İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

PATRİK HALK TARAFINDAN SEÇİLMELİ

Önümüzde bir Eşpatriklik (Atoragitz Badriark) seçimi olduğu artık herkes tarafından bilinmekte. Seçimin ne şekilde yapılması gerektiği de ilgili kimseler tarafından görüşülmeli ve doğru bir şekilde uygulanması sağlanmalıdır. Ermeni toplumu asırlardır liderlerini halk oyuyla seçerek diğer toplumlara demokrasi konusunda örnek olmuş ve halk iradesini toplum yönetimine başarıyla yansıtmıştır. Başlığı okuyanlar, önümüzdeki seçimin de zaten halk oyuyla yapılacağını düşünebilirler. Ancak temelleri Osmanlı devrine dayanan ve son şeklini 1961’de almış olan Patrik Seçim Talimatnamesi’nin bugünün değişen toplumsal koşullarında halk iradesini seçim sonuçlarına yansıtmaktan uzak olduğu açıktır. Bu sistemde bir adayın halk oyunun %50’sini almadan seçilebilmesi oldukça büyük bir olasılık olarak önümüzde durmaktadır ve toplum tarafından asla kabul görmeyecek, toplumu kaosa sürükleyebilecek olan böyle bir sonucun önüne geçebilmek için gerekli olan basit adımlar şimdiden atılmalıdır.

1998 yılında yapılmış olan seçim sonuçlarını incelersek bu durumu daha rahat farkedebiliriz. Sisteme göre 32’si İstanbul’da, 5’i Anadolu’da bulunan 37 resmi kilise vakfının her biri birer seçim bölgesi kabul edilerek her birine en az 1 delege tahsis ediliyor. 42 delege de nüfusu yoğun olan seçim bölgelerine paylaştırılarak oy oranına göre seçiliyor. Böylece 79 delege belirleniyor. Geleneksel olarak 7’de 1 oranında da ruhani delege belirlendiği için 10 ruhani daha ekleniyor (aslında 11 olmalıymış) ve toplam delege sayısı 89 oluyor. Bu 89 kişinin oyuyla ikinci turda Patrik seçiliyor.

Eskiden en az nüfus olan bölgelerde bile yeterli sayıda Ermeni yaşadığı için bu sistem mutlaka halk iradesini doğru şekilde yansıtabiliyordu. Şimdi ise seçim çevresi denilen yerlerin pek çoğunda sembolik sayıda Ermeni kalmış olduğu için delege seçiminde ciddi adaletsizlikler göze çarpmaktadır. Örneğin, 1998’de 79 delege 15.807 oyla seçilmiştir. Bu da yaklaşık 200 seçmenin bir delege seçmesi anlamına gelmektedir. Ancak gerçek hiç de öyle olmamıştır. 15 bölgede 50’nin altında oy kullanılmış olduğu için bu bölgeler çok az oyla delegelerini seçmişlerdir. 37 vakfın 25’i 200’den az oyla delegesini seçmiştir. Diyarbakır’da 5 oyla 1 delege seçilirken, İstanbul’un uzak semtleri de 7-15 arasında oylarla 89 kişi arasına girecek gelegelerini göndermişlerdir. Buna karşılık Bakırköy, Kurtuluş gibi halkın yoğun yaşadığı semtlerde 1 delege için 250-300 oy gerekmiştir. Nüfusun az olduğu semtlerdeki Ermenilerin oyları kalabalık bölgelerdeki Ermenilerin oylarına göre 30-40-50 kat gibi oranlarla sonuçlara yansımıştır. Tabii, bu seçimde halkın çoğu aynı tercihi yaptığı için halk iradesinin sonuçlara yansımadığı söylenemez. Ancak tercihler farklı olsaydı, bu adaletsiz tahsis sistemi yüzünden genel toplamda %35-40 civarında oy almış olan adayın delege çoğunluğunu elde etmesi mümkün olabilirdi.

Bugünün Türkiye’sinde, sistem 1998’dekine göre daha da sakıncalı bir duruma gelmiştir. Diyarbakır, Kırıkhan gibi yerleşim bölgelerinde artık hiç Ermeni kalmamış olduğu biliniyor. Buralara formalite olarak gönderilecek kişilerin muhtardan ikametgah çıkartıp kendi kendilerine oy vererek delege olmaları ve tüm toplum iradesinin 89’da 1’ini temsil etmeleri kabul edilemez. İstanbul’un pek çok semtinde de kilise çevrelerinde 10-30 arası sayılarla ifade edilebilecek çok az sayıda nüfus vardır ve bu çevrelerde ileri gelen 1-2 kişi, akrabalık ve dostluk ilişkileri sayesinde bölgelerindeki seçimin sonucunu istedikleri gibi belirleme şansına sahiptirler. Dolayısı ile eski sistem uygulanırsa bu kişilerin şahsi iradeleri de toplum iradesinin 89’da 1’ini temsil edecek. Ne yazık ki, bu kişilerin bazıları bu duruma memnun oluyorlar ve sistemin kendi iradelerini ön plana çıkartmasının kendilerine değer kattığını düşünüyorlar. Oysa asırlardan beri süregelmiş olan demokratik sistemizin bozulmasına katkıda bulunmak bizleri değerli kılmaz, tam tersine değersizleştirir. Patriğin kim olacağını kilit adamlarla olan ikili ilişkiler değil halkın iradesi belirlemelidir.

Sistemi düzeltmek için neler yapılmalı?

Aslında en doğru çözüm en basit olanıdır. Örneğin, 70 delege seçileceğini ve toplam 14.000 oy kullanılmış olduğunu varsayalım. Bu durumda her aday için bölge farkı gözetmeden 70 kişilik sıralı bir delege listesi hazırlanır. Oylar tek merkezde toplanarak, her aday için aldığı 200 oya karşılık bir delege tahsis edilir. Örneğin, 4.000 oy almış olan bir adayın listesindeki ilk 20 kişi delege olur. Diğer aday ve adaylar da aynı şekilde, aldıkları oy oranına göre delege kazanırlar. 7’de 1 ruhani oyları da 10 kişi olarak eklenerek, toplam 80 delege ile ikinci tura gidilir ve Eş Patrik seçimi gerçekleşir.

Delegelerin bölgelere göre seçilmesi isteniyorsa o zaman en azından her kilise çevresinin bir seçim bölgesi olması uygulamasına son verilmeli ve Vakıflar Kanunu’ndaki son değişik dikkate alınarak seçim çevresinin ilçe olması sağlanmalıdır. Delege tahsisi ayrı ayrı vakıflara değil, vakfı olan ilçelere yapılmalı ve aynı ilçedeki seçmenlerin oyları, Vakıf Yönetim Kurulu seçimlerinde olduğu gibi, birlikte değerlendirilmelidir. Böylece birden fazla vakıf barındıran ilçelerdeki kiliselerin adaletsiz şekilde az oyla bir delege çıkarması engellenmiş olur ve son Vakıflar Kanunu’na uygun bir uygulama gerçekleşir.

Sonuç olarak, değişen toplumsal yapının kuralların da değişmesini gerektirdiği açıktır. Değişmemesi gereken kurallar değil, toplum iradesinin hakim olması ilkesidir ve bu çerçevede gerekli olan adımlar atılmalıdır. Seçim sonuçlarının taşıma oylarla etkilenmesine izin vermemek için bölgelerde oy kullanacak olan seçmenlere en az 6 ay bölgede ikamet ediyor olma zorunluluğu getirilmelidir. Toplum iradesinin sonuçlara sağlıklı yansıyabilmesi için, doğru kuralların yanında seçmen listelerinin de doğru olarak güncellenmesi ve düzenlenmesi şarttır. Bilgi işlem sistemlerinin bu kadar geliştiği günümüzde, bu iş için de uygun kimseler görevlendirilmeli ve en sağlıklı şartlarda seçime gidilmelidir.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: