İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Cehalet, ırkçılık vs.

Cehalet, ırkçılık vs.
Erol Katırcıoğlu – 10.10.2009 
http://www.taraf.com.tr/makale/7854.htm

Bugün hiç yapmadığım bir şey yapıp geçenlerde bu sütunda yayımlanan (1.10.2009) “İçimizdeki Irkçılık mı?” başlıklı yazımla ilgili “İnkâr ırkçılığın en besleyici gıdasıdır” başlıklı bir eleştiri yazısı yazan Ayşe Günaysu’ya (5.10.2009) cevap yazacağım. Doğrusu gazetelerin köşelerinde yazarın görüşleriyle farklı görüşlere sahip insanlara karşı “polemiksel” yazılar yazması oldum olası hoşuma gitmeyen bir tutumdur. Ama ne var ki bu yazı hem konusu nedeniyle ve hem de eleştirinin dozu nedeniyle bir cevabı hakediyor.

Yazım, ülkede farklılıklarımızla ilgili en önemli konuların başında gelen “Kürtler” ve “Ermeniler”le ilgili demokratik açılımların yapıldığı bu günlerde “Farklılıklar zenginliğimiz değil korkumuz olmuş” diye bir başlıkla verilen bir habere tepki göstermek amacıyla yazılmış bir yazıydı. Bir zamanlar bir gazetenin “Tehlikenin farkında mısınız” sorusuyla toplum içinde yaygınlaştırmaya çalıştığı korkuya benzer bir biçimde “Esasında bayağı da ırkçıymışız!” diyen ve girişilen olumlu çabaları ve umutları söndürme etkisi taşıyan bir yazıydı.

Onun için yazdım.

Kendine “İnsan hakları savunucusu” ünvanını uygun görmüş Ayşe Günaysu ise benim “…bu (ırkçılık) meselesinin ABC’sini” bilmediğime karar vererek anlaşılan bir “insan hakları savunucusu”nun yapması gerekeni yapıp yazıya bir “çakma” ihtiyacı hissetmiş ve oldukça yukarıdan ama bir yandan da panik halinde, gözlerine ve aklına inanamayarak “Hem de bir Taraf yazarı ha!” diyerek tepkisini göstermiş.

Gösterir ya!

Anladığım kadarıyla Ayşe Günaysu, Türkiye toplumunun hamurundaki farklı kimliklere modern anlamda “Birlikte nasıl yaşarız” gibi bir sorunun cevabını bulma şansının verilmemiş olması dolayısıyla “öteki”ni tanımadığına dair görüşüme takılmış. Burada sözünü ettiğim zenofobi ile ırkçılık arasındaki farktı. Zenofobi ile ırkçılık arasındaki fark birinin akıl-dışı bir tepki diğerinin ise akla uygunlaştırılmış bir tutum olmasıyla ilgilidir. Zenofobi, tanımadığınız bir “yabancı”yla karşılaştığınızda sizden farklı olması nedeniyle ona gösterdiğinizi bir tepkidir ve özünde akla-aykırıdır. Ama eğer bir biçimde o “yabancı”yla ilgili “bilgi”lenirseniz, rahatlar ve sonuçta onu hemen sevmezsiniz belki ama ondan korkmaz onunla birlikte yaşamaya alışırsınız.

Oysa ırkçılık, karşılaştığınız “yabancı”yla ilgili olarak “bilinçli” bir tutuma işaret eder. Şunu der gibidir: “Bu kişiyle yaşamak istemiyorum, benden uzak dursun, benden uzak durması için elimden geleni yapmalıyım.”

Bu tartışmanın nedeni olan Musevi vakfının yaptırdığı araştırmayı görmedim. Gazetelere yansıdığı kadarıyla okudum ve bu yazının başında da belirttiğim gibi hem haberin kullanılışına ve hem de ima ettiklerine itirazım büyük ölçüde bu çalışmanın bu iki kavramı yeterince tefrik etmediği kanısına varmış olduğumdandır. Yani sizin “ırkçılık” dediğiniz zenofobidir ve zenofobi de bugün hemen hemen bütün toplumlarda rastlanan bir olgudur. Buradan zenofobiyi aklamaya çalışmak gibi bir anlayış içinde olmayacağım da sanırım yazılarımı okuyanlar için açıktır.

Tabii bir de bu tartışmanın Türkiye toplumunda neye karşılık düştüğü ve “Batı”lı gözlüklerinden dolayı bir çok kişinin, bu arada Ayşe Günaysu’nun da Türkiye toplumunu “cahil” ve o nedenle de “yaygın ve güçlü” ırkçı eğilimleri olduğuna dair görüşlerine de itirazım var. Türkiye’de ırkçılık ve milliyetçilik (zenofobi değil) başından beri devletin Türkiye toplumunda görmek istediği ve fakat bir türlü başaramadığı ideolojilerdir. Ortak paydası “Müslümanlık” olan Osmanlı sonrası Türkiye toplumunda devlet, Müslümanlık üzerinden bir milliyetçilik ve giderek de ırkçılık üretmeye çalışmışsa da bunu başaramamıştır. Başarısızlığının sebebi ise daha çok “Müslümanlık”la ırkçılığın yan yana gelmesindeki zorluklardır. Tabii başarısızlık dedim ama bu çabanın tümüyle başarısız olduğunu söylemek de mümkün değildir. Nitekim devletin bu çabası “laik ve Batılı” bir kimlik üretmiş ve aslında ırkçılık da milliyetçilik de bu kimliğin açık değilse de içerilmiş ögesi haline gelmişlerdir.

Bu söylediklerime Ayşe Günaysu katılmayabilir tabii ki. Ama o zaman da bize yazısındaki şu cümlecikleri açıklamasını istemek düşer. “Vahamet, bu milletin ırkçılığını inkâr etme refleksinden kaynaklanıyor…”, “Irkçılığın cehaletten kaynaklandığı (…) tabak gibi ortada…”

Bir topluluğa, sanki o topluluk homojen bir toplulukmuş gibi “bu millet” diyerek, onu “cahil” ve dolayısıyla da “ırkçı” ilan etmek de bir çeşit totaliterlik ve ırkçılık değilse nedir?

Kuruluşundan bu yana bu topraklarda bir Türk ırkçılığı aşılamak devlet elitlerinin çok arzu edip de başaramadığı bir olgudur. Buna rağmen bu toplumda bir tür cemaat yapıları altında yaşayan insanlar üzerinde bu çabaların hiç tortusunun olmadığını da söylemek istemiyorum. Ama hiç bir zaman “birlikte yaşamanın” bırakın bir anayasa çerçevesinde konuşulduğu, farklılıkların normal hayat içinde ifade dahi edilemediği bir ülkenin insanlarına toptan “cahil” demek ve bu nedenle de onları “ırkçı” ilan etmek, Ayşe Günaysu’nun düşünemediği kadar özünde totaliter ve ırkçı bir tavırdır.

Devletin tutumu nedeniyle bugüne dek farklılıklarıyla yüzleşememiş Türkiye halkı belki de ilk defa “Kürt açılımı” ya da “demokrasi açılımı” çerçevesinde bu yüzleşmeleri yapacak. Bunun ülkenin demokratik yapısını kökünden değiştirecek bir koca adım olduğunu anlamayanlara ise benim “Allah selamet versin size!” demekten başka ne sözüm olabilir ki?

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: