna ilişkin Roma Statüsünde öngörülen insanlığa karşı suçlar çerçevesinde bulunmaktadır. İsviçre yargısı bu önemli hukuksal fark ve ayrıntıları yok saymıştır.

Ancak, İsviçre Mahkemesi bu alanda haksız olmadığını kanıtlamak için bir yedek gerekçe oluşturmak istemiştir. İFM kararının 7. paragrafında şunlar yazılıdır: “Bu durumda,Temyiz eden davalının ( Doğu Perinçek) katliamların ve (sürgünün) tehcirin varlığını inkar etmediğini kaydetmek gerekir. Bu suçları da -ihtiyatlı bir şekilde yaklaşılsa bile- insanlığa karşı suçlar dışında nitelemek mümkün değildir .Oysa bu suçları, savaş hukuku adına veya sözde güvenlik nedenleriyle dahi olsa haklı göstermek, İsviçre Ceza Yasasının 261/ 4 hükmü çerçevesine girer ki, bu açıdan mütalaa edilse bile ve bu olayların soykırımı şeklinde nitelendirilmesinden bağımsız olarak, temyiz edenin (Perinçek’in) Ceza yasasının 261/4 maddesinin uygulanması suretiyle mahkum edilmesi sonuçları bakımından keyfi gözükmemektedir ve federal hukukun ihlalini oluşturmaz”.

Kanımızca İsviçre Federal Mahkemesi kararının en ilgi çekici cümlelerinden biri budur. Mahkeme Perinçek’in katliamın ve zorunlu göç ettirme eyleminin varlığını inkar etmediğini belirtiyor; Doğu Perinçek’in yadsıdığı hususun 1915 olaylarının soykırımı olarak nitelendirilmesi olduğunu da vurguluyor. Doğu Perinçek, Mahkeme tarafından da belirtildiği gibi hukuk doktorudur Perinçek’in görüşü Soykırımı Sözleşmesini temel kabul eden ve hukuksal dayanağı olan bir mütalaadır. Nahkeme bunu bir kenara atıyor . Perinçek hakkındaki dava Uluslararası Ceza Divanının oluşturan Roma Statüsünde ayrı bir suç olarak yer alan “insanlığa karşı suçu veya savaş suçunu inkardan” değil, “soykırımını yadsıdığı” gerekçesiyle açılmıştır.

O dönemde Nisan 1915 Van katliamı dahil olmak üzere karşılıklı pek çok insanlık dışı eylem yapılmıştı. Tehcir kararını tetikleyen olayın Ermnilerin yaptıkları Van katliamı olduğu yadsınamaz.[30]. Konuyla ilgili olarak yapılan tüm tarafsız incelemeler, o dönemdeki trajik olaylardan Osmanlı Ermenileri yanında Müslüman Osmanlı yurttaşlarının da çok büyük kayıplar verdiğini gösteriyor [31].

Doğu Perinçek’in temel itirazı, 1915 olaylarına ırkçı ve dinci ayrımcılık yapılarak yaklaşılması, taraflardan birinin kayıplarından üzüntü ile söz edilir ve bu kayıpların sorumluları kınanırken, diğer tarafın kayıplarının yok sayılması ve bunların sorumlularından söz edilmemesidir.

11) Soykırımı Kavramı Hukuksaldır. Bu Nedenle Soykırımı Suçu İrdelenirken Öncelikle Soykırımının Niteliği ve Özel Kasıt Kavramı (Dolus Specialis ) Üzerinde Durmak Gerekir.

Soykırımı 1948 Soykırımı Sözleşmesinin öngördüğü bir uluslararası suçtur. Bu suçu diğer suçlardan ayıran iki önemli öğe bulunmaktadır. Birincisi dolus specialis denilen “bir gruba mensup insanları sırf o gruba mensup bulundukları gerekçesiyle yok etme konusunda özel kastın bulunmasıdır”. İkincisi , sanığın eyleminde özel kasıt bulunup bulunmadığın yetkili mahkeme tarafından usulüne uygun bir yargılama ile saptanmasıdır.

12) Uluslararası Adalet Divanının Şubat 2007’de Verdiği Bosna Davası Kararı Soykırımı Hukuku Açısından Önemli Bir İçtihat Oluşturmaktadır. İsviçre Mahkemesi Bu İçtihadı Gözardı Etmiştir.

Uluslararası Adalet Divanı, Bosna davasında verdiği kararın 187, 188 ve 189 maddelerinde bu konuya açıklık getirmiştir :

“ Soykırımı Sözleşmesinin II maddesi ayrı bir zihinsel öğenin bulunmasının gerektiğini gösteriyor. Bu öğe Sözleşme kapsamında korunan gruba mensup insanları tamamen veya kısmen, sırf o gruba mensubiyetleri nedeniyle yok etme kasdının varlığıdır. Gruba mensup insanların sadece kasden yasa dışı şekilde öldürülmüş bulunduklarını kanıtlamak yeterli değildir. Çok kesin biçimde tanımlanmış olan ek kastın isbatlanması gerekir…. Grup üyelerinin o gruba mensup bulundukları için hedef seçilmiş bulunmaları yeterli değildir; failin ayrımcı bir kastının bulunduğunun saptanması ve isbatı gerekmektedir. Yani daha fazla bir şey istenmektedir….Sırf o gruba mensup bulunmaları nedeniyle, -İngilizcesi: as such- terimi, korunan grubu yok etme kasdının varlığını vurgulamaktadır. Soykırımı, benzer suçlar, özellikle, insanlığa karşı suçlar ve zulümler bağlamında ele alındığında, kasıt öğesinin özelliği ve bunun için gerekli olan özel nitelikler daha belirgin olarak ortaya çıkar….. Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesinin Kupreşkiç davasında belirttiği gibi, ….. zulüm ve ve soykırımı belirli bir gruba mensup insanlara karşı işlenmiş suçlardır. Bu insanlar o gruba mensup bulundukları gerekçesiyle hedef alınmışlardır. Her iki, kategoride de önemli olan ayrımcılık yapma niyetidir; kişilere etnik, ırksal ya da dinsel nitelikleri nedeniyle saldırmaktır bu. Zulüm eyleminde, siyasal bağlantıları nedeniyle saldırmak ta buna dahildir. Zulüm eyleminde , ayrımcılık yapma niyeti katletme dahil, çeşitli insanlık dışı biçimlerde tezahür edebilir; soykırımı durumunda bu niyete, soykırımı kurbanlarının ait oldukları grubu tamamen veya kısmen yok etme kastının refakat etmesi gereklidir. Böylece mens rea açısından bakıldığında, soykırımıının en ağır ve en insanlık dışı zulüm olduğu söylenebilir. Başka bir anlatımla, zulüm, bir grubu tamamen veya kısmen ortadan kaldırma yönelik istençli ve bilinçli aşırı eylemlere tırmandığında, bu zulümlerin soykırımına dönüştüğü söylenebilir.”

Uluslararası Adalet Divanı, Bosna kararının 190. paragrafında etnik temizliğin de her zaman soykırımı anlamına gelmediğini “…bir grubun tamamen veya kısmen bulunduğu yerden atılması kendi başına bir soykırımı sayılmaz” sözleriyle belirtmektedir. Bu eylem, insanlığa karşı suç kavramı çerçevesine girebilir.

Bosna kararının 202-230 maddeleri soykırımı konusunda kanıt konusunu ele almakta, kanıtlama yükümlülüğünün soykırımı iddiasını ileri sürene ait olduğunu belirmekte, kanıt ölçütlerini ve yöntemlerini çok yüksek tutmaktadır.

Bosna Hersek’in, Sırbistan Karadağ’a açtığı ve Sırbistan’ın soykırımı yaptığı iddiasını dile getiren davada da, özel kastı isbatlamaya yönelik kanıtların düzeyi çok yüksek tutulduğundan, Sırbistan, Srebrenicada soykırımını önlememek dışında, soykırımın suçunun işlenmesinden sorumlu tutulmamıştır. Uluslararası Adalet Divanı, 2007 Bosna kararında Bosna olaylarına soykırımı denilmese bile, işlenen cürümlerin başka bir adla mesela insanlığa karşı suç veya savaş suçu olarak nitelendirileceğini kararına yazmıştır. UAD’nin bu kararı, soykırımı suçunun diğer suçlarla karıştırılmaması gerektiğini kanıtlamaktadır. Divanın bu kararı Türkiye’de olduğu gibi, başka ülkelerde de eleştirilmiş ve Bosna olaylarının soykırımı sayılması gerektiği görüşü ileri sürülmüştür. Bu da kamu oyunun görüşü ilke yargı kararı arasında fark bulunduğunun kanıtıdır.

İsviçre Mahkemesi bu konuda ciddi hukuk hatası yapmış ve Uluslararası Adalet Divanının Bosna kararında aldığı ve hukuki emsal oluşturan kararındaki ölçütleri görmezlikten gelmiştir.

Doğal olarak, -Orta Çağ evresini aşmış ülkelerde- yetkili mahkeme soykırımı zanlısını yargılarken onun savunmasını da dinlemek ve soykırımı suçu konusunda somut deliller ya da karşı deliller olup olmadığını da ele almak zorundadır. Örneğin Eski Yugoslavya Ceza Mahkemesi, Srebrenitsa katliamı zanlılarının savunmalarını dinledikten sonra, bunların suçlarının soykırımı olduğun karar vermişti. İsviçre Mahkemeleri, bu konuda “ bizim saptadığımıza göre, İsviçre’de bir çoğunluk soykırımının tarihsel bir gerçek olduğunu düşünmektedir” diyerek karar vermekte, farklı düşünenlerin gerekçelerini ve sundukları karşı görüşleri ve belgeleri elinin tersi ile itmektedir

13) Hukukla Tarih Arasındaki İlişki

Bu konu bizi hukuk ile tarih arasındaki ilişkiyi kısaca ele almaya yönlendirmiştir. Paris Üniversitesinde Profesör iken geçenlerde ölen Stefan Yerasimos, 1915 olayları bağlamında , hukuk ile tarih ilişkisi konusunda şunları söylemişti : “1915 olaylarının soykırımı olduğu iddiası aslında bir hukuk tarih çelişkisi olarak tanımlanabilir. Tartışma bir uluslararası hukuk terimi olması gereken, ancak çeşitli biçimlerede algılanan ve zamanla değişen, hatta yozlaşan soykırımı terimi etrafında dönmektedir. Bu tartışma içinde taraflar tarihi selektif bir biçimde kullanmaktadırlar. Tarih, olayları belli bir neden sonuç ilişkisi içinde anlatan, herkesin hukuki ya da hukukvari argümantasyonuna uygun düşecek kanıtları çekip çıkardığı bir bilgi-belge ambarı olarak kullanılmakta, böylece, tarih hukukun tutsağı olmaktadır…..

Hukukun amacı bir şeyi kanıtlamak, tarihin amacı ise izah etmektir. Hukuk yargılar, oysa tarih değer yargısından uzak durur……..Kavram kargaşasından kurtulmak için yapılacak ilk iş, tarihsel düşünce sistemini hukuksal düşünce sisteminden ayırmaktır….”

“Türk tarafı 1915 olaylarına, özünde devlete karşı ihanet olarak algılanan bir isyana karşı yapılan bir bastırma hareketi açısından bakmaktadır….. Ermeni tarafı ise bu süreci göz ardı ederek olaylara ancak soyut ırkçı bir izah getirmektedir. Bunlara göre son tahlilde, Türklerin Ermenileri ortadan kaldırması, onların barbarlığından kaynaklanmaktadır….. Ermeni sorununun temelinde ikinci öğe, bir yörede yoğun bir Ermeni çoğunluğunun bulunmamasıdır….” [32]

Bu nedenle tarihi olayların uluslararası ceza hukukunda yerinin ne olduğu ve nasıl nitelendirilmesi gerektiği konunun yetkili mahkemelere bırakılması, tarihsel olayların tüm açıklığı ile karşı görüşler ve çelişkili belgelerle de olsa her isteyinin incelemesine açık tutulması, bunların tarışılması ve sonunda herkesin kendine göre bir vicdani kanaate erişmesi en doğru yoldur. Bu vicdani kanaate göre, kimileri vicdanlarının yönelttiği yolda, “özür dileme” gibi bazı inisyatifler alabileceklerdir. Başkaları daha farklı tepkiler içinde olacaklardır. Ancak vicdani kanaatin

tekdüzeleştirilmesi ve ona kelepçe vurulması sonuçta hiç bir yarar sağlamaz ve vicdani kanaatin niteliğini değiştirmez.

14) İsviçre Bern Laupen Mahkemesinin Emsal Kararı

Bern-Laupen Mahkemesinin soykırımını yadsıyan bildiriye imza koyan 18 Türk vatandaşını aklayan kararı ve bu kararın İsviçre Federal Mahkemesi tarafından onaylanması bir hukuki emsaldir

Lozan Polis Mahkemesi ve İsviçre Federal Mahkemesi bu önemli emsal kararını yok saymıştır. Emsal karar olması nedeniyle Bern Laupen kararının içerdiği öğeler dipnotta sunulmuştur[33].

15) İsviçre Federal Mahkemesi kararının düşünceyi ifade özgürlüğünü kısıtlayan boyutu

15a) Düşünceyi ifade özgürlüğü ve yetkili mahkeme kararı ile saptanan soykırımının inkarının suç sayılması arasındaki ilişki
Bu konu bizi düşünceyi ifade özgürlüğünün sınırları alanına getirir.Yukarıda da vurguladığımız gibi, soykırımını yadsımanın bir suç olarak cezalandırılması için “yadsınan soykırımı suçunun varlığının yetkili bir mahkeme tarafından kabul edilmiş bulunması” kanımızca gereklidir. Zira mahkeme kararı olmadan suç oluşmaz. Bugün en hafif suç zanlısına, mahkeme karaı ile mahkum olmadan suçlu diyejn kendisi suç işlemiş olur.

Soykırımı gibi çok ağır bir uluslararası suçun varlığı, Soykırımının Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinde öngörülen yetkili mahkemeler tarafından tesbit edilmiş ise, bu suçun, övülmesinin, yadsınmasının ve kabaca küçümsenmesinin cezalandırılması pek çok ulusal yargı tarafından kabul edilmiştir Musevi soykırımı bu çerçeveye girer.

15b) Farklı düşüneni yargılamak ve yargılama tehdidi altında bırakmak düşünceyi ifade özgürlüğüne aykırıdır

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesi düşünceyi ifade özgürlüğünü korumayı amaçlar. Bu madde ile sadece zararsız ve normal görünen görüşlerideğil, rahatsız edici ve şok yaratan görüşler de korunur[34].

15c) Düşünceyi ifade özgürlüğü hangi koşullarda kısıtlanabilir?

Düşünceyi ifade özgürlüğünün sınırları Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 10. Maddesinin 2 paragrafı ve 17. maddesi ile belirlenmiştir.

Soykırımı gibi çok ağır bir uluslararası suçun varlığı, Soykırımının Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinde öngörülen yetkili mahkemeler tarafından tesbit edilmiş ise ise bu suçun 10. maddenin koruması altına alınmaması gerektiği Avrupa İnsan Hakları Mahkamesinin konuyla ilgili bir kaçiçtihadında da belirtilmiştir.

Buna karşılık, yetkili yargı organı tarafından soykırımı olduğu tesbit edilmemiş ve tarihçiler ile diğer uzmanlar tarafından tartışılmağa devam olunan olayların soykırımı olmadığını belirten bir kişinin, bir ülkenin kamu oyunun bir bölümünün o olayı soykırımı olarak değerlendirdiği gerekçesiyle mahkum edilmesinin demokratrik bir toplum için gerekli olan bir önlem sayılmadığı AİHM tarafından da kabul edilen bir ilkedir.

AİHM’si, Lehideux ve Isorni/ Fransa davasında 23 Haziran 2003 tarihinde verdiği kararda, Le Monde gazetesinde Mareşal Petain’in bazı eylemlerini olumlu takdim eden bir yazı hakkında

“ Mahkemenin görevinin tarihçiler arasında süregiden bir tartışma konusunda hüküm vermek olmadığını, sözü edilen durumun, Holokost örneğininden farklı olarak varlığı açıkça saptanmış bir tarihsel olgu kategorisine girmediğini, Holokost’un inkarının ya da revizyonunun AİHS’nin 10 maddesinin korumasından AİHS’nin 17 maddesiile çıkarılmış olduğunu; ele alınan davada ise AİHM nezdinde dava açanların, kendilerinin de yayınlarında “Nazi kötülükleri ve zulümleri ” veya “ Alman diktatörlüğü ve barbarlığı” olarak adlandırdıkları hususları inkar veya revize etme girişiminde bulundukları izleniminin elde edilmediğini.…” belirtmiştir.

Bu karar tarihçilerin araştırmaya ve tartışmaya devam ettikleri bir hususun comminis opinio (yerleşmiş ve geniş biçimde kabul edilmiş bir ortak görüş ) sayılamayacağını göstermektedir ve Perinçek davası konusunda önemli bir içtihat niteliğinde sayılmalıdır.

16) İsviçre’de İç Hukuk Yollarını Tüketmiş Bulunan Doğu Perinçek AİHM’ne başvurursa Mahkeme Neyi İnceleyecektir ?

Doğu Perinçek, İsviçre Mahkemelerinin kendisini mahkum etmiş bulunan kararına karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurursa, Mahkeme, soruna AİHS’nin tanıdığı hakların ihlal edilip edilmediği yönünden bakacaktır. Mahkeme, dava edilen Devletin makamlarının -özellikle Mahkemelerin- özenle, makul biçimde ve iyi niyetle hareket edip etmediklerini inceleyecektir. Mahkeme ayrıca 10. maddenin sağladığı özgürlüğü kısıtlamaya yönelik olarak davalı tarafından alınan önlemlerin, “izlenen yasal amaçla orantılı olup olmadığına ” ve söz konusu önlemlerin alınması için ileri sürülen gerekçelerin “uygun ve yeterli” kabul edilip edilmediğini olmadığını ele alacaktır. Mahkemenin bugüne kadar verdiği kararlara bakıldığında, Devletin bu konudaki takdir hakkının demokratik bir toplumun çıkarları ile sınırlı olduğunun hükme bağlandığı görülür.

Bu, tarihsel konularda gerçeği tesbit etme söz konusu olduğu durumlarda özellikle geçerlidir. AİHM pek çok kararında, tarihsel araştırma ya da tarihsel görüş ayrılıkları konusunda hakemlik yapmanın kendi görevi olmadığını belirtmiştir.Tarihsel araştırma sonucunda ulaşılmış bulunan kanaatin doğru olup olmadığının saptanması Mahkemeye ait bir görev değildir[35].

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin düşünceyi ifade özgürlüğüne ilişkin olarak verdiği kararlar , bu alanda AİHM’nin oldukça liberal ve özgürlükçü bir yaklaşım içinde bulunduğunu ve şok edici ifade sahiplerinin düşünceyi anlatım özgürlüğünün bile savunulması gerektiğini göstermektedir.

17)Türkiye’deki uygulamalar

Konunun yargıya intikali , uluslararası alandaki bakışların Türkiye’deki uygulamalara odaklanması sonucunu da getirecektir.

Halen, Türkiye’deki kitapçılarda 1915 eylemlerini soykırımı olarak niteleyen çok sayıda kitap serbestçe satılmaktadır[36]. Bu konuda pek çok makale yayımlanmıştır. Türkiye Üniversitelerinde bu sorun konusunda yüzlerce toplantı düzenlenmiş ve 1915 olaylarını soykırımı olarak niteleyen Türk ya da yabancı bilim adamları görüşlerini serbestçe açıklamışlardır [37]. Bunun yanında, 1915 olaylarının soykırımı olduğu yolunda görüş açıklayan beş kişi hakkında savcılar tarafından takibat yapılmış bunlardan ikisi dışındakiler beraat etmişlerdir. Bir sanık tarafından katledilen Agos Gazetesi başyazarı Hrant Dink ise, bir yazısında Türklüğe haraket ettiği gerekçesiyle mahkum edilmişti. Bu dava sonuçlanmadan maalesef öldürülmüştür. Hrant Dink’in öldürülmesi Türkiye’de çok az istisna dışında her kesim tarafından takbih edilmiş olmakla birlikte, düşünceyi ifade özgürlüğünü kısıtlayan yargı uygulamaları ön plana çıkmış,tır. Yargı süreçlerinden bir kısmı beraatle sonuçlanmış olsa bile, dava açılması, takibat yapılması yargısal taciz uıygulamaları olarak değerlendirilmiştir.

18) İsviçre Federal Makemesi kararının Türk kökenli İsviçre yurttaşları açısından oluşturduğu ayrımcılık boyutu

İFM kararının 8 maddesinde “Temyiz başvurusunu yapan Doğu Perinçek’in mahkum edilmesi, kendilerini 1915 soykırımının anıları ile özdeşleştiren Ermeni toplumunun onurunu korumayı amaçlamaktadır” denmiştir. Bu ifade ile İsviçre’deki Türk kökenli İsviçre vatandaşına ve/veya Türk vatandaşına ayrımcılık yapılmaktadır. Bunların toplam sayısı yaklaşık 140.000’dir. İsviçre’de yaşayan Türk kökenli kişilerden bir grup, 1915 olaylarının soykırımı niteliğini reddeden beyanları nedeniyle Bern-Laupen Mahkemesi tarafından aklanmış, bu karar İFM tarafından onaylanmıştı. İsviçre Federal Mahkemesinin son kararı bu konuda yeniden ciddi soru işaretleri açılmasına neden olmuştur.

Sonuç

Soykırımı, İnsanlığa Karşı Suç, Savaş Suçu gibi -uluslararası sözleşmelerle açıkça tanımlanmış, uluslararası mahkemelerin kararlarına konu olmuş suçlar ve ulusal ceza yasalarında öngörülen diğer suçlar, hukuksal çerçeveleri yasalarla ve özenle çizilmiş hukuk dışı eylemlerdir. Bu suçları işleyenler yetkili mahkemelerde yargılanır. Suç nedeniyle oluşan devletin sorumluluğu hususu da Uluslararası Adalet Divanının yetki alanına girer. İsviçre Mahkemeleri yukarıda anılan çeşitli suçlar arasındaki hukuksal tanım farklarını incelemeden, -yargısal açıdan oluşmamış, kesinleşmemiş- soykırımı suçu savını yadsıdığı ve 1915 döneminde Osmanlı Ermenilerine soykırımı yapıldığını inkar ederek ırk ayrımcılığı yaptığı gerekçesiyle Türkiye İşçi Partisi Başkanı Doğu Perinçek’i mahkum etmiştir. Mahkeme kararında “ 1915 olaylarının soykırımı niteliği taşıdığının tarihsel bir gerçek olduğu”, “genel kapsamda gerçek bir vakıa olarak tanındığı konusunda İsviçre’de ve İsviçre dışında konsensüs bulunduğu” “genelde kabul gören tarihsel bir olgu” olduğu tesbitine dayandırmaktadır. Mahkeme bu görüşe katılmayanların kişilerin ve devletlerin düşüncelerini ise geçersiz saymaktadır.. İsviçre Mahkemesi , doktrin ve içtihatın Musevi soykırımı da açık, karşı çıkılamaz ve tartışılamaz olduğundan bunun ceza davalarında ayrıca kanıtlanmasına ve tarihçilerin çalışmalarına başvurmalarına gerek bulunmadığını, 1915 olaylarında da durumun aynı olduğu görüşünü savunmuştur. Mahkeme Doğu Perinçek’in konunun tartışmalı olduğu yolundaki iddalarının ihtilafın çözümü bağlamında bir değer taşımadığı görüşünü kararına yazmıştır. Federal Mahkeme , Lozan polis Mahkemesinin 1915 olaylarının soykırımı sayılması konusunda yeterli mutabakat bulunup bulunmadığını tesbitle mükellef olduğunu, Mahkeme bunu yaptıktan sonra, sorunun hukuksal veya tarihsel veçhelerini yeniden tartışmaya açmaya gerek görmediğini belitmektedir.

Doğu Perinçek insanlığa karşı suç, savaş suçu veya o dönemdeki Osmanlı yasalarına göre işlenen ve yargı tarafından cezalandırılmış bulunan diğer suçların değil, “soykırımı suçunun” unsurlarının oluşmadığını , katliamın karşılıklı olduğunu ileri sürmüştür.

Mahkeme sanığın bu görüşü fbiliyor; ancak bu konuda ünlü La Fontaine’in “Kurtla Kuzu” masalına benzer şu söylemi geliştirmiştir : Temyiz eden katliamları ve sürgünün varlığını inkar etmemektedir. Ama bu suçları da –ihtiyatlı bir söylemle bile- insanlığa karşı suçtan başka şekilde nitelemek mümkün değildir . Oysa, bu suçları da savaş hali veya sözde güvenlik gerekçeleri ile bile olsa, haklı gösteren bir söylem de İsviçre Ceza Kanununun 261/ 4. hükmü çerçevesine girer. Bu açıdan bakıldığında, bu olayların soykırımı olarak nitelenmesinden bağımsız olarak, Perinçek’in İsviçre Ceza Kanununun yukarıda anılan maddesinin uygulanması suretiyle mahkum edilmesi sonuçları bakımından keyfi değildir ve federal hukukun ihlalini oluşturmamaktadır. (İFM kararı Md. 7)” Mahkemeye göre “söz konusu katliam ve zorunlu göç eylemi soykırımı değil de insanlığa karşı suç olarak nitelense bile, Doğu Perinçek’in bunları haklı göstermesi mahkum edilmesi için yeterlidir” . İsviçre Mahkemesi böylece söylemediği sözlere dayanarak Doğu Perinçek’i mahkum etmiştir.

İsviçre Mahkemesinin kararı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin düşünceyi ifade özgürlüğünü çiğnemektedir. Ayrıca, İsviçre Mahkemesi, Birinci Dünya Savaşı döneminde, Osmanlı Ermenilerinin oluşturduğu çetelerin ve askeri birliklerin, belgelenmiş olan – hatta o dönemde v daha sonra Ermeni yazarlar tarafından övgüyle söz edilen- saldırı ve katliamlarını yok sayarak ırk ve din kökenine dayalı bir ayrımcılık yapmaktadır.

İsviçre yargısının bu kararı, Doğu Perinçek tarafından AİHM’ne taşındığı takdirde, AİHM İsviçre Mahkemelerin özenle, makul biçimde ve iyi niyetle hareket edip etmediklerini inceleyecektir. AİHM ayrıca, 10. maddenin koruduğu özgürlüğü kısıtlamaya yönelik önlemlerin, “izlenen yasal amaçla orantılı olup olmadığına” ve söz konusu önlemlerin alınması için ileri sürülen gerekçelerin “uygun ve yeterli” kabul edilip edilmeyeceğini ele alacaktır. AİHM ayrıca Doğu Perinçek’in savunma hakkının çiğnenip çiğnenmediğini inceleyecektir. Örneğin, Doğu Perinçek kendisine vize verilmediği için avukatı ile görüşmek için İsviçre’ye gidememiştir. Savunma tanıklarının görüşleri ve savunmayı destelemek için mahkemeye sunulan belgeler nazarı itibara alınmamış, dava konusu hakkında yeterli inceleme yapılmamıştır.

Bu makalede anlatılanlar, İsviçre Mahkemeleri yargıçlarının bu davada gereken özeni göstermediklerini ve önyargı ile hareket ettiklerini gözler önüne sermektedir. Yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş geçerli bir soykırımı kararına dayanmayan bir soykırımı iddiasının – bir ülkede çoğunlukta bile olsa- bir grup insan tarafından kabul edilm,ş bulunmasından hareketle, aksi yöndeki görüşlerin yasaklanarak düşünceyi ifade özgürlüğünün kısıtlanması ve görüşünü açıklayanın mahkum edilmesi uygar ülkelerde kabul edilemeyecek bir insan hakkı ihlalidir. Doğu Perinçek, bu konuda yapılan vahim adli hatanın düzeltilmesi amaciyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurursa, AHMM yargıçlarının siyasal baskılardan etkilenmeyerek, bu yargı hatasını düzelteceklerine inanmak istiyoruz.

EK I

Fransızcadan çeviri)

İSVİÇRE FEDERAL MAHKEMESİ –Ceza Dairesi

Karar No. :60-398 / 2007 Karar tarihi : 12 Aralık 2007 GENİŞ ÖZET

KONU Irk ayrımcılığı ( İsviçre Ceza Kanununun (İCK) mükerrer 261 /4. fıkrası) Vaud Bölgesi Mahkemesi ve Ceza İstinaf Mahkemesinin 13 Haziran 2007 tarihli kararına cezai temyiz başvurusu

OLGULAR:

A. 1942 doğumlu Doğu Perinçek Türkiye İşçi Partisi’nin genel başkanıdır. 1915 ve onu izleyen yıllarda Osmanlı İmparatorluğu tarafından Ermeni halkına karşı gerçekleştirilmiş olan soykırımının varlığını 7 Mayıs, 22 Temmuz ve 18 Eylül 2006’da sırasıyla Lozan, Opfikon (Zürih) ve Köniz (Bern)’da alenen ve çeşitli defalar inkâr etmiştir. Özellikle bu dönemi, “uluslararası bir yalan” olarak nitelemiştir. Doğu Perinçek, katliam ve tehcirlerin varlığını tartışma konusu yapmamaktadır. Katliam ve mezalimin karşılıklı olarak yapıldığını ileri sürerek, savaş hukuku adına mazur göstermekte; tehcirlerin soykırımsal niteliğine de itiraz etmekte, kendince bunların güvenlik ihtiyaçlarını karşılama amacıyla yapıldığı görüşünü savunmaktadır. Lozan (Polis) Bidayet Mahkemesi, 9 Mart 2007 tarihli kararı ile, Doğu Perinçek’in, İsviçre Ceza Yasasının mükerrer 261/4 maddesi bağlamında ırk ayrımcılığından suçlu olduğunu kabul etmiş ve kendisini, takipli olarak mahkeme ve vekâlet masrafları ile birlikte iki yıl içinde ödenmek üzere beher gün için 100 frank üzerinden 90 gün karşılığı para cezası: 30 gün süreyle özgürlükten mahrumiyet ya da buna karşılık 3000 frank para cezası ve İsviçre-Ermenistan Derneği lehine 1000 frank tutarında manevi tazminat ödemeye mahkum etmiştir. Özetle, Lozan Mahkemesi, “tarih yazmanın mahkemeye (cezaî otoriteye) düşen bir görev olmadığına” hükmetmiştir.

Mahkeme, Ermeni soykırımının, hem İsviçre kamuoyunca, hem de ondan daha da genel kapsamda gerçek bir vakıa olarak tanındığını müşahede etmiştir. Mahkeme, muhtelif parlamento kararlarına, hukukî yayınlara, okul kitaplarına ve İsviçre’nin federal ve bölgesel siyasi yetkililerinin açıklamalarına atıfta bulunmuş; aynı zamanda, özellikle Fransa’nın 29 Ocak 2001 tarihli yasa (1915 Ermeni soykırımı ile ilgili 29 Ocak 2001 tarih ve 2001-70 sayılı yasa)’yı yüz tarihçiden oluşan bir grubun görüşüne istinaden kabul ettiğini de belirterek, Ermeni soykırımını tanıyan devletlerde bilim adamlarının ağırlıklı rolünün altını çizmiştir. Mahkeme aynı zamanda uluslararası kurumlara, Avrupa Konseyi ve özellikle 18 Haziran 1987’de Avrupa Parlamentosunca Ermeni soykırımının tanındığını, bu kuruma sunulmuş olan raporun çok sağlam delillere ve belgelere dayalı olduğunu zikretmiştir. Netice olarak, Doğu Perinçek’in öne sürdüğü saikler sonuçta ırkçı niteliklidir ve tarihsel bir tartışmayla bağlantılı değildi.

B. Vaud Kantonu Mahkemesine bağlı İstinaf Mahkemesi, Doğu Perinçek’in bu hükme karşı yaptığı temyiz başvurusunu 13 Haziran 2007 tarihli kararla reddetmiştir. Bölge İstinaf Mahkemesine göre, Ermeni soykırımı, tıpkı Yahudi soykırımı gibi, İsviçre Ceza Kanunun mükerrer 261/ 4. fıkrasının kabulü sırasında yasa koyucu tarafından, âşikar ve malûm bir tarihî olgu olarak tanınmıştır. Bu itibarla, mahkemelerin, onun varlığını kabul etmek için tarihçilerin çalışmalarına ihtiyacı yoktur.

C. Doğu Perinçek, temyiz başvurusunda bulunmuştur. Bu başvurusunda esas olarak, hakkında alınmış olan kararın, beraatı yönünde tashihi ve hukukî planda olduğu gibi cezaî planda da mahkumiyet kararının iptali ile cezaların kaldırılmasını istemiştir. Doğu Perinçek davanın bir başka kanton mahkemesine naklini talep etmiştir. Bu bağlamdaki talebinin, gerek 1915’te Ermeni topluluğuna karşı işlenmiş katliam konusunda, gerek Ermeni meselesi alanında uzmanlıkları bütün dünyada kabul gören tarihçilerin bu konudaki görüşlerinin araştırılmasınının mahkeme tarafından sonuçlandırılması gereğine ve mahkemenin bu mesele hakkında yeni bir hüküm vermesi amacına yönelik olduğunu belirtmiştir. Bu konuları belirlemek için bir ek soruşturma yapılmasına gerek duyulmamıştır.

Federal Mahkemenin hukuksal görüş ve düşünceleri:

1.İtiraz konusu karar, Federal Mahkeme Kanunun 1 Ocak 2007 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra verilmiştir. Temyiz talebi, yeni yasanın 132. maddesi 1. fıkrasına göre incelenir..
2.Cezai açıdan temyiz başvurusu hukuk ihlali durumunda bir üst mahkemece kabul edilebilir. Federal mahkeme bunu re’sen uygular. Bu itibarla Federal Mahkeme, ne temyiz başvurusunda öne sürülen delillerle, ne de bir önceki merci tarafından benimsenen gerekçelerle sınırlıdır. Federal Mahkeme, bir başvuruyu, ileri sürülen saiklerden başka bir saik gerekçesiyle de kabul edebilir ve bir başvuruyu bir önceki merciin gerekçelerinden farklı gerekçe ile reddedebilir. . …..Bir bidayet mahkemesinin yaptığının aksine, Federal Mahkeme, bütün hukuki meseleler, kendi önüne tartışılmak üzere getirilmedikçe bunlar üzerinde müzakere açmaz. Federal Mahkeme, temyiz başvurusunda bulunan tarafın şikâyetinde kesin gerekçeler ve haklı nedenler ortaya konmamışsa, bir anayasal hakkın ihlâli ya da bölgesel veya bölgelerarası hukukun görev alanına giren bir meseleyi ele almaz .

3. Özet olarak, başvuru sahibi, gerek İCK 261/4 uygulanması açısından, gerek ortaya attığı temel hakların ihlâli açısından, bölgesel iki mahkemenin 1915 olaylarını soykırım olarak nitelemeyi mümkün kılacak fiilî nedenlerin varlığı konusunda yeterince araştırma yapmadığını ileri sürmektedir.Esas hukukun yorumu, fiili duruma ilişkin tespitleri belirler. Öncelikle, İCK 261/4 . uygulanma alanı ile kapsamını incelemelidir.

3.1 İCK 261/ 4 aleni olarak, sözle, yazıyla, resimle, davranışla, fiilî yollarla ya da başka herhangi bir biçimde, bir şahsı veya bir grubu, ırkı, etnik aidiyeti ya da dini nedeniyle insanlık onurunu zedeleyecek biçimde aşağılayan ve ayırımcılık yapan ya da aynı nedenle bir soykırımı veya insanlığa karşı işlenmiş diğer suçları inkâr eden, kabaca küçümseyen ya da haklı göstermeye çalışan kişinin davranışını cezalandırır. Yasa taslağında “bir soykırım” şeklinde belirsiz bir ifade kullanılmış hiçbir tarihsel olaya gönderme yapılmamıştır. O halde yasa, Nazi rejimi tarafından işlenmiş soykırımdan başka soykırımların inkârını da cezalandırma kapsamı dışında tutmamaktadır….

3.2 İCK 261/ 4. İsviçre’nin onayladığı Tüm Irkçı Ayrımcılık Biçimlerinin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin 1965 tarihli Uluslararası Sözleşmeye” katılması sırasında kabul edilmiştir. Başlangıçta Federal Konsey’in yasa tasarısı metni, soykırımının inkârı ile ilgili belirgin hiçbir atıfta bulunmuyordu . Revizyonizm ve bu arada Holokostun inkârı, İCK 261/4 madde ilk taslağında “bir ölünün anısını lekeleme” bağlamında suç oluşturucu unsur olarak eklenmesi öngörülmüştü . Bu bağlamda,İsviçre’nin Ceza Kanununun gözden geçirilmesi ve sözü edilen 1965 tarihli uluslararası sözleşmeye katılma hakkında Federal Konsey’in 2 Mart 1992 tarihli mesajı 1915 Ermeni soykırımı olaylarına hiçbir somut atıf içermemektedir.

Parlamento görüşmeleri sırasında, Ulusal Konseyin Hukuk İşleri Komisyonu İCK 261/4 hükmü hakkında Karl Ludwig Kunz tarafından yapılan önerileri gözönünde tutarak İCK 261/ 4 fıkrasına şu ifadeleri eklemeyi öngörmüştür “.. veya aynı nedenle soykırım veya insanlığa karşı başka suçları kabaca küçümseyen ya da haklı gösteren”. Komisyonun Fransızca raportörü Comby, Almanca ve Fransızca metinler arasında bir karışıklık olduğunu saptamış ve sadece Holokost’tan değil tüm soykırımlardan bahsedildiğini belirtmiştir. Komisyonun hazırladığı taslak Ulusal Konsey tarafından teklif edildiği şekliyle kabul edilmiştir Parlamentonun Devletler Konseyi önünde, Ulusal Konsey tarafından benimsenen mükerrer 261/4. yazımının hukuki işler komisyonunun teklifi uyarınca kabulüne karşı Küchler önerisi getirilmiş, bununla birlikte bu öneri: “veya aynı nedenle, soykırımı veya inkârcılığa karşı başka suçları haklı çıkarmaya çalışan veya kabaca küçümseyen” önerilerinin varlığını sorgulamıştır. Bu teklif, tartışmalarda Ermeni soykırımının inkar edilmesine atıfta bulunulmaksızın kabul edilmiştir. Karşıt görüşlerin tartışılması sırasında, başka soykırımlarının da vuku bulabilecekleri belirtilmiştir. Fransızca raportör, birkaç şahsın Kürtlerden veya başka halklara karşı katliamlardan bu meyanda Ermenilerden ve tüm bu soykırımların gözönünde bulundurulması gereğinden sözedildiğini kaydetmiştir Aynı zamanda bu maddenin sadece bir soykırım değil ama tüm soykırımları hedef alması gerektiğine, özellikle Bosna-Hersek zikredilerek kısaca değinilmiştir Sonuçta Ulusal Konsey 4. fıkranın metnini şu şekilde kabul etmiştir:

“[……] ayrıca, bir kişinin veya bir kişiler grubunun ırk, etnik, din aidiyeti nedeniyle insanlık onurunu ihlal eder veya aynı nedenle bir soykırımı kabaca küçümser veya meşru göstermeye kalkışırsa”

Parlamento çalışmalarının devamında, Devletler Konseyi Fransızca metne “bir soykırım” ifadesine ilişkin basit bir yazım değişikliği getirerek tutumunu korumuş ve Ermeni soykırımının inkarı konusu yeniden gündeme getirilmeden Ulusal Konsey sonuçta Devletler Konseyi’nin kararına katılmıştır

Bu hazırlık çalışmalarından açıkça görülmektedir ki, Ceza Kanununun 261/4. fıkrası münhasıran Nazi suçlarını değil, aynı zamanda başka soykırımları da öngörmektedir.

3.3 İçtihat da holokost kadar bilinmemesine rağmen, soykırım olarak adlandırılması gereken diğer olayların inkarını açıkça göz önünde bulundurmaktadır . Aynı şekilde doktrinde de yazarların çoğu, Yahudi soykırımının inkarını simgesel olarak mütalaa etmekle birlikte, diğer soykırımların inkarının dışlanması gerektiği görüşündedirler

3.4 Yasa koyucu ceza normunu kabul ederken, adece bazı soykırımlarını hedef almamıştır.

3.4.1 Holokostla bağlantılı olarak inkarcı ve revizyonist görüşlerle mücadele etme iradesi İCK.261/ 4. fıkrasının hazırlanmasında filhakika merkezi bir unsur oluşturmuştur. Bununla birlikte, Federal Mahkeme içtihadında şuna karar vermiştir: Holokostun inkarı, anılan fıkrada cezalandırılan fiili, objektif olarak gerçekleştirmek anlamına gelir.. Zira burada “kanıtlanmış olduğu genel kabul gören bir tarihsel olgu” söz konusudur ve kararda yasa koyucunun tarihsel tespitine atıfta bulunulmamıştır. Birçok yazar bunun ceza mahkemesi tarafından göz önünde bulundurulması gereken bir olgu olduğunu ifade etmiştir.Tartışma götürmeyen tarihsel olgu olarak soykırım , şüphe içermeyen bir nitelemedir.

3.4.2 Öte yandan, yasa koyucunun normu oluşturulması sırasında hangi soykırımları göz önünde bulundurduğunu araştırmaya yönelik yaklaşımı sözel yoruma ters düşmektedir. Sözel yorum, yasa koyucunun yasanın açık ifadesine öncelik verdiğini ayan beyan kanıtlamakta, bu çerçevede Fransa tarafından kabul edilen “bellek” yasalarından ayrılmaktadır (13 Temmuz 1990 tarihli 90-615 sayılı Gayssot yasası, 21 Mayıs 2001 tarihli 2001-434 sayılı Taubin yasası, 29 Ocak 2001 tarihli 2001-70 sayılı ve Ermeni soykırımının tanınmasına dair yasa). Demek ki, Ceza Kanununun 261./ 4. fıkrasında Holokostun cezalandırılması keyfiyeti, yasa koyucunun cezai normu yazdığı anda özel olarak inkarcılığı ve revizyonizmi hedef alma niyetinden ziyade bu konuda kendisinin de mutlaka katıldığı çok geniş bir mutabakatın mevcudiyetine ilişkin tespitine dayanmaktadır.

Dolayısıyla, Ermeni soykırımı konusunda yasa koyucunun böyle bir niyetle hareket edip etmediğini araştırmaya da gerek bulunmamaktadır. Ancak, bu noktada, metnin bazı unsurlarının parlamenterler tarafından uzun uzadıya tartışılmış olmasına karşın, 1915 olaylarının bu bağlamda hiç müzakere edilmediğini ve sonuçta 4. fıkranın aşırı ölçüde sınırlayıcı yorumuna imkan vermeyen yeni bir Fransızca versiyonunun kabulünün gerekçesi olarak sadece iki konuşmacı tarafından öne sürüldüğünü –Almanca metin böyle bir yoruma müsait değildi- belirtmek gerekir.

3.4.3 Hem doktrin,hem de içtihat, Musevi soykırımının açık, karşı çıkılamaz ve tartışılamaz niteliğinden hareketle, bunun ceza davalarında kanıtlanmasına gerek bulunmadığı sonucuna varmışlardır . Mahkemelerin bu konuda tarihçilerin çalışmalarına başvurmalarına gerek yoktur (Yayınlanmamış karar: 68.688/2001 Gerekçe: 2.1). Holokostun inkarının cezalandırılmasında bu şekilde belirlenen esas, sonuç olarak, diğer soykırımların inkarı sözkonusu olduğunda yargıcın izlemesi gereken yöntemi de belirlemektedir.. O halde, sorulacak ilk soru temyiz eden tarafından inkar edilen olaylarla ilgili olarak holokostla mukayese edilebilir bir mutabakatın mevcut olup olmadığıdır. Sual bu şekilde sorulduğunda, olgulara bakmak gerekmektedir. Soru, Osmanlı İmparatorluğu’na atfedilen katliamların ve tehcirlerin soykırım olarak nitelendirilmesinden ziyade kamuoyu ve tarihçiler topluluğunun bu nitelendirmeye ilişkin genel kanaatiyle ilgilidir. Bidayet mahkemesi tarafından izlenen yöntemi bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir. Bidayet Mahkemesi görevinin tarih yazmak değil, bu soykırımın biliniyor ve kabul ediliyor olup olmadığını araştırmak ve bu son olgusal nokta hakkında kanaatini oluşturmak olduğunu vurgulamıştır .

4.1 Böyle bir tespit Federal Mahkemeyi bağlar. Federal Mahkeme bu tespiti ancak Federal Mahkeme Yasasının Md.97 Fıkra.1 ve Md.106 . fıkra 2 fıkranın tanımladığı dar çerçevede yeniden incelemeye tabi tutabilir. Olayların tesbitinde açıkça yanlışlık yapılması keyfilik sayılır. Bir karar, bir hukuk normunu veya ilkesini ağır, açık ve tartışmasız bir şekilde ihlal etmesi halinde veya adalet ve hakkaniyet duygularıyla şoke edici tarzda çelişir ise keyfidir. Federal Mahkeme, Kanton Mahkemesinin uygun gördüğü çözümden, ancak bu karar savunulamaz halde ise, fiili durumla açıkça çelişen, objektif gerekçeler olmaksızın ve belli bir hukuk ihlal edilerek alınmışsa, ayrılabilir. Öte yandan, tenkit edilen kararın gerekçelerinin sorgulanamamış olması da yetmez, kararın sonucu bakımından da keyfi olması gerekir

4.2 Lozan Polis Mahkemesi kararı belirleyici olguyla ilgili olarak kanaatini siyasi nitelikteki tanıma açıklamalarının mevcudiyetine dayandırmanın yanı sıra, bunların kökenindeki kurumların kanaatlerinin uzman görüşleri (özellikle 29 Ocak 2001 tarihli yasayla ilgili olarak Fransa Millet Meclisi için görüş veren yüz kişilik tarihçi grubu) veya kuvvetli sav ve belgeler içerdiği şeklinde vasıflandırılan raporlar (Avrupa Parlamentosu) temelinde oluştuğunu da ayrıca vurgulamıştır.

Ayrıca, siyasi tanımaların varlığına istinad etmenin ötesinde, bu değerlendirme fiiliyatta, toplum içinde, 1915 olaylarının soykırım olarak nitelendirilmesi hususunda geniş bir bilimsel mutabakata dayanan ve siyasi açıklamalarla kendisini ifade eden geniş bir uzlaşının varolduğunu tespit etmektedir. Aynı yönde, Ulusal Konsey’in Ermeni soykırımını resmen tanıması öncesinde yapılan oturumda “Der Volkermord an den Armeniern und die Shuah” (Ermenilere yapılan soykırımı ve Shoah) başlığı altında yayımlanan uluslararası araştırma metinlerine de atıfta bulunulmuştur. Nihayet, Ermeni soykırımı, uluslararası ceza hukukunun genel literatüründe, soykırımlar hakkındaki araştırmalar bağlamında takdim edilen “klasik” örneklerden biridir

4.3 Davacının, soykırımın varlığı veya 1915 olaylarının hukuken soykırım olarak nitelendirilmemiş bulunması –özellikle uluslararası bir mahkemenin veya uzman komisyonların bu yönde bir kararı bulunmaması, Ceza Kanununun 264. maddesinde veya 1948 BM Sözleşmesinde öngörülen objektif ve sübjektif koşulları karşılayan açık ve reddedilemez kanıtların bulunmaması, uluslararası düzeyde tanınan üç soykırımın bulunduğunu öne sürmesi- konusundaki görüşleri, ihtilafın çözümü açısından değer taşımamaktadır. Zira, önce belirlenmesi gereken husus; 1915 olaylarının soykırım olarak nitelendirilmesine dair esasa ilişkin tarihsel tartışmayı Ceza Kanununun 261/4. fıkrasının uygulanmasına müteallik ceza yasası tartışmasının dışında tutmayı sağlayacak yeterli bir mutabakatın özellikle de tarihsel açıdan olup olmadığıdır. Temyiz edenin, Kanton İstinaf Mahkemesine müracaatında öne sürdüğü, olayların incelenmemiş bulunduğu ve ve talep ettiği soruşturmanın yapılmamış olduğu bu nedenle Kanton mahkemesinin keyfilik yaptığı tenkidi için de aynı şey geçerlidir. Dolayısıyla, davacının iddiası münhasıran yukarıda anılan mutabakatın tespitiyle bağlantılı olduğu ölçüde incelenmelidir.

4.4 Temyiz eden, soruşturmanın Ermeni sorunuyla ilgili olarak tüm dünyada sürdürülen araştırmaların mevcut durumu ve tarihçilerin hali hazırdaki tutumu incelenerek tamamlanmasını talep etmiştir. Yazdıklarından ayrıca, orada burada, 1915 olaylarının soykırım olarak vasıflandırılması hususunda bir yandan devletler diğer yandan tarihçiler arasında görüş birliği veya konsensüs bulunmadığını düşündüğü ortaya çıkmaktadır. Ancak, kendi kanaatini kanton mahkemesinin kanaatine karşı koyarken iddiası tükenmektedir. Bidayet Mahkemesinin tespit ettiği mutabakatın bulunmadığını kanıtlayacak hiçbir sahih unsur ortaya koyamamaktadır, bu durum sözkonusu tespitin keyfiliğini kanıtlamak açısından daha da barizdir. Temyiz eden, filhakika birçok devletin Ermeni soykırımının mevcudiyetini tanımayı reddettiğini belirtmektedir. Bu noktada, Ocak 2007’de BM’de oylanan ve Holokostun inkarını kınayan 61/L-53 sayılı kararın bile 192 devletten ancak 103’ünün oyunu aldığını hatırlatmak gerekir. Bazı devletlerin uluslararası düzeyde Holokostun inkarını kınadıklarını açıklamayı reddetmeleri olgusunun tespiti, tek başına, bu eylemlerin soykırımsal niteliği hakkında çok geniş bir mutabakat bulunduğu gerçeğini tartışmaya açmak bakımından yeterli değildir. Mutabakat (konsensüs), ittifak demek değildir. Bazı devletlerin, bir soykırımın varlığını alenen kınamama veya soykırımın inkârını kınayan bir karara katılmama tercihleri, bu devletlerin sözkonusu tarihsel olayların nasıl nitelendirilmesi gerektiğine ilişkin gerçek kanaatlerinden bağımsız siyasi mülahazalara bağlı olabilir ve bu konuda, özellikle bilim aleminde mevcut mutabakatın tartışmaya açılması bakımından yeterli bir neden oluşturmaz.

4.5 Temyiz eden aynı zamanda kendi kanaatine göre İsviçre’nin bir yandan Ermeni soykırımının mevcudiyetini kabul ederken diğer yandan Türkiye ile ilişkilerinde bir Tarihçiler Komisyonu kurulmasına destek vermesini bir çelişki olarak gördüğünü ileri sürmektedir. Ona göre bu, soykırımın kanıtlanmadığını göstermektedir.

Oysa, Federal Konsey’in Ermeni soykırımını resmi bir açıklamayla tanımayı müteaddit defalar reddetmesinden ne de Türk makamları nezdinde uluslararası bir uzmanlar komisyonu oluşturulmasını desteklemeye yönelik bir yaklaşımı benimsemesinden hareketle soykırım nitelendirmesinin keyfi olduğu sonucunu çıkartmak mümkün değildir. Federal Konsey tarafından açıkça ifade edilen iradeye göre, bu yaklaşımın amacı Türkiye’yi geçmişi hakkında kolektif bir hafıza çalışması yapmaya yönlendirmektir (Ermeni Soykırımın tanınmasına ilişkin Zisyadis teklifine Federal Bakan Deiss’in yanıtı. Aynı konuda Vaudroz teklifine Federal Bakan Calmy-Rey’in yanıtı.Bu diyaloga açılım yaklaşımı soykırımın varlığının inkarı gibi yorumlanamaz ve Federal Konsey’in uluslararası bir araştırma komisyonu oluşturulmasını desteklediğine dair açıklamanın aynı yaklaşımdan hareket etmediğini ifade eden hiçbir husus yoktur. Bundan, genel anlamda, bu mutabakat tespitinin keyfi olduğunu söyletebilecek şekilde toplumda ve özellikle bilim aleminde 1915 olaylarının soykırımsal niteliği hakkında yeterli ölçüde bir şüphe bulunduğu sonucuna varmak mümkün değildir.

4.6 Hal böyle iken, temyiz eden, Bidayet Mahkemesinin 1915 olaylarının soykırım olarak nitelendirilmesi konusunda genel ve özellikle bilimsel bir mutabakat bulunduğu tespitini yaparken neye göre keyfiliğe düştüğünü gösterememektedir. Dolayısıyla, kanton mercileri de (Bölge İstinaf Mahkemesi) temyiz edenin bu noktada tarihsel ve hukuksal bir tartışma açmaya yönelik yaklaşımına katılmayı haklı olarak reddetmişlerdir.

5. Sübjektif bağlamda, Ceza Kanununun Md.261. 1 ve 4. fıkralarında cezalandırılan suç, kasdi bir tutumun mevcudiyetini varsaymaktadır. Federal Mahkeme, bu kasdi tutumun ırk ayrımcılığından kaynaklanan saiklerle tayin edildiğine hükmetmiştir. Doktrindede tartışılan bu sorun açık şekilde Federal Mahkemenin takdirine bırakılmıştır.

5.1 Nihayet Lozan Ceza mahkemesi, hukuk doktoru, politikacı, sözde yazar ve tarihçi Doğu Perinçek’in, tarafsız bir komisyon günün birinde Ermeni soykırımı gerçekten yaşanmıştır dese bile tutum değiştirmeyeceğini açıklarken, bile bile ve bilinçli olarak hareket ettiğikanısına varmıştır.. Temyiz edenin içsel iradesine ilişkin bu tespitler bir olgudan hareket etmektedir …Temyiz eden. yapılan bu tespitlerin keyfi olduğunu veya anayasa ya da sözleşmeler düzeyindeki haklarını ihlal ettiğini kanıtlamaya kalkışmaktadır. …Dolayısiyle bu sorunu incelemeye mahal yoktur . Ayrıca, temyiz edenin niyetiyle ilgili olarak dışsal unsurlardan hareketle sonuç çıkaran Kanton mahkemelerinin bu hususta Federal hukukun niyet kavramını gözardı ettiği gibi bir durum da sözkonusu değildir

5.2 Temyiz edenin saiklerine gelince; Asliye Ceza Mahkemesi bunların ırkçı ve milliyetçi nitelikte olduğunu ve tarihsel tartışma alanına ait olmadığını belirlemiş, bu meyanda özellikle, Ermenileri Türk halkına saldıran taraf olarak takdim ettiğini ve iki kardeşiyle birlikte tarihsel olarak Ermenilerin soykırımın başlatıcısı, teşvik edicisi, sürükleyicisi olan Talak Paşa’ya bağlılığını ifade ettiğini vurgulamıştır

Ermeni toplumunun kendisini 1915 olaylarının izlerini taşıyan tarihiyle bilhassa özdeşleştiren bir halk yahutta en azından bir etnik grup oluşturduğu hususuna kimse itiraz etmemektedir Bunun sonucu olarak, Ermeni soykırımının inkarı ve temyiz edilen Ermeni halkını saldırgan olarak öne süren takdimi bu toplumun üyelerinin kimliğine bir saldırı teşkil etmektedir

Lozan Ceza Mahkemesi, ırkçılıkla bağlantılı saiklerin mevcudiyetini tespit etmiş, ayrıca temyiz edenin yaklaşımının tarihsel tartışma alanıyla ilgili olmadığını belirlemiştir. Temyiz edenin herhangi bir itirazda bulunmadığı fiili durumla ilgili bu tespitler Federal Mahkemeyi bağlamaktadır (İFM Yasası Md. 105 Fıkra 1 ). Bunlar, milliyetçiliğin de ötesinde ırk ayırımcılığından ve bu meyanda etnik ayrımcılıktan kaynaklanan saiklerin mevcudiyetini yeterince göstermektedir. Dolayısıyla, bu konuda aşağıdaki 6. maddede sözü edilen doktrin tartışması konusunda bir sonuca varmak gerekmez. Ayrıca, temyiz eden, bu noktada Federal hukukun uygulanmasına ilişkin herhangi bir itirazı gündeme getirmemektedir.

6. Temyiz eden, AİHS’nin 10. maddesinin teminatı altındaki ifade özgürlüğünü ileri sürmüştür… Ancak, Winterthur/Unterland savcılığına verdiği ifadenin (23 Temmuz 2005) incelenmesinden anlaşılmaktadır ki, temyiz eden, Glatbrugg’da topluluk içinde konuşurken “İsviçre halkına ve Ulusal Konseye, Ermeni soykırımını tanımak suretiyle yaptıkları hatayı düzeltmelerine yardımcı olmak” amacını taşımaktaymış. Öte yandan, soykırımın inkarını cezalandıran normun varlığını bilmektedir ve günün birinde tarafsız bir komisyon Ermeni soykırımının filhakika gerçekleştiğini açıklayacak olsa bi, hiçbir zaman tutumunu değiştirmeyeceğini belirtmiştir..Bu unsurlardan hareketle temyiz edenin, Ermeni soykırımını, “uluslararası yalan” olarak tanımlarken ve 1915 olaylarının soykırım olarak nitelendirilmesini açıkça inkar ederken, İsviçre’de bir cezaya çarptırılabileceğini bildiği sonucuna varılabilir. O halde, temyiz eden öne sürmüş olduğu yasanın öngörülmezliğini kendi lehine bir unsur olarak ileri süremez. Bu unsurlar ayrıca şu sonuca varılmasına karine teşkil etmektedir: Temyiz edenin esas amacı, bir tahrik yöntemiyle kendi tezlerini İsviçre yargı makamları nezdinde teyid ettirmeye çalışmak, bunu da ….. Ermeni toplumunun aleyhine gerçekleştirmek. Temyiz edenin mahkumiyeti bu anlamda kendilerini 1915 soykırımının hafızasıyla özdeşleştiren Ermeni toplumunun onurunu korumayı amaçlamaktadır. Bir soykırımın inkarının yasaklanması Federal Meclis tarafından 9 Mart 2000’de onaylanan 1948 Soykırımı Önleme Sözleşmesi’nin birinci maddesi anlamında soykırımların önlenmesi bakımından bir önlem oluşturmaktadır .

7. Temyiz edenin katliamların ve tehcirlerin varlığını inkar etmediği belirtilmelidir. Bunları , ihtiyatlı bir dille olsa dahi, insanlığa karşı işlenen suçlar dışında tanımlamak mümkün değildir Oysa, bu suçları savaş hukuku veya sözde güvenlik nedenleriyle dahi olsa, haklı göstermek İCK 261/ 4 hükmü altına girer ki, bu açıdan mütalaa edildiğinde , bu olayların soykırım olarak nitelendirilmesi hususundan bağımsız olarak, temyiz edene İCK 261/4 hükmünün uygulanması keyfi değildir ve federal hukukun ihlâlini oluşturmamaktadır.

8. Temyiz eden haklı bulunmamıştır. Bu gerekçelerle, Federal Mahkeme İtirazın reddine, 24.000 frank olarak belirlenen mahkeme masraflarının temyiz eden tarafından ödenmesine karar vermiştir.İşbu karar taraflara, Vaud Kantonu Kanton Mahkemesine, Ceza İstinaf Mahkemesine ve Konfederasyon Başsavcılığına duyurulur.

Lozan, 12 Aralık 2007 İsviçre Federal Mahkemesi Ceza Hukuku Dairesi

——————————————————————————–
1. UNESCO Türkiye Milli Komisyonu eski Başkan vekili.

[2] Bundan böyle İsviçre Ceza Kanununın 261 Mükerrer maddesiinin 4 fıkrasına İCK 261/4 olarak atıfta bulunulacaktır.

[3] 1993 yılında halk oylaması ile kabul edilen ve 1.1.1995 tarihinde yürürülüğe giren “İsviçre Ceza Yasası’nın 261 bis 4 maddesİ, toplam beş fıkradan oluşmaktadır; nefret ve ayrımcılığa yönlendirmyi, bu amaçlı ideolojilerin yaygınlaştırılmasını, propaganda yapılmasını, aşağılama ve ayrımcıl yapılmasını, soykırım ya da insanlığa karşı işlenmiş bir suçun inkarını suç kapsamına almaktadır.. Yasa daha ziyade İsviçre’de yaşayan yabancıları ayrımcılığa karşı korumak ve Musevi soykırımının inkarını önlemek amacını gütmekteydi. Doğu Perinçek’in yargılanıp , mahkum edildiği bu maddenin 4. fıkrasının son bölümü, “her kim alenen soykırımını ya da insanlığa karşı işlenmiş bir suçu inkar ederse, kaba şekilde tehlikesiz gösterirse ya da haklı çıkarmaya çalışırsa, üç yıla kadar hapis ya da para cezasıyla cezalandırılır” hükmünü içermektedir

Aslında bu düzenleme, modern hukuk sistemlerinde standart şekilde yeralmaktadır: Almanya’da ceza yasasının § 130 ve § 84, 85 ve 86’da; Avusturya’da ceza yasasının § 283’de; Fransa’da ceza yasasının 225. maddesinde; İtalya’da ise Irkçılığın Önlenmesi Anlaşmasına uyum için çıkarılan: 13.10.1995 tarihli yasanın 3. maddesinde benzer hükümler bulunmaktadır. Halen 18 ülke soykırımın inkarını suç kabul etmekte, bunlardan 10 tanesi bu suçu Yahudi soykırımı ile sınırlı tutmaktadır. İsviçre yasasında “Ermeni soykırımı”na ilişkin doğrudan bir düzenleme mevcut değildir.

[4] Lozan Polis Mahkemesinin 9 Mart 2007 tarihli Fransızca kararından tercüme edilmiştir.

[5] İsviçre Bundesrat’ın Isviçre Ceza Kanununun Madde 261 Mükerrer 4. Fırkası konusundaki bildirgesi: “Bu maddeden amaç, ciddi tarihsel araştırmaları olanaksız kılmak değildir”. Bu konuda ayrıca bakınız: Günter Stratenwerth, İsviçre Ceza Hukuku, Bölüm II, 2000 Baskısı. Zürich.

[6] İsviçre Federal Mahkemesinin 20 .12. 2007 tarihli Kararı (İFM); Paragraf A; İFM Kararı: Paragraf 7.

[7] Sefa Kaplan, 1915’te Ne Oldu? 90 Yılında Ermeni Trajedisi, İstanbul: Hürriyet Yayınları, 2005, Talât Paşa tehcir konusunda şunları yazmıştır: “Esas itibariyle askeri bir ihtiyat tedbirinden başka bir şey olmayan tehcir, vicdansız ve kararktersiz insanların elinde bir facia şeklini almıştır.. İttihat ve Terakki Komitesi üyeleri Ermenilere karşı yapılan hareketlerden dolayı son derecede mütessirdirler ve daima bu hadiseleri önlemek üzere Hükumet üzerinde eklili olmaya çalıştılar.” Mete TUNÇAY, “Tarihsel Bellek ve Aydınlar”, Toplumsal Tarih Dergisi, Mart 2005 tarihli makalenin 2 nolu dipnotundan alınmıştır: “İttihat ve Terakki dışında kalmaya büyük özen gösteren Mustafa Kemal, Milli Misak’a tehcirin sorumluları için bir cezalandırma maddesi koydurmuştu.” Bilindiği gibi bu Tecziye Ahitnamasi içe dönük olduğu için Ulusal Ant metninden çıkarılmıştır.

[8] Uluslararası kurumdan Avrupa Parlamentosu kastediliyorsa, AP bir bölgesel parlamentodur.

[9] Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi Belgesi: E/CN.4/1986/5-E/CN.4/S.2/1985/579.

[10] Belçikalı Bossuyt “Türk Hükümetinin Ermenilere karşı şiddet kullanıldığını yadsımadığını, ancak bunun soykırım olmadığını…. Alt Komitenin tarihteki olaylar konusunda hüküm vermemesi gerektiğini” belirtmiştir. ABD’li Crey “Olaylar konusunda bazı terimler kullanılırken dikkat edilmesi gerektiğini, raportörün ele aldığı konularda daha geniş araştırma yapması icab ettiğini, Whitacker’in raporunun 20-24 paragraflarından ve dipnotlarının incelenmesinden, elde mevcut kaynakların hepsinin kaydedilmediğinin görüldüğünü, Ermeni soykırımı iddiasının yeterince açığa çıkmamış bir olay olduğunu ve yeterince derinliğine incelenmediğini, bu durumda kendisinin raporu kabul edemeyeceğini “ belirtmiştir. Romanya’lı N. Nazilu “Kendisinin tarihçi olmadığını, geçmişteki olayları yargılayamayacağını, Alt Komite’nin de bu yargılamayı yapmaması gerektiğini “ söylemiştir. Mısır’lı M. Khalifa, “Bu konudaki ilk raportör Ruhashyankiko’nun raporunu 1978 yılında sunduğunu, oysa 1982 yılında yeni bir raportör tayin edildiğini, gündemde o kadar konu ele alınmadan dururken bu konunun yeniden canlandırılmasındaki sebebi anlamakta güçlük çektiğini, Whitacker’in raporunun 24. maddesinde bahsedilen olayların tarihsel açıdan kesinlik kazanmadığını, eski hınçların canladırılmasının terörü ve Türk diplomatlarının öldürülmesini özendireceğini, raportörün 24. maddeyi geri almasını beklediğini” belirtmiştir. Meksika’lı Martinez Baez, “Rapordaki tüm tarihsel referansların kaldırılmasının yararlı olacağını, böylece Alt Komite uzmanlarının geçmiş hakkında hüküm verme konusunda kişisel sorumluluk almamış olacaklarını, soykırımının var olduğunun saptanmasının tarihi referanslara bağlı olmadığını” vurgulamıştır. Fransız M. Joinet, “Alt Komite üyelerinin Whitacker tarafından gerçek gibi sunulan olayları değerlendirme konusunda yeterli bilgiye sahip olamayacaklarını, Alt Komisyonun görevinin tarihi gerçeği saptamak olmadığını, Ermeni soykırımı konusunda ise, bu tarihsel olay konusunda karar vermenin Ermeni terorizmini yüreklendirme riskini taşıdığını, 1915-1916 yıllarında katliam olduğunun kabul edilmesi gerektiğini, ancak bu konuda kesin bir kanıya sahip olunmasının da güçlüğünü kabul ettiğini” söylemiştir. Sovyetler Birliğinden M. Sofinsky , “Raportörün 1948 Soykırımı Sözleşmesi’ni değiştirmek ve yenilemek isteğinin bulunduğunu, oysa bu Sözleşmenin zamanında 96 ülke tarafından onaylandığını ve kırk yıllık bir uygulamasının bulunduğunu, Whitacker raporunun pek çok yanlışlıklar ve muğlaklıklarla dolu bulunduğunu” söylemiştir. Ürdün’lü Al Khasawneh, “Raporun 24. Maddesinin pek çok tartışmaya neden olduğunu, özellikle 1915-1916 Ermeni katliamına soykırım denilmesinin bu çerçeveye girdiğini, Alt Komitenin soykırımının varlığını tesbit edecek bir organ olmadığını, selektif bir yaklaşımın başka olayların da soykırım olmayıp, katliam çerçevesine girdiği konusunda tartışma açılmasına yol açacağını belirtmiş, Meksika temsilcisinin -soykırımın var olup olmadığının tarihsel referanslara bağlı bulunmadığı- görüşünü desteklediğini” belirtmiştir. Bengladeş’li Chowdhury, “Bundan önceki raportör zamanında Ermeni soykırımı iddiaları dahil pek çok soykırımın görüşüldüğünü, eski raportörün haklı gerekçelerle Ermeni soykırımını raporuna yazmadığını ve o raporun Alt Komisyon tarafından kabul edildiğine” dikkat çekmiştir.

[11] Le Monde, Paris, 7 Mart 1987 “ Avrupa Parlamentosu Siyasai Komisyonu 25 Şubat 1987 tarihinde Ermeni halkının 1915 yılında marız kaldığı HAKSIZLIĞI kınayan bir karar almış , Eremeni ve Türk halklarını barışmaya davet etmiştir. Siyasi Komisyonun çoğunluğu raportörün 1915 olaylarını soykırımı olarak tanımlama önerisine katılmamıştır. Ermeni Davasını Savunma Komitesi ve Fransız-Ermeni Dayanışma Komitesi bu oylama sonucunun olumlu olduğunu beyan etmiş ve Avrupa Parlamentosunun Siyasi Komisyonunun ilk kez Türkiye’de Ermeni halkının varlığını kabul ettiğini vurgulamıştır. Ermeni Dernekleri Fransa UDF Partisine mensup parlamenterlerin Raportörün önerilerine karşı oy vermelerinin şaşkınlık verici ve savundukları insancıl ilkelerle çelişkili olduğunj belirtmişler, raporun Nisan 1987’de AP Genel Kurulunda ele alınacağını vurgulamışlardır.”

[12] Avrupa Parlamentosundaki bazı vekiller buna “Turkey bashing” sporu da derlerdi.

[13] Avrupa Adalet Divanı’nın Dördüncü Daire Kararı, 24 Ekim 2004.

[14] Bu bağlamda İngiliz Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Baroness Ramsey of Cartvale’in 1915 olaylarının İngiltere tarafından soykırım olarak değerlendirilmediğini belirttiğini, İngiliz Hükümeti adına 7 Şubat 2001 tarihinde bir demeç veren Baroness Scotland of Asthal’ın da aynı yönde bildirimde bulunduğunu ve 1915-1916 olaylarının tarihçiler arasında ciddi şekilde tartışılmağpa devam edildiğini söylemek lazımdır.

[15] Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Fransa’ya karşı Garaudy davasında, atıf yapılan Paris Temyiz Mahkemesi’nin verdiği 16 Aralık 1995 tarihli 6583/01 sayılı karara bakılması gerekir.

[16] İFM Kararı Madde A.

[17] İFM Kararı Madde 4.4.

[18] İFM Kararı Madde 4.6.

[19] İFM Kararı Madde 4.5.

[20] Lozan Polis Mahkemesinin 9 Mart 2007 tarihli Fransızca kararından aktarılmıştır.

[21] IFM Kararı Madde D.

[22] İsviçre Haber Ajansı Bülteni Swiss Info, 6 Ekim 2006.

[23] Viyana’da 2000 yılında oluşturulan Türk-Ermeni Uzlaştırma Platformuna taraflar kendi görüşlerini destekeleyen 100’er belge sunacaklardı. Bu belgeler ortak bir toplantıda ele alınacak ve birlikte yayımlanacaktı. İhtilafın tüm ayrıntıları böylece ortaya çıkacaktı. Süreç Ermeni tarafı bu koınuda düzenlenecek toplantılara katılmayı reddettiği için akamete uğramıştır. Platform yöneticileri de 25.02.2005 tarihinde bir basın bildirisi ile durumu kamu oyuna açıklamışlardır. Bu konuda bilgi için : vatplatform@atw.co.at

[24] İFM Kararı Madde 5.

[25] IFM Kararı Madde 5.2.

[26] İFM Kararı Madde 5.1.

[27] Kaethe Ehrhold, Anayurda Kaçış, Asya Türkiye’sinde Görevli Bir Hıristiyan Misyoner Rahibesinin Savaş Dönemi Anılarından, Almanya: Yayınevi Bilinmiyor, 1937.

Charles Furlong, Başkan Woodrow Wilson’a Mektup, 1 Nisan 1920, USNA 867.01/34.
Michael Gunther, Halklarının Doğru Davasını İzleyerek, New York: Greenwood Press, 1986.

John Denovo, 1900-1939 Arasında Ortadoğu’da Amerikan Çıkarları ve Politikaları, Minneapolis: Minesota Üniversitesi Yayınları, 1963, ss. 130-131.

Thomas Bryson, “Mark Lambert Wilson, ABD Amirali, Diplomat, Ermeni Mandası Konusundaki Etkisi”, The Armenian Review, Cilt 21, No. 4-84, 1968, ss. 6- 11.

A. Moser, Ermeniler: Gerçek Nedir?, Paris: Malier Kitabevi Yayınları, 1989.

Georges de Maleville, 1915 Ermeni Trajedisi, Paris: Lanore Yayınları, 1988.

Salahi SONYEL, “Türkiye’nin Kuruluş Mücadelesi e Ermeniler” Ankara: SAM Yayınları, Numara 1, 2001.

Ermenistan Başbakanı Hovhannes Katchaznounı, Daşnak Partisinin Yapacak Bir Şeyi Kalmadı, 1923 Yılında Parti Kongresi’ne Sunulan Rapor, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2005.

S.G. Pirumian, Diaspora Taşnakları, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2007.

A.A. Lalaian: İhtilalci Taşnak Partisi’nin Rolü, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2006.

Mehmet Perinçek, Ermeni Devlet Adamı B. A. Boryan’a Göre Ermeni-Türk Mücadelesi, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2006.

Karibi: Gürcistan’ın Kırmızı Kitabı, Ermeni İddialarına Cevap, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2007.

A.B. Karinian, Ermeni Milliyetçi Akımları, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2006.

Samuel A. Weems, Ermenistan, Büyük Ermeni Aladatmacası Serisi: Cilt I, ABD: St. John Yayınları, 2002, s.131. Amiral Mark Lambert Bristol, 28 Mart 1921 Tarihli Dr. James L. Barton Mektubu, ABD Kongre Kütüphanesi’nde bulunan El Yazmaları bölümünün Bristol Dokümanları arasında bulunmaktadır.

[28] Yusuf Sarınay, “Ermeni Tehciri ve Yargılamaları 1915-1916”, Türk Ermeni İlişkilerinin Gelişimi ve 1915 Olayları Uluslararası Sempozyumu, Gazi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi, 2006; ss. 263-264. Sarınay bu bilgileri Osmanlı İçişleri Bakanlığının, Dışişleri Bakanlığı’na yolladığı, 19 Şubat 1916, 12 Mart 1916 ve 22 Mayıs 1916 tarihli gizli yazılarının ekindeki listelere dayandırmaktadır.

[29] Örneğin, Murat Belge, “1919 Yargılamaları” Radikal Gazetesi, 8-9 Nisan 2005.

[30] Stéphane Yerasimos, Doğu Sorunları Dergisi Heredot, Paris: 1989, ss.202-206: “Gönüllü gönüllü birliklerin oluşturulmasını teklif ettiler ve ivedilikle Ermeni Ulusal Konseyi tarafından tüm Ermeni toplumlarına telgraflar yollanarak harekete geçmeleri istendi. Türkiye Ermenileri 4 gönüllü Ermeni Birliği oluşturdu. Zira Rusyadaki Ermeniler Rus ordusunda zaten askere alınmışlardı. Her birlik yaklaşık 1000 askerden oluşmaktaydı… 24 Ekim 1914 tarihinden itibaren, yani çatışmaların başlamasından bir hafta önce, komutan yardımcısı Osmanlı Mebusan Meclisi’nin bir üyesi olan ikinci Ermeni Birliği,Iğdır’dan Van istikametine doğru harekete geçti. 2, 3, 4 ve yeni kurulmuş bulunan 5.nci gönüllü Ermeni Birliği de özel bir kuvvet halinde bir araya getirildi ve bunlara Van’a yürüme emri verildi… Ermeni Birlikleri 18 Mayıs 1915 tarihinde Van’a girdiler ve göl kıyılarının temizliğine başladılar …

Ayrıca bakınız : ” Justin Mc CARTHY, Esat Arslan, Cemalettin Taşkıran, Ömer Turan, Ermeni Van Ayaklanması, ABD: Utah Üniversitesi Yayınları, 2006, s. 196.

[31] Salahi Sonyel, Türkiye’nin Kurtuluş Savaş. A.g.e.

[32] Stephane Yerasimos, Türkiye Bilimler Akademisinde 20 Mayıs 2002’de yaptığı “Birinci Dünya Savaşı ve Ermeni Sorunu” başlıklı konuşma metni. Bu metin daha sonra Toplumsal Tarih Dergisinde Eylül 2002 tarihinde yayımlanmıştır. Konunun tarihçilere havale edilerek çözümlenemeyeceği görüşünü Sükrü Hanioğlu “İşi Tarihçilere mi Bırakmalı? Makalesiyle desteklemiştir, Zaman, 20 Ocak 2005.

[33] Kahraman Fikri ve Arkadaşları davasında 14 Eylül 2001 tarihinde İsviçre Bern Laupen Mehkemesi’nin verdiği karar.

i) Ermeni Soykırımını Anma Komitesi tarafından İsviçre Parlamentosuna 26 Eylül 1995 tarihinde soykırımının tanınmasını talep eden bir dilekçe verilmiştir. Bu dilekçeye karşı, 30 Ocak 1996 tarihinde, İsviçre Türk Dernekleri Koordinasyon Kurulu Federal Meclise 18 imzalı karşı yönde bir dilekçe sunmuş ve “Ermeni soykırımı ifadesiyle tarihsel gerçeklerin saptırıldığını, Ermeni Komitesinin başvurusunun bir kışkırtma olduğunu belirtmiş, Osmanlı Ermenilerinin bir bülümünün Birinci Dünya Savaşında düşmanla işbirliği yaptığını, bu nedenle Ermeni Komitelerinin dağıtıldığını, ülkenin doğusunda, savaş bölgesinde yaşayan Ermenilerin ülkenin güneyine sevkedildiğini….” belirtmiştir. Bu dilekçeyi imzalayanlar hakkında 26 Nisan 1997 tarihinde suç duyurusunda bulunulmuş ve İCK Ceza 261 mükerrer maddesi 4.fıkrasına aykırı hareketten haklarında dava açılmıştır. Bu madde ırkçılık ve ayrımcılık yapanları – bu arada soykırımını inkar edenleri- cezalandırmayı öngörmektedir.

ii) Bern Laupen Mahkemesi 25 Ağustos 1999’da Federal Dışişleri Bakanlığından Türkler ve Ermeniler arasındaki ihtilaf konusundaki Türk görüşleri hakkında bilgi istemiştir. Federal Dışişleri Bakanlığı bu konuda yayınlar sunmuş, ancak görüş bildirmekten kaçınmıştır. Mahkeme 27 Haziramn 2000 tarihinde Bern Üniversitesi İslam Bilimleri Enstitüsünden bir uzmanı görevlendirmiş ve Türk okullarında bu konuda neler öğretildiği hakkında bir rapor hazırlamasını istemiştir. Uzman, raporunda “Türk kamuoyunda, Ermenilere soykırımı uygulandığı ve mezalim yapıldığı iddialarına karşı bazı gerekçeler kullanıldığını, dış güçlerin Ermenileri desteklediklerinin, iddaların Ermeni propagandası olduğunun, tarihi gerçeklerin yanlış yansıtıldığı düşüncesinin egemen olduğunun, Ermeni soykırımı ifadesinin halk için çok önemli bir milli anlam taşıdığının savunuldığunu” belirtmiştir.

iii)Mahkeme 10 Ocak 2001 tarihinde Federal Şansölyeden, Parlamentonun veya Federal Konseyin olayları “soykırımı mı , veya suç niteliği taşıyan bir saldırı olarak mı ?” değerlendirdiğinin bildirilmesini istemiştir. Federal Dışişleri 27 Şubat 2001 tarihinde , Ermeni soykırımının tanınması için İsviçreli parlamenterler tarafından üç kez girişim yapıldığını (Fankhauser, Ziegler ve Zisyadis girişimleri ) bunların parlamento tarafından reddedildiğini bildirmiş, ayrıca Kiliseler Ökümenik Komisyonunun bir kitabını, Talat Paşa Davası konusunda bir kitabı, Ermeni yazar Vahan Dadrian’ın bir eserini ve gazete kupürlerini sunmuştur. Mahkeme 18 sanığın ifadesini almış ve bu dilekçeyi nasıl imzaladıkları ile Ermeni soykırımı konusunda düşündükleri hakkında çeşitli sorular sormuştur. Davalılar Türkiye^de bu konuda öğrendiklerini ve soykırımını neden tanımadıklarını anlatmışlardır.

iv)Mahkeme delilleri değerlendirmiş ve İCKC 261 bis 4 fıkrasına aykırı hareket olup olmadığını araştırmıştır. Mahkeme olayda açık inkar ve eylemin ırk ayrımcılığı niteliği bulunup bulunmadığını ele almış, Ceza Yasasının anılan maddesinin “eylemde kesinlik” kuralını gözönünde bulundurmadığı yolunda eleştiriler bulunduğunu saptamış, doktrinde bu maddeye yöneltilen eleştirileri not etmiştir . Bu bağlamda, ırk ayrımcılığı suçu ile ilgili ceza normlarının yeterince kesinlik içermediği, ayrıca yasada temel haklar ile çatışma bulunduğunun ortaya çıktığını vurgulamıştır. Yasanın bir yandan insanlık onurunun korunması ve bireyin ırk ayrımcılığına karşı savunulmasını istediği öte yandan, düşünce ve bilim özgürlüğünün çiğnediğine işaret edilmiştir.Bu durumda korunan hukuki hakkın ne olduğu tartışma konusudur.

v)Doktrinde (Ermeni tezlerine yakınlığı ile bilinen) Niggli’ye göre, dilekçenin içeriği İsviçre’de yaşayan halk grupları , bu meyanda Türkler ile Ermeniler arasında tartışma yaratmağa müsaittir. İsviçre’deki Ermeni azınlığı dilekçe konusunda duygusal tepki göstermiştir.

“Federal Mahkeme 22 Mart 2000 tarihinde (Ausschwitz yalanı ) yani Musevilere soykırımı suçu işlendiğinin inkarı bağlamında aldığı bir kararda, bir soykırımının kısmen tartışılmasının dahi cezalandırılmasını istemiştir.

Türk derneğinin dilekçesindeki ifadeler soykırımını inkâr ve küçümseme eylemlerinin yapıldığı anlamına gelmektedir. Soykırımında en önemli sorun, soykırımının varlığının tesbitini kimin yapacağıdır.”

Bir başka hukukçu Trechsel’e göre “ hem Soykırımı Sözleşmesi hem de İsviçre Ceza Yasası soykırımı konusunu net olarak tanımlamamaktadır. Bu nedenle olayların incelenmesinde sadece -gerçekliği asla kuşku götürmeyen- tarihi olaylar gözönünde bulundurulmalıdır.

Bern- Laupen Mahkemesi kararında “ Tarihi olayların uluslararası ceza mahkemelerinde görülen davalara konu olması, örneğin Nürnberg Mahkemesi veya Eski Yugoslavya veya Rwanda için kurulan Özel Mahkemelerin bulunması, ulusal mahkemelerin olayları irdelemekte karşılaştıkları güçlükleri kendiliğinden ortadan kaldırmaktadır “ demiştir.

vi)Bern-Laupen Mahkemesi, “ her ne kadar soykırımı sözcüğü 1945’ten sonra hukuk terminolojisine girdiyse de, bu daha eski olayların bu isim altında tanınmayacağı anlamına gelmez. Ancak şurası bir gerçektir ki, daha eski olayları tanımlayabilmek için, tarihsel olaylara ilişkin delillerin toplanması kolay değildir” görüşünü ileri sürmüştür.

vii) Bern- Laupen Mahkemesi hukukçu Niggli’nin BM İnsan Hakları Alt Komisyonu raporuna, Avrupa Parlamentosu kararına yaptığı atıflara ve Paris Mahkemesi tarafından mahkum edilen Bernard Lewis davasına atıfta bulunmasına işaret ettikten sonra,

“ Bernards Lewis’in soykırımını inkar suçundan değil, Fransa Medeni Yasasının 1382 maddesi gereğince, “Başkasının zarar görmesine sebep olan kişi onu telâfi etmekle yükümlüdür” kuralı uyarınca mahkum edildiğinin” altını çizerek bu önemli farka dikkat çekmiştir.

viii) Bern-Laupen Mahkemesi Federal Konsey ve Ulusal Meclis’te bu konuda yapılan görüşmeleri inceledikten sonra, Ulusal Meclisin , 1915 olaylarının soykırımı olarak tanınması için

Federal Konseyi görevlendirmeyi reddetmesine değinmiş, bu sonucun olayların soykırımı olarak değerlendirilmediği yaklaşımının varlığını ortaya koyduğunu belirtmiştir

ix) İCK 261 bis, Fıkra 4 maddesi “teammüden” suç işlenmesinden söz etmektedir. Kendi iradesi ve isteği ile objektif bir olayı gerçekleştiren kişi suçlu sayılmaktadır. Soykırımını yok sayma, mazur gösterme eylemlerinin “ırkçı motiflerle” yapılıp yapılmadığının saptanması ceza yasası açısından önemlidir. Hukuk bilimciler bu konuda görüş birliği içinde değildir. Neden sadece ırkçı sebeplerle soykırımını inkar eden suçlu sayılacaktır? Niggli ve Rehberg’e göre, soykırımını inkar eylemi suçun oluşması için yeterli sayılmalıdır. Başka bir öğeye gerek yoktur. Suçun işlenmesiyle toplumsal barışın tehlikeye düşmesidir önemli olan.

Ancak, Mahkeme bu konuda şu görüşe yer vermiştir : “Türk Dernekleri temsilcilerini dilekçe vermeğe iten ülkesini, vatanını bir lekeden doğacak zararlardan kurtarmak gayet anlaşılabilir bir durumdur. Bu sübjektif bir reflekse, her insanın kültürel kimliğine, diğer bir deyişle bir ırkın, milletin veya ülkenin tarihsel geçmişine uygun bir tavırdır.”.. “Bu oluşumun arka cephesi ırkçı bir motif kabul etmez . Ayrıca Türk dernekleri dilekçelerinin 5. maddesinde tamamen uzlaşıcı bir tutum sergilemişler, halklar arasında barış, hoşgörü ve anlayıştan söz etmişlerdir. … Türk Dernekleri Stratenwerth’in dediği gibi keskin bir milliyetçilik dugusu ile hareket etmişleridir.”

x) Mahkeme kararına göre :“Soykırımını inkar eyleminin bilerek ve isteyerek yapılması gereklidir. İnkar , kabaca küçümseme ya da haklı gösterme eylemlerinin objektif verilerinin bulunması ve bunların ırkçı saiklerle yapılması elzemdir. İnkar eylemini yapanın kendisi tarafından yadsınan olayların gerçekten vuku bulmuş olduğunu bilmesi gereklidir. Auschwitz’deki gaz odalarında öldürülme olayının yalan olduğunun ileri sürülmesi bugün mevcut bilgiler karşında kabul edilemez. Ancak, başka soykırımlarında veya insanlığa karşı suçlar hakkında bilgi eksikliği olabilir. Önemli olan eylemi yapanın konu hakkında gerçek bilgi sahibi olmasıdır. (Niggli)[33]. Davalılar tarihçi değildir ve o döneme ilişkin uzmanlık bilgileri yoktur. Tarih bilgileri sadece Türkiye Cumhuriyeti Hükumeti ve Türk Devlet anlayışından etkilenmiş tek yanlı bilgidir. Bu bilgi davalıların kanaati ile örtüşmektedir. Türk okul sistemi çok merkezî ve milliyetçidir. Sonuç olarak tek yanlı bir bakış açısı mevcutur; karşı görüşlere yer verilmemektedir. Davalılar o döneme ait çok yönlü olmayan ve ideolojik bir nitelik taşıyan tarih bilgilerine sahiptirler ve ırkçı motiflerle hareket etmemişlerdir, olay kendi iradeleri ve istekleri dışında cereyan etmiştir. Irk ayrımcılığı suçlamasından aklanmalarına karar verilmiştir .”

xi) Dava daha sonra bir üst mahkeme olan Bern Kantonu Yüksek Mahkemesi Birinci Ceza Dairesine temyizen gitmiştir. Mahkeme 16 Nisan 2002 tarihli kararı ile temyiz başvurusunu reddetmiştir.

Mahkeme kararında önce davanın tarihçesi verilmekte, daha sonra müdahil avukatlarının talepleri usul açısından incelenmekte, bundan sonra da İsviçre Ceza Yasasının 261bis maddesinin 4. fıkrası irdelenmektedir. Bu irdelemede “ her kim soykırımı ya da insanlığa karşı suçları inkâr eder, kabaca küçümser ise ya da haklı çıkarmağa teşebbüs ederse hapis cezası ile cezalandırılır” hükmü ele alınmakta, bu hükmün yasalaşmasına ilişkin gelişmeler anlatılmaktadır. Yasanın bu maddesinin amacı, Holokost yaşanmadığı, gaz odalarının bulunmadığı gibi iddiaları bilimsel örtü altında ileri süren Revizyonistlerin yapıtlarının engellenmesidir.

xii) Mahkeme İCK 261 mükerrer maddesi konusunda uygulamaya ve doktrine egemen olan bir görüş bulunmadığını not etmiş ve sonuçta Ermeni müdahillerin temyiz başvurusunu reddetmiştir.

xii) Dava bir üst mahkeme olan Federal Mahkemeye de Cambazyan ve Şahinyan adlı iki Ermeni tarafından taşınmış, bu Mahkeme doktrin ve uygulamayı irdeledikten sonra bu temyiz bavurusunu da reddetmiştir.

[34] Bakınız : AİHM ‘nin Fransa’ya karşı Chauvy ve Diğerleri Kararı : para 63 ila 70 ve Lehideux ve İsorni Kararı Para. 50 ve 51, Ginisevski kararı Para 40-45

35.AİHM: Lehideux ve Isorni/Fransa davası 23.9.1998/VI ; Ginievski/Fransa , 64016/00, 31.1.2006 ; Chauvy/Fransa,64915/01, 29.06.2004

[36] Ermeni Yazar Vahan Dadrian’ın soykırımı tezini savunan üç ciltlik kitabı, Türk yazarlardan Taner Akçam’ın kitapları ve makaleleri ve aynı paraleldeki pek çok yapıt Türkiye’deki kitapçılarda sertbestçe satılmaktadır. Ermeni soykırımı tezini savunan çok sayıda makale de gazete ve dergilerde yayımlanmıştır; Örnek olarak Radikal Gazetesinin Taner Akçam’ın çok sayıda makalesini yayımladığını belirtebiliriz. Halil Berktay da benzer görüşlerini kamu oyuna yansıtmıştır: “Tehcirin Sorumluları Talat, Enver ve Cemal Paşalardır”, Sefa Kaplan, 90 yılında Ermeni Trajedisi… ss. 57-66.

[37] Örneğin ünlü soykırımı uzmanı W. Schabas, Ankara Barosu’nun 3-7 Ocak 2006 tarihleri arasında düzenlediği toplantıya katılmış ve 1915 olaylarını soykırımı olarak nitelediğini açıkça beyan etmiştir. Crimes Against Humanity and Genocide, Ankara: Yayınevi Bilinmiyor Cilt I, ss. 472-481.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: