İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

TÜRK KÜLTÜRÜ İLE ERMENİ KÜLTÜRÜNÜN ETKİLEŞİMLERİ






TÜRK KÜLTÜRÜ İLE ERMENİ KÜLTÜRÜNÜN ETKİLEŞİMLERİ

Cahit KÜLEKÇİ*

(Bu yazı Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Düzenlediği ‘Birlik İçinde Çokluk Sergisi’nin Kataloğunda yayımlanmıştır.)

Ermenilerin kökenleri hakkında yapılan araştırmalar ve bu araştırmalarda elde edilen neticeler, Ermenilerin ilk dönemlerini henüz bir muamma halinden kurtaramamıştır. Romalı tarihçi Tacitus’un ‘Ambigua Gens[1] yani ‘Acayip Halk’ olarak nitelediği Ermenilerin, siyâsî bir düzen içerisinde Anadolu’da ne zaman kuruldukları ya da bir millet olarak Anadolu’ya ne zaman ve nereden geldikleri, günümüze ulaşan kaynaklardan tam olarak tespit edilememiştir. Hatta ‘Ermeni’ olarak isimlendirilen halkın, tarih boyunca sadece ‘tek bir milleti’ temsil edip etmediği de bilinmemektedir. Ermenilerin kendilerine ‘Hay[k]’ demeleri, bunu kayıp bir dil olduğu öne sürülen ‘Hayasaca[2]dan türetmeleri ve dolayısıyla kendilerini en azından ilk dönemlerde ‘Ermeni’ olarak ifade etmemeleri de bu paralelde tartışılmaktadır.[3]

Özel bir ırka nispet edilmeden ‘Ermeni’ kelimesinin ilk olarak M.Ö. 528-486 yılları arasında hüküm süren Pers Kralı I. Darius’a[4] ve sonrasında hüküm süren Kral Xerxes’e[5] ait kitabelerde geçtiği kabul edilmektedir. Hint-Avrupa dil ailesine mensup Ermenicenin M.S. V. yüzyılda İncil’in Ermeniceye çevrilmesiyle sistemleştiği, kullanımın yaygınlaştığı ifade edilse de,[6] Ermeni alfabesinin ve dilinin hangi aşamalardan geçerek bu güce eriştiği de tam olarak bilinmemektedir.

Anadolu’da ‘Ermenistan[7] olarak adlandırılan bölgeye göç ettikten ve yerleştikten sonraki dönemlerde, hudutları belli bir devletleri olmayan Ermeniler, bulundukları bölgelerdeki otorite boşluklarından faydalanarak kurdukları krallıklarda, kendilerine has bir inanç sistemi ve bu inanç sisteminin etkisinde sosyal yapılarını oluşturmuşlardır.[8] Kurallarını dini inançların belirlediği geleneksel yapı içerisinde Ermeniler, ilk dönemlerde içine kapalı bir toplum şeklinde yaşamış, bu sayede kendilerine has olan yaşam tarzlarını sürdürmüşlerdir. Buna göre Ermeniler, muhtemelen Trakya’nın batısından Anadolu’ya göç ederek buraya yerleşmiş,[9] burada Hıristiyanlığı benimsemiş, Bizans İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altında bulunan bölgelerde çeşitli krallıklar kurmuş, M.S. 451 yılında toplanan Kadıköy Konsili’ne katılmadığı gibi konsilin kararlarını da kabul etmemiş ve ‘monofizit’ inancı benimseyerek diğer Hıristiyan zümreden ayrılmış[10] bir millettir.

ERMENİLERİN TÜRKLERLE KARŞILAŞMALARI VE İLK ETKİLEŞİMLER

Ermenilerin ‘halk olarak’ karşılaştıkları ilk Türk devletinin Kumanlar (Kıpçaklar) olduğu ifade edilmektedir. Kumanlarla karşılaşan bu Ermenilerin Kilikya Ermenileri olduğuna dair bilgiler de mevcuttur.[11] Ancak Kumanlar ya da başka bir Türk devleti ile Ermeniler arasında muhtemel siyasi ya da sosyal münasebetlerin yaşandığına dair çok fazla bilgi bulunmamakta;[12] genel Türk tarihi çerçevesinde, Ermenilerle Türkler arasındaki ciddi münasebetlerin Selçuklular’dan itibaren başladığı kabul edilmektedir.

Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın Ermeni Kralı David oğlu Kiurike’nin kızıyla evlenmesi,[13] Ermeni seyyahlarından Urfalı Matheos’un ‘Vekâyînâmesi’nde Selçuklu Sultanı Melikşah’ın açıkça övülmesi[14] ve Melikşah’ın Ermeni Katogiğosluğu’nu tek bir makamda temsil edilmesini sağlayarak, bütün kilise, manastır ve ruhânîleri vergiden muaf tutması,[15] I. Gıyâseddin’in ikinci saltanat döneminde Ermeni Kralı Leon’un Selçuklu Sultanı adına para kestirmesi[16] Ermenilerle Türkler arasında başlayan münasebetlerin müsbet yönde olduğunu göstermektedir.

Osmanlı Devleti’nin kurulduğu yıllarda Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde bulunan Ermeniler, İstanbul’un fethedilmesi ile birlikte İstanbul’a da yerleştirilmeye başlanmıştır.[17] Bu suretle başlayan Osmanlı-Ermeni münasebetleri, Selçuklu-Ermeni münasebetlerinden daha yoğundur. Osmanlı Devleti’nde Ermeniler önemli makamlar elde etmiş, Selçuklular’da olduğu gibi, Müslüman tebeadan farksız bir yaşam sürdürmüşlerdir. Devletin Ermenilere karşı olan bu tavrı halk içinde de benimsenmiştir.

İstanbul’un fethedilmesinden başlayarak uzun yıllar ve bu uzun yılların üzerinde cereyan ettiği coğrâfî alan göz önüne alınırsa; İslam medeniyeti dairesine girmeden evvel kendi örf ve adetlerini muhafaza eden Ermenilerin Osmanlıların müesseselerinden, Müslüman halkın örf ve adetlerinden çeşitli iktibaslarda bulunabilecekleri, aynı şekilde Osmanlı bürokrasisinin ve Müslüman halkın da Ermenilerden kısmî iktibaslarda bulunabilecekleri pek doğaldır. Ermenilerin Osmanlı bürokrasine, Osmanlı’nın kültür hayatına, mimarisine göze çarpıcı oranda tesir yapması XVIII. yüzyıldan sonradır. Ancak burada şunun da altını çizmekte fayda bulunmaktadır; Ermeniler Osmanlı’nın kıyafetlerinde, adetlerinde, yaşayış tarzlarında, devlet teşkilatında, saray hayatında ya da çeşitli hukûkî müesseselerinde her hangi bir tesirde bulunmamışlardır. Ermenilerin Osmanlı Devleti üzerindeki müessir olduğu alanlar daha çok iktisâdî, mimari, mûsıkî, matbaa, tezyînî sanatlar vs. gibi teknik ve güzel sanatlar alanlarıdır. Hiç şüphesiz Osmanlı Medeniyeti, kendisinden evvelki Türk-İslam medeniyetlerinden etkilenen, çok çeşitli unsurları içerisinde barındıran bir medeniyettir. Örfî ya da hukûkî müesseselerinin tesisatında Emevî, Abbâsî tesiri olduğu kadar kendisinden önce kurulan Türk devletleri hatta İran gibi medeniyetlerin etkisi de söz konusudur.[18] Ancak medeniyet noktasında Osmanlı Devleti’nin, özellikle yukarıda beyan ettiğimiz alanlarda, Ermenilerden her hangi bir şekilde etkilendiğini söylemek mümkün değildir.

Meselâ Ermenilerin Türk Edebiyatı üzerinde neredeyse hiç etkisi bulunmamaktadır. Aksine Ermeni sözlü ve yazılı edebiyatı, Türk sözlü ve yazılı edebiyatından etkilenmiştir. Türk halk edebiyatının Ermeni edebiyatı üzerinde en etkili olduğu alan âşık edebiyatı olmuştur. Bu konuda yapılan araştırmalarda, Ermeni harfleriyle yazılmış cönklerde yüzlerce şiir ortaya çıkmıştır. Bu konuda Ermeni araştırmacı Karekin Levonyan’ın ‘Ermeni Aşuğları’ ve ‘Aşuğlar ve Onların Sanatkârlığı’ adlı araştırmaları konuya ışık tutmaktadır. Önceleri, ‘Guşan’ adı ile anılan Ermeni şairleri XV. yüzyıldan sonra bizdeki ozan kelimesinin yerini âşık kelimesine bırakması gibi, ‘aşuğ’ adını almaktadırlar. Ermeni aşuğları XIII. yüzyıldan itibaren Ermenicenin yanı sıra Türkçe de söylemeye başlamışlardır. XV. yüzyıldan sonraki Ermeni aşuğ edebiyatında dili de tamamen veya kısmen Türkçe olan, birçok Ermeni asıllı aşık yetişmiştir.[19]

Bunun yanı sıra Ermeni alfabesiyle Türkçe yazılan eserlerin de mevcudiyeti, Ermenilerin Türk kültüründen ne derece etkilendiğini gösteren önemli bir delildir. 1618 yılında Ermeni alfabesiyle Türkçe olarak ‘Lemberg’de[20] basılan ve bu tarzda ilk kitap olma özelliğini taşıyan ‘Alğış Bitigi (Dualar Kitabı)’,[21] aynı zamanda da Türkçe olarak basılan ilk kitaptır.[22] Kıpçak ya da Kumanların Ermenilerle ilk ciddi münasebette bulunan Türkler olduğundan yukarıda bahsedilmişti. Kıpçaklar ile Ermeniler hakkında tetkiklerin ilerlemesi, bize bu konuda daha derin malumatın sağlanabileceğini göstermektedir.

Kıpçakların Ermeni alfabesini kullanmaları hususunda anılan kitabın ‘Sunuş’ kısmında,  Kıpçaklar için ‘Hıristiyanlığın Ermeni dinini kabul etmiş Türkler mi?’ şeklinde bir tereddüdün yer alması bile Ermenilerin bu dönemde ‘kullanılan dil’ konusunda bir Türk kavmini ne ölçüde etkilediğini izah etmektedir. Ancak sadece bu bilgiden yola çıkarak Kıpçakların ‘Ermeni dinini kabul etmiş Türkler’ olması tarihi bir gerçekliğe işaret etmekten uzaktır. Kaldı ki, Ermenilerin Ukrayna bölgesine göçlerinden önce Kıpçakların, Latin, Kril ve Arapça gibi alfabeleri de kullandıkları ifade edilmekte bunda da Kıpçak dilinin ses özelliklerinin mezkûr alfabelere olan uygunluğunun etkili olduğu belirtilmektedir.[23]

Ermeni Kıpçakçası ile yazılan ve günümüze ulaşan 112 eserin ilgili olduğu yıllar 1521-1669 yıllarıdır. ‘Dualar Kitabı’nı neşre hazırlayan Nadejda Chirli, bu eserleri şu şekilde tasnif etmiştir: Tarihi Vekayinameler, Kanun Kitapları ve Tutanaklar, Filolojik Çalışmalar, Edebi Eserler, Dini Eserler, Doğa Bilimleri Eserleri.[24] Tasniften de anlaşılabileceği gibi bu yazma eserlerin, dönemin Türk tarihi ve edebiyatı hakkında önemli bilgileri ihtiva etmesi muhtemeldir.

OSMANLI DÖNEMİ ERMENİ HARFLİ TÜRKÇE ÇALIŞMALARI

Ermenilerin alfabelerinin kullanılması ile ‘Ermeni Kıpçakçası’nın oluşması bir tarafa, Osmanlılar döneminde de bu durumun devam etmesi aynı paralelde ‘Osmanlı Ermenicesi’ ya da ‘Ermeni Osmanlıcası’nın oluşmasına zemin hazırlamıştır.

Osmanlı Devleti’nde Ermeniler, 1565 yılında Venedik’teki çalışmalarını durduran Apgar Tbir’in İstanbul’a gelmesi ve 1567-1569 yılları arasında altı kitabı neşretmesi[25] ile yayım hayatına başlamıştır. Ermeni harfleriyle ilk Türkçe kitap, Mıkhitaristler Birliği’nin kurucusu sayılan Mıkhitar Sepasdatsi’nin ‘Turn Keraganutyan, Aşkharhapar Lezun Hayots: Şaratryal Dacgagan Lezvav Ar İ Hokud Aynts Hayots, Vork Izdacgagan Lezu Miayn Kiden, Yev Papakin Usanil Zaşkharhapar Hayerenn[26] isimli kitabıdır. Kitabın, modern Ermeniceyi olabildiğince kolay bir şekilde öğrenmek amacıyla hazırlandığı ve 149 sayfa olduğu ancak kitabın Venedik’te basıldığı ifade edilmektedir.[27] Kitap 1727 yılında basılmıştır.[28]

1727 yılında başlayan bu neşirler 1968 yılına kadar devam etmiş ve bu dönemde iki bine yakın eser neşredilmiştir. Neşredilen bu eserlerin, Ermeni harfleriyle Türkçe olmasının dışında, ortak bir özelliği bulunmamakla beraber, ilk basılan eserlerin daha çok millî ve dînî hasletlere özgü olduğu görülmektedir. 1730’da İstanbul’da neşredilen ilk eser Kevork Mikhlayim’e ait ‘Hisus Krisdos Efendimizin Tertemiz Doğumuna Dair Nutuk ve Çarmıha Gerilme Ahdı’ isimli kitabıdır. 64 sayfa olan kitap 8 baskı daha yapmıştır. Yabancı bir dilden, Fransızcadan, Ermeni harfleriyle Türkçeye çevrilen ilk neşir de 1736’da yayımlanmıştır. ‘Rûhânî Öğütler Kitabı’ isimli eser Hagop Tbir Çamçuoğlu tarafından, 20 sayfa olarak neşredilmiştir.[29] Ermeni harfleri ile Türkçe neşredilen ilk roman da Hovsep Vartanyan’a aittir. Vartan Paşa olarak da maruf olan yazarın kitabının ismi ‘Akabi Hikayesi’dir. Batı edebiyatı türü olan bu roman, 1851 yılında İstanbul’da neşredilmiştir.[30]

Osmanlı Devleti’nde yayımlanan süreli yayınlarda da Ermenileri etkin bir şekilde görmek mümkündür. Henüz XIX. yüzyılın başlarında neşredilmeye başlanan ‘Tidak Puzantyan’ isimli gazete ya da dergi, ilk Ermeni harflerle Türkçe neşriyatların çıkarılmasında da rol oynayan Mıkhitaristler tarafından çıkarılmaya başlanmıştır.[31] Neşriyatın İstanbul’da mı, Venedik’te mi yayımlandığına dair tartışmaları bir tarafa bırakarak,[32] 1812 yılından itibaren iki haftada bir ve dört yıl süreyle çıkarıldığını[33] söylemekle iktifâ etmek istiyoruz.

Tidak Puzantyan’ siyâsî muhteviyatı ile daha önce yayımlanan Ermeni harfli Türkçe metinlerden daha farklı bir yapıdadır. Neşir, Ermenice ve Armenolojik yayıncılığın atası sayılan ve yayın hayatını 1843’ten bu yana kesintisiz olarak sürdüren bir dergi olan ‘Pazmaveb’in öncüsü olarak görülmektedir. Başlangıçta günlük konularda bilgi veren ve daha çok eğitim dergisi olarak çıkan Pazmaveb de sonraları Tidak Puzantyan gibi armenoloji dergisine dönüşmüştür. Bu dergi günümüzde de Saint Lazarro Akademisi’nin bir yayın organıdır.[34]

Ermenilerin genelde matbaa, özelde neşir hayatındaki bu etkinlikleri Osmanlı Devleti’ndeki basının da gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Osmanlı Devleti’nin ilk resmî gazetesi olan ‘Takvim-i Vekâyî’nin, Ermenice olarak Türkçe yayımlanan ilk Türk gazetesi olması da bunu desteklemektedir. Gazetenin Türkçe olarak yayımlanmasından yaklaşık bir yıl sonra Ermeni ve Rum lisanlarıyla da basılan gazetenin[35] bir bölümünün ‘Lıro Kir Medzi Derutyan Osmanyan’ yani ‘Devlet-i Âlî Osmanlı Gazetesi’ olarak basılması dikkati çekmektedir.[36] Fakat sebebini anlayamadığımız bir şekilde, Ermeni Patrikhanesi’nin 1849 yılında Hariciye Nezareti vasıtasıyla, Ermeniceye tercüme ettirilerek kendilerine verilen bu gazetenin nüshalarının bundan böyle tercüme ettirilmeden verilmesini istediğini tespit ediyoruz.[37] Ermenilerin bu istekleri devlet tarafından yerine getirilmiş, bu iş için çalışan Ermeni tercümanların görevine son verilerek, maaşları diğer çalışanlara taksim edilmiştir.[38] Patrikhanenin niçin böyle bir istekte bulunduğu anlamak gerçekten zordur ancak tercümanlarla ya da tercümelerle ilgili bir problemin olabileceğini düşünüyoruz.

Matbaa teknolojisinin Ermeniler tarafından etkin bir şekilde kullanılması şüphesiz Osmanlı Devleti’nde yayımlanan eserler için de önem arz etmektedir. Gerçi Osmanlı Devleti’nin ilk resmi matbaası olan ‘Matbaa-i Âmire’yi de Ermeni matbaacılardan Agob’un kurduğu söylenmektedir.[39] Ancak Agob’un 1837’de doğduğu ve ilk resmî gazete olan ‘Takvim-i Vekâyî’nin 1831’den itibaren bu matbaada basıldığı düşünülürse, Agob’un bu matbaayı açmasının mümkün olmadığı görülür. Buna rağmen Ermenilerin matbaa alanında Osmanlı Devleti’ne bir hayli hizmet ettiği, neşriyat sahasında etkin oldukları kabul edilmelidir. 1843 yılında ‘Takvimhane-i Âmire’ müdürlüğünün, ta’lik harflerin dökümü için Ermeni milletinden olan Ohonnes Mühendisyan’dan yardım istemesi[40]de bu durumu delillendiren misallerden biridir.

Tüm bunlar dışında XIX. yüzyılda Ermeni harflerle Türkçe ya da Ermenice olarak yayımlanan 42 adet süreli yayının tespiti yapılmıştır.[41]

OSMANLI BÜROKRASİSİNDE ERMENİ ETKİSİ

III. Selim’in tahttan indirilmesinden sonra nizâm-ı cedîd taraftarlarının yakalanıp idam edilmeleri hadiselerinin gerçekleştiği sıralarda yakalanan bir Ermeni hakkında yeniçeri kâtibinin şu ifadeleri dikkat çekicidir: ‘Böyle şey olmaz, bunlar (Ermeniler) herkesin işine yararlı bâzergânlardır. Devlet-i Aliyye’nin dahi hizmetini ederler. Bir alay bi-cürm reaya ve zımmî makûlesini bi-lâ mûcib idâm etmek olur mu?’[42]

Cevdet Paşa’nın aktardığı bu sözlerden de anlaşılacağı üzere Ermeniler, Osmanlı devlet hizmetinde etkin şekilde rol almışlardır. Ancak Ermenilerin, Osmanlı müesseselerinin kurulmasında ve teşkilatlanmasında her hangi bir etkisinin olmadığını yukarıda da belirtmiştik. Ermeniler, kurulu olan düzende, Osmanlı devlet adamlarının inisiyatifi altında görev almışlar ancak bulundukları mevkilerde de devlete en üst düzeyde hizmette bulunmaya çalışmışlardır.

Bürokraside görev alan Ermeniler, bu görevlerden ayrıldıktan sonra yerlerine yine aynı aileden birisinin getirilmesini sağlamakta, böylelikle Ermenilerin bazı devlet kademelerinde ailevî bir tahakküm kurdukları da görülmektedir.

Ermenilerin devlet kademesinde aldıkları görevler arasında en etkili oldukları alan ekonomi alanıdır. Düzoğlu ya da Düzyan ailesinin etkili olduğu darphane kurumunda Ermeniler, Osmanlı Devleti’nde adeta paranın yöneticisi olmuşlardır.[43] Parayı yönetme dışında değişik sektörlerde de faaliyette bulunan Düzyanlar, kurdukları fabrikalarla da Osmanlı ekonomisinin ayakta durmasını sağlamaya çalışmışlardır. Meselâ, 1844 tarihinde Hoca Agob Düzoğlu tarafından kurulan kâğıt fabrikası[44] bu türden bir çalışmadır. Devletin güvenini kazandığını düşündüğümüz Hoca Agob’un aynı zamanda Kocaeli ve Hüdâvendigâr bölgelerinden toplanan öşür ve gümrük vergilerinden de sorumlu olması,[45]Hoca Agob’un ölümünden sonra aynı görevlerin oğullarına devredilmesinin istenmesi[46] devletin Ermenilere olan bakışını net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Düzoğlu ailesine devletin sağlamış olduğu imkânlardan sonra ailenin servet bakımından hızla büyümesi, onları zamanla devlete faizle borç verecek seviyeye getirmiş,[47] devletin bu tavrı neticede ‘bankerlik’ müessesesinin kurulmasına yol açmıştır.[48] Düzoğlu ailesinin devletin ekonomisindeki ağırlığının en önemli sebeplerinden birisinin de ailenin hem iç hem de dış piyasalarda devlet için borç para bulabilmekteki başarısıdır. Ailenin becerileri ve bağlantıları sayesinde darphane-i âmire, sadece sikkenin denetlenmesi görevini yerine getiren bir kurum olmaktan çıkmış, Düzoğlu ailesinin etkisiyle Osmanlı mâliyesinin en önemli kurumu haline gelmiştir.[49]

Dadyan ailesi, Osmanlı Devleti’nin baruthanelerinde görev alan bir ailedir. Devletin ilk resmî barutçubaşısı olan Dad Arakel, 1810 yılında İran şahı tarafından, yaptığı makinelerin tetkiki için, İran’a davet edilmesine rağmen II. Mahmud’un buna izin vermediği ifade edilmektedir.[50] Dad Arakel her ne kadar barutçubaşı olarak anılsa da İstanbul’da köprü inşaatlarıyla da ilgilenmiş, kendi icadı olan ‘su çıkarma makinesi’nden sonra saraydaki görevine 1795’te çağrılmıştır.[51] Dad Arakel gibi aynı aileye mensub olan Ohannes Dadyan da, tüfekhanede ve iplikhanede kullanılan makineler icad etmiş, 1841’de inşaatına başlanan deri fabrikası için gerekli olan makineleri de baruthanede hazırlamıştır.[52] Osmanlı Devleti’nin Avusturya ile olan gümrük antlaşmalarına yön veren Artin Efendi de Dadyan ailesine mensup bir Ermeni’dir.[53] Hariciye müsteşarı olarak görev yaptığı dönemde Avrupa basınını da takiple görevli olan Artin Dadyan, bu iş için bir heyet tertip etmiş ve heyete başkanlık yapmıştır.[54] Devlete hizmetlerinden dolayı Artin Dadyan ‘paşa’ unvanını da almış, 1890 yılında devlete oldukça önemli bir ‘âriza’ sunmuştur. Ârizada, Osmanlı Erkân-ı Harbiyesi’nin ikinci başkanı Von Der Goltz Paşa tarafından Prens Bismark ile Alman mareşal Valderesse’ye yazılan ve Fransız ajanları tarafından ele geçirilen Türkiye’nin iç ve dış emniyeti ile alakalı şifreli bir mektubu ele geçirmiş, mektubun sûretlerini devlete sunarak devletin güvenliği için önemli bir hizmette bulunmuştur.[55] Bu ve benzeri hizmetlerinden dolayı vezirliğe kadar yükseldiği ifade edilen[56] Artin Dadyan Paşa’nın oğlu Diran Dadyan da devlete yaptığı hizmetlerden dolayı devlet nişanı almıştır.[57]

1854 yılındaki Kırım Harbi sırasında baruthanede yaptığı ıslahatlar neticesinde barut miktarının artmasına neden olan Bogos Dadyan da, Sultan Abdulmecid tarafından ‘bey’ unvanı verilerek taltif edilmiştir. Üç defa devlet tarafından Avrupa’ya, çeşitli görevlerle, gönderilen Bogos Dadyan Bey, 1855’teki Paris ziyareti esnasında III. Napolyon’un huzuruna da çıkmıştır.[58]

Dadyanlar, Osmanlı Devleti’nin sanayileşme sürecine katkıda bulunmuşlar, barut, silah, kağıt, ipek, pamuk, dökme maden gibi alanlarda devletin ilk fabrikalarını ve makinelerini kurmuşlardır. Böylelikle devletin üretimini arttırarak devlet hazinesine önemli girdiler sağlamışlardır.[59]

Dadyan ailesinden başka ipek ve ipekçilik alanında Agob Gırçikyan’dan bahsetmek gerekmektedir. Sadaret tercümanı ve Reşid Paşa’nın müşaviri olan Agob, Avrupa’da tahsil görmüş, zirâî konulardaki gelişmeleri takip ederek, İstanbul’a döndüğünde öğrendiklerini uygulama fırsatı bulmuştur.[60] 1849’da yazmış olduğu ‘Tâlimnâme-i Harîriye’ isimli eseri Ermenice’den Türkçe’ye Cevdet Paşa’nın yardımıyla çevrilmiş, ipekçiliğin sanayileşmesine dikkat çekilmiştir.[61]

GÜZEL SANATLARDA ERMENİ ETKİSİ

Ermeniler başta mimari olmak üzere, ressamlık ve mûsıkî gibi alanlarda Osmanlı’nın sanat dünyasında ciddi ve kendilerine has etkilerde bulunmuşlardır.

Mimari alanında, Balyan ailesi öne çıkmaktadır. Krikor, Garabet, Nikogos, Senekerim, Agob ve Sarkis Balyan’ın devlete kazandırdığı eserler, günümüze kadar varlıklarını sürdürmüştür. Avrupa’da aldıkları eğitimlerin neticesinde kazandıkları maharetleri, Osmanlı ülkesinde pratiğe dökmüşlerdir.[62] Doğu ile batının Rönesans stillerini sentezleyen, beyaz mermerlerin alabildiğine kullanıldığı, pencere ve büyük kapılarla işlenen oymalarla, binaların etrafını çeviren büyük ama gösterişli duvarlar Balyanlar’ın mimarîlik anlayışını göstermektedir.[63] Ancak Balyanlar’a ait olduğu iddia edilen pek çok eserin, çeşitli araştırmalar neticesinde aslında Balyanlar’a ait olmadığı da ortaya konmuştur. Buna rağmen Çırağan Sarayı, Beylerbeyi Sarayı, Galatasaray Lisesi, Malta Köşkü gibi görkemli binaların Balyanlar’ın eseri olduğuna dair şüphe yoktur.[64]

Ressamlık da Ermenilerin etkili olduğu bir diğer sanat alanıdır. Ferdî ressamlığın dışında saray ressamlığı konusunda devlet hizmetinde bulunan Ermenilerden Manas ailesi, devlet hizmetinde bulunan diğer Ermeni aileleri gibi, görevlerini oğullarına bırakmışlardır. I. Abdulhamid’in ressamlarından olan Manas, padişahtan resim sanatının geliştirilmesi için yardım talebinde bulunmuştur.[65] Padişahın portresini de yapan Manas,[66] yaptığı çalışmalardan dolayı devlet nişanı almıştır.[67] Manas ailesine mensup Sebuh’un ressamlığın dışında ‘Fenn-i Mimari-i Osmani’ isimli bir kitap neşrettiği ve mimarlık alanında da hizmette bulunduğu vesikalarda kayıtlıdır.[68] Yine aynı aileye mensup olan Siropyan Manas da 1886 yılında Beyoğlu’ndaki ‘Yeni Tiyatro’ya atanmış ve burada ilk kez bir müzikal yazarak sahnelemiştir.[69]

Kendilerine has rengiyle varlığını sürdüren Ermeni kültüründe mûsıkînin de önemli bir yeri bulunmaktadır. Yazdıkları ve besteledikleri eserlerin yanı sıra Ermeniler, sadece 10. sayısı günümüze ulaşan ve 1875’te, İstanbul’da Nikogos ile kardeşi Agob Taşciyan tarafından neşredilen ‘Nıvak Osmanyan (Osmanlı Nağmesi)’ gibi neşriyatlarla Osmanlı’nın mûsıkîsine katkıda bulunmuşlardır.[70] Bu neşriyatın dışında adı geçen Ermeni müzsiyenler, 1861’de ‘Kınar Haygagan (Ermeni Santuru)’, 1863’te ‘Osmanyan Yerajışdutyun (Osmanlı Mûsıkîsi)’ isimli dergileri de neşretmişlerdir.[71] 1871’de de ‘Yerkaran Akabyan Varjarani (Akabyan Okulu Şarkıları)’ isimli bir dergi neşredilmiştir.

Ermeni müzisyenler içinde en dikkat çekici olanı hiç şüphesiz Hampartsum Limonciyan’dır. 1768’de İstanbul’da doğan ve 1839’da vefat eden ‘baba’ lakaplı Hampartsum, Ermeni müzisyenlerden Zenne Bogos’un talebelerindendir. Darphanede görevli Ohannes Düzoğlu’nun maddî olarak desteklediği Hampartsum, III. Selim tarafından da huzura kabul edilmiştir. Batı notasında ‘mi’ ve ‘si’ diyezlerinin bulunmaması sebebiyle, yeni bir nota sistemi geliştiren Hampartsum, yedi notadan teşkil ettiği sistemindeki notaların isimlerini, Ermeni notalarının ilk hecelerinden oluşturmuştur. Geliştirdiği nota sistemi Andon ve Agob Düzoğlu tarafından da geliştirilmiştir. Hampartsum notası olarak bilinen nota sistemi ile ilk olarak Tanbûrî İzak’ın bayâtî peşrevi bestelenmiştir.[72] Nota sisteminin geliştirilmesi hususunda III. Selim’in de teşviki olduğu belirtilmektedir.[73]

Hampartsum dışında fasıl mûsıkîsine önemli katkılarda bulunan Bimen Şen de önemli Ermeni müzisyenlerindendir. Tanbûrî Cemil Bey, Hacı Arif Bey gibi Türk mûsıkîşinaslarıyla çalışan Bimen Şen, Osmanlı döneminin ünlü hanendeleri arasında gösterilmektedir.[74] Ermeni müzisyenlerinden Kemânî Tatyos Ekserciyan Efendi de daha çok melodi düzenleyicisi (aranjör) ve bestekâr olarak anılmaktadır.[75] Tanbûrî Cemil Bey, Tatyos Efendi ile bir ortamda mûsıkî icrâ ederlerken, Cemil Bey’in Tatyos Efendi’ye ‘Üstâd, sen yaparsın ama çalamazsın, sen bestele ben çalayım.’ dediği aktarılmakta,[76] Tatyos Efendi’nin bestekârlığının kabul gördüğü buradan da anlaşılmaktadır. İlk defa opera ve operet besteleyen, sahneye koyan da Ermeni müzisyenlerinden Dikran Çuhacıyan’dır. Batı müziği ile doğu müziği arasında bir sentez yapan Dikran Çuhacıyan, doğunun mûsıkî motiflerini batı müziği ile kaynaştırmış, bu maksatla minör gamları kullanmıştır.[77]

Bugün bazı Türk müziği eserlerinde de kullanılan ‘duduk’, Ermeni müziği ile meşhur olmuş geleneksel bir enstrümandır. Duduk, kayısı ağacından yapılmaktadır. Ermeni müziğinin icrasında genelde duduk ana melodiyi çalarken diğerleri ona dem tutar. İki parçadan oluşan duduğun bu iki parçasını sıkıştıran bir mandal vardır. Bu mandal sesin frekansında küçük değişiklikler yapmak için uygun olsa da enstrümana teknik zorluklar ekler. Çeşitli boyutlarda bulunan duduğun büyük olan boylarında ses daha kalınken, boyut küçüldükçe çıkardığı ses de tizleşir. Üzerinde çeşitli delikler olan duduğun insan sesine benzeyen çok güzel ve çok duygulu bir tınısı vardır.[78]

Osmanlı Devleti’nde geniş serbestlik ve rahatlık içinde yaşamlarını sürdüren Ermeniler, devletin çeşitli kademelerinde görev alarak devlete hizmette bulunmuşlardır. Sosyal alanda da Türk halkıyla her hangi bir problemle karşılaşmayan Ermenilerin, Türk halkı ile kimi özel günlerde birbirleriyle alış-verişte bulundukları aktarılmaktadır. Nitekim Müslümanlar sene başlarında Hıristiyanları ziyaret giderler, onlara ‘iyi seneler’ dileklerinde bulunurlar, Hıristiyanlar da Müslüman dostlarına paskalya çörekleri, kırmızıya boyanmış yumurta gönderirlerdi.[79]

Balkonlu olarak tasarlanan Ermeni evlerinin[80] balkon kısmının, bir müddet sonra Osmanlı evlerinde de kullanılmaya başlanması sosyal yaşamda da iki millet arasındaki etkileşimi gösteren bir vâkıadır.

İtalyan Edebiyatı’nın önce gelen ediplerinden Edmondo De Amicis’in 1874 yılında İstanbul’da bulunduğu sıralarda Osmanlı Devleti’nde yaşamlarını sürdüren Ermeniler hakkındaki izlenimlerinde de ilginç noktalar bulunmaktadır. Türklerin Ermenileri ‘imparatorluğun develeri’ olarak nitelediğini ifade eden Amicis, ilk bakışta bir mahallenin Ermeni mi, Türk mü olduğunun fark edilemediğini aktarmaktadır. Yazar, Ermenileri ‘ruh ve iman bakımından Hıristiyan, doğuş ve cismaniyet bakımından Asya Müslümanı’ şeklinde tavsif etmekte, bir Ermeni ile Türkün de ilk bakışta birbirinden fark edilemeyeceğini söylemektedir.[81]

Günümüzde Türkiye’deki nüfuslarının yetmiş bin civarında olduğu bilinen Ermenilerin, güçlü şirketleri ile Türkiye’nin ekonomisinde halen etkin oldukları bilinmektedir.



*Dr., Dicle Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, İslam Tarihi Anabilim Dalı

[1] Cornelius Tacitus, The Annals of Tacitus, Ed: Henry Furneaux, Michigan 1884, I, 319

[2] ‘Hayasa’ ve ‘Hayasa’nın Hititlerle olan ilgisi için bkz: Mark Chahin, The Kingdom Of Armenia, A History, 2001s. 180. Ayrıca bkz: Ahmet Ünal, Hititler ve Etiler, Münih 1999, s. 35

[3] Konu ile ilgili tartışmalar için bkz: Strabon, Coğrafya-Anadolu, Trc: Adnan Pekman, İstanbul 1987, s. 232; Claude Cahen, Pre-Ottoman Turkey, London 1968, s. 65; Arthur Mee, History of the World, London 1908, III, 1577, 1578 vd.

[4] J.M. Roberts, History of the World, USA 1993, s. 252; Sabatino Moscati, The Face of the Ancient Orient, Trc: Valentine-Mitchell Co., London 1960, s. 273

[5] Anne Elizabeth Redgate, The Armenians, United Kingdom 2000, s. 54; Heyet, ‘Armenia’, Encyclopedia Iranica, London-Boston-Henley 1985, II, 417

[6] Kenneth Scott Latourette, A History of Christianity, USA 1953, s. 102

[7] Coğrafi alan olarak Ermenistan bölgesi en geniş ifadeyle kuzeyden Karadeniz ve Gürcistan, güneyden İran, el-Cezire, Suriye ve Akdeniz, doğudan İran ve Hazar Denizi, batıdan Küçük Asya ve Akdeniz şeklindedir. Heredot ve Strabon ise Ermenistan bölgesini Matienler ile Kilikya arasında kalan bölge olarak tanımlar. Ali Ekber Dehhuda, ‘Ermenistan’, Lügatname, Tahran 1328, III B, 1893; Heredotos, Heredot Tarihi, Trc: Müntekim Ökmen, İstanbul 1973, 308; Strabon, a.g.e., s. 40

[8] Krallıklar hakkında geniş bilgi için bkz: Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Trc: Fikret Işıltan, Ankara 1989, I, 151; Hrand Pastırmadjian, Tarih-i Ermenistan, Trc: Muhammed Kadi, Tahran 1990, s. 237

[9] Heredotos, The History of Heredotos, Trc: George Rawlinson, London 1948, II, 149; Petr Ivanovich Liashchenko, History of the National Economy of Russia to the 1917 Revolution, New York 1970, s. 49

[10] Edward Francis-K. Fortescue-Solomon Caesar Malan, The Armenian Church, London 1872, s. 21

[11] Carl F. Petry, The Cambridge History of Egypt: Islamic Egypt, 640-1517,  Cambridge 1998, I, 279

[12] Kumanlarla Ermeniler arasındaki münasebetin bir boyutuna, çalışmamızın ileriki safhalarında yer verilmiştir.

[13] Ali Sevim, Genel Çizgileriyle Selçuklu-Ermeni İlişkileri, Ankara 1983, s. 16

[14] Urfalı Matheos, Urfalı Matheos Vekayinamesi ve Papaz Grigor’un Zeyli (952-1162), Trc: Hrant D. Andreasyan, Ankara 1987, s. 146

[15] Ali Sevim, a.g.e., s. 20

[16] Erdoğan Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, Ankara 1997, s. 135

[17] Tursun Bey, Tarih-i Ebu’l-Feth, Trc: Mertol Tulum, İstanbul 1977, s. 72; Kritovulos, Tarih-i Sultan Mehmed Han Sânî, Trc: Muzaffer Gökmen, İstanbul 1967, s. 119, 164; G. İncicyan, XVIII. Asırda İstanbul, Trc: Hrant D. Andreasyan, İstanbul 1976, s. 21

[18] M. Fuad Köprülü, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri, İstanbul 1981, s. 224, 225

[19] Fikret Türkmen, Türk Halk Edebiyatının Ermeni Kültürüne Tesiri, İzmir 1992, s. 21-29

[20] Bugünkü Ukrayna sınırları içinde bulunan, ‘Lvov’ da denilen bir kasaba.

[21] Kitabın tek nüshası Leiden Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.

[22] Nadejda Chirli, Alğış Bitigi, Ermeni Kıpçakça Dualar Kitabı, Netherlands 2005

[23] Lars Johanson-Eva Agnes Csato, The Turkic Languages, Great Britain 1998, s. 157-159

[24] Nadejda Chirli, a.g.e., s. 11-17

[25] Richard G. Hovannisian, The Armenian People from Ancient to Modern Times, New York 2004, II, 32

[26] Tercümesi: Yeni Ermenicenin Dilbilgisine Giriş: Yalnızca Türkçe Bilen ve Yeni Ermenice Öğrenmek İsteyen Ermeniler İçin Türkçe Lisanıyla Yazılmıştır.

[27] Kevork Pamukciyan, Ermeni Harfli Türkçe Metinler, İstanbul 2002, s. XIV

[28] Hasmik A. Stepanyan, Ermeni Harfli Türkçe Kitaplar ve Süreli Yayınlar Bibliyografyası (1727-1968), İstanbul 2005, s. 29

[29] Hasmik A. Stepanyan, a.g.e., s. 29, 30

[30] Kevork Pamukciyan, a.g.e., s. XIX, XX

[31] Agop Jack Hacikyan-Gabriel Basmajian-Edward S. Franchuk, The Heritage of Armenian Literature, USA 2002, s. 56

[32] Kevork Pamukciyan, İstanbul Yazıları, İstanbul 2002, s. 7

[33] James Etmekjian, The French Influence on the Western Armenian Renaissance, New York 1964, s. 91

[34] Boğos Levon Zekiyan, Ermeniler ve Modernite, İstanbul 2001, s. 80, 81

[35] BOA, Hat, D. 671 G. 32799. Vesîkanın devamında gazetenin bu lisanlarda basımının faydalı olacağı yönünde vekâyihane nazırının verdiği rapor da bulunmaktadır: Hat, D. 671 G. 32799 / A

[36] Vartan Artanian, Osmanlı Devleti’nde Ermeni Anayasasının Doğuşu (1839-1863), İstanbul 2004, s. 81

[37] BOA, Cevdet Maarif, D. 5 G. 215

[38] Aynı vesîka.

[39] Yervant Gomidas Çarkcıyan, Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler, İstanbul 2006, s. 157

[40] Kevork Pamukciyan, Biyografileriyle Ermeniler, İstanbul 2002, s. 313, 314

[41] Geniş bilgi için bkz: Cahit Külekçi, Sosyo-Kültürel Açıdan İstanbul’da Ermeni Toplumu (XIX. Yüzyıl), Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul 2009, s. 286-306

[42] Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, Dersaadet 1309, VIII, 180

[43] Eduard Dulaurier, ‘Traditions Populaires De L’Ancienne Arménia’, Journal Asiatique, No: XIX / Janvier, Paris 1852, s. 46

[44] BOA, Sadaret Mektub-i Kalemî, D. 19 G. 51

[45] BOA, İrade Meclis-i Vâlâ, D. 111 G. 2581

[46] BOA, İrade Dahiliye, D. 166 G. 8725

[47] Neşide Kerem Demir, Türkiye’nin Ermeni Meselesi, Ankara 1982, s. 22

[48] Charles White, Three Years in Constantinople, London 1846, III, 287

[49] Şevket Pamuk, Osmanlı İmparatorluğu’nda Paranın Tarihi, İstanbul 1999, s. 219, 220

[50] Kevork Pamukciyan, Biyografileriyle Ermeniler, s. 188, 189

[51] Yervant Gomidas Çarkcıyan, a.g.e., s. 66, 67

[52] Kevork Pamukciyan, Biyografileriyle Ermeniler, s. 96, 97

[53] BOA, Yıldız Perakende Hariciye, D. 10 G. 49

[54] BOA, Yıldız Perakende Evrak-ı Tahrirat*ı Ecnebiye, D. 7 G. 57

[55] BOA, Yıldız Esas Evrak, D. 15 G. 212

[56] Kevork Pamukciyan, Biyografileriyle Ermeniler, s. 190, 191

[57] BOA, İrade Hariciye, D. 288, G. 18036

[58] Charles MacFarlane, Kismet: Or the Doom of Turkey, London 1853, s. 311, 312; Kevork Pamukciyan, Biyografileriyle Ermeniler, s. 192

[59] Anahide Ter Minassian, Ermeni Kültürü ve Modernleşme, Trc: Sosi Dolanoğlu, İstanbul 2006, 99, 100

[60] Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, 40-Tetimme, Nşr: Cavit Baysun, Ankara 1986, s. 25

[61] Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, 40-Tetimme, s.  25

[62] Doris Behrens-Abouseif-Stephen Vernoit, Islamic Art in the 19. Century, Netherlands 2006, s. 24

[63] Emilien Forssard, The French Pastor at the Seat of the War, London 1856, s. 132

[64] BOA, Maliyeden Müdevver, G. 10536; Yıldız Perakende Hazine-i Hassa, D. 8 G. 8; Kevork Pamukciyan, Biyografileriyle Ermeniler, s. 98

[65] BOA, Yıldız Perakende Evrak-ı Tahrirat-ı Ecnebiye, D. 16 G. 27

[66] Kevork Pamukciyan, Biyografileriyle Ermeniler, s. 297

[67] BOA, İrade Dahiliye, D. 1217 G. 95318

[68] BOA, Sadaret Mektub-i Kalemi Mühimme, D. 463 G. 17

[69] Kevork Pamukciyan, Biyografileriyle Ermeniler, s. 298

[70] Kevork Pamukciyan, Zamanlar, Mekanlar, İnsanlar, İstanbul 2002, s. 108-111

[71] Nazar Özsahakyan, Türk Sanat Müziğinde Ermeni Besteciler, İstanbul 2007, s. 44

[72] Kate Fleet-Suraiya Faroqhi-Reşat Kasaba, The Cambridge History of Turkey: The Later Ottoman Empire (1603-1839), New York 2006, III, 399; Kevork Pamukciyan, Biyografileriyle Ermeniler, s. 290, 291

[73] Ammon Shiloah, Music in the World of Islam, USA 2003, s. 93

[74] Mehmet Nuri Özalp, Türk Mûsıkîsi Tarihi, Ankara 2000, s. 390-392

[75] Komisyon, World Music: The Rough Guide, London 1999, s. 408

[76] Mesud Cemil, Tanbûrî Cemil’in Hayatı, İstanbul 2002, s. 132

[77] Kevork Pamukciyan, Biyografileriyle Ermeniler, s. 173-181. Diğer Ermeni müzisyenler için bkz: Nazar Özsahakyan, a.g.e., s. 69-106

[78] Richard O. Nidel, World Music: The Basics, New York-London 2005, s. 150, 151

[79] Abdulaziz Bey, Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri, Hzr: Kazım Arısan-Duygu Arısan Güney, İstanbul 2000, s. 273

[80] Horatio Southgate, Narrative of A Tour Through Armenia, Kurdistan, Persia and Mesopotamia, London 1840, I, 211

[81] Edmondo De Amicis, İstanbul:1874, Çvr: Beynun Akyavaş, Ankara 2006, s. 146-148

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: