İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İslam Bir Hıristiyan Mezhebi Olarak mı Doğdu? Yurdakul Er

İslam Bir Hıristiyan Mezhebi Olarak mı Doğdu? 
Yurdakul Er 
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/yurdakul-er/islam-bir-hiristiyan-mezhebi-olarak-mi-dogdu-16884

Uzunca bir zamandır yazıyoruz, ama ondan çok daha uzun bir zamandır da farkındayız: Görevlerimiz, yükümlülüklerimiz sıraya ve hesaba gelmemekte kararlı. Aralarında bir öncelik sıralaması yapmak, birini erteleyip yalnızca diğeriyle ilgilenmek gibi bir şansımız yok. Devrimci durumun sonucu veya cilvesi diyelim. Hepsi birden, hepsi üst üste geliyor. Türkiye tasfiye edilirken bin türlü ayrıntı, bu tasfiyeye direnenlerin kapısının önünde çözüm bekleyen sorunlar başlığı altında yığılmış durumda. Böyle.

Geçen hafta bu köşedeki yazının girişinde ve geçerken değindiğimiz bir “hadise” nedeniyle bazı dostlarımızın uyarısını aldık: İslamiyetin bir hıristiyan mezhebi olarak doğması ve, deyim yerindeyse, “sonradan islamlaştırılmasıyla” ilgili yeni çalışmalara yönelik bir bilgi notu iletmek durumundayız; dostlarımız haklıdır. Geçiştirilir gibi değil. Nüfusu neredeyse tamamen müslümanlardan oluşan bir ülkenin aydınları ve solcuları, böyle tartışmaları nasıl görmezlikten gelebilir? Olmaz. Fakat Turan Dursun’u anmadan, o koca yürekli öfkeyi, az rastlanır bilgi edinme ve paylaşma hırsını sevgiyle anmadan da olmaz. Keşke aramızda olabilseydi. Neyse…

Niyetimiz taklit değil, kendi katkımızı arıyoruz, onun için de dışarıda, özellikle de küstah Batı’da neler olup bittiğini yakından takip ediyoruz. Kemal Okuyan bir süre önce, Gelenek’te, taklit edenlerin takip sefaletine dikkat çekmişti ve aslında içimizdeki uşaklarla uşak adaylarına seslenmişti: “Taklit ediyorsan, özeniyor ve büyüsünden kurtulamıyorsan, sonu gelmeyen Avrotik külliyat giderek entelektüel bir obeziteye dönüşüyorsa, takip de etme!”

Bu, elbette tersinden, devrimci bir görev çağrısıdır. Taklit etmeden, özenmeden ve hele hele büyüsüne hiç kapılmadan “Avrotik külliyatı” devrimci entelektüel ateşimizin karşısına almak, onunla hesaplaşmak zorundayız. Obezitenin üstesinden ancak böyle gelebiliriz. Neler olup bittiğini ve entelektüel şiddetimizin etkisini ancak böyle saptayabiliriz. Bu inat, Lenin Okulu’nun bir özelliğidir, herhalde eklemeye gerek yok. Okul, her okul, bir soyutlamadır. Peki.

Peki ve biraz da bununla bağlantılı: Batı’daki bilimsel veya sanatsal birikimi, yeni ürünleri, özellikle “Avrotik külliyatı” sorgulamak için iyi bir örnek son dönem islam tarihi araştırmalarında var. Geçen yüzyıla İncil araştırmalarının, yani hıristiyanların kutsal kitabındaki metinlerin tarihsel ve eleştirel bir filtreden geçirilmesi damga vurmuştu. Görünen o ki, bu yüzyıla da Kuran’la ilgili benzer tarihsel-eleştirel metin incelemeleri damgasını vuracak. Zaten son 10 yıldır yoğun bir yayın hareketiyle karşı karşıyayız.

Araştırmacıların hangi saiklerle hareket ettiklerinin pek bir önemi yok aslında. Şu ya da bu nedenle, hepimizi ciddi bulgu ve saptamalarla yüz yüze bıraktıklarını kabul etmeliyiz. “Hıristiyan kapitalizmi ve emperyalizminin” bu olanağı ve bu alanı boş bırakacağını elbette düşünemeyiz. Ama bilim, son çözümlemede kendini biç biçimde temizler.

O nedenle Saarland Üniversitesi Felsefe Bölümü’nün emekli profesörlerinden, İncil ve Kuran’la ilgili bilimsel araştırmalar uzmanı Karl-Heinz Ohlig’in yayınları önümüzde duruyor. Ohlig ve yakın çalışma arkadaşları, ki her biri alanında dünya çapında uzmandır ve galiba bu çevrenin ortalama yaşı 70-75 civarındadır, 1300 yıllık islam tarihini yeniden okuyor ve bizleri şaşırtıcı sonuçlarla yüz yüze bırakıyorlar. Ohlig, zaman zaman “tanrı inancına sahip olduğunu” hatırlatma gereği de duyuyor. İşin felsefi boyutu bir yana… Ama..

Ama bizlere de çok iş düşüyor. Prof. Dr. Ohlig ve dostlarının son kitapları, “Der frühe Islam” (Erken İslam), “Die dunklen Anfänge” (Karanlık Başlangıçlar), geçen yıl yayımlanan “Schlaglichter: Die beiden ersten islamischen Jahrhunderte” (Dar Alana Güçlü Işıklar: İlk İki İslami Yüzyıl), islamın doğumu ve gelişimiyle ilgili, asıl önemlisi, bu dinin tarihselleştirilmesiyle ilgili çok önemli ipuçlarını ve yeni tutamak noktalarını tartışmaya açıyor. Bu çevrenin en parlak isimlerinden birini, ki takmadır, Christoph Luxenberg oluşturuyor. Tarihselcilik düşmanı islam teolojisini gerçekten sarsan filolojik araştırması “Die syro-aramäische Lesart des Korans. Ein Beitrag zur Entschlüsselung der Koransprache” (Kuran’ın Süryanî-Aramî Okuma Biçimi. Kuran Dilinin Şifrelerinin Çözülmesine Bir Katkı), 2000 yılı sonlarında ilk kez ve korka korka çıktığından beri, ciddiyetiyle din araştırmaları alanına tam bir bomba gibi düştü. Bu arada İngilizceye de çevrildi. Ayrıca kopan tartışmalarla ilgili, popülist hezeyanların dışında kalabilenler için, bir kitap (“Streit um den Koran”) da yayımlandı ve galiba dört baskıyı falan geride bıraktı.

Semitik diller uzmanı Luxenberg, Aramî-Süryanî kaynaklarını yeniden değerlendirip, islamın kuruluş dönemindeki belgelerin yazıya hatalı aktarımı ve bunların da Arapçaya girerken yaşadığı tercüme yanlışları üzerine çalışarak, cennette “hurilerin” değil “beyaz üzümlerin” olması gerektiğini Önasya kültürleriyle bağlantılar çerçevesinde kayda geçiren bir bilimadamıdır. Geçmişte basına da yansıdı zaten bu tezler.

Yukarıda sözü geçen kitaplar, yeni mutlak doğruları içermiyor. Tartışma noktaları ve açıklama önerilerini gündeme getiriyor. “Mohammad” sözcüğünün bir peygamber ismi değil, aslında Jesus’u (İsa) imleyen bir sıfat olduğu iddiası, bilim alanında, kesinlikle bir küfür değil, tarih araştırmaları için ciddi bir tutamak ve tartışma noktasıdır. Hangi isim altında olursa olsun, kapitalist dinselliğin giderek yayıldığı ve hıristiyan, yahudi veya islam köktenciliği-dinciliği halinde boğazımıza sarıldığı günümüzde (“yeni ortaçağ”), bu tartışmalara girmek gerçekten zordur. Ama bilim acımasızdır. Bir de, aydınlanmacıların günümüzdeki tek mirasçıları, sosyalistler, acaba başka bir şansa sahip midir? Bu hep böyle olmadı mı?

Turan Dursun bizi yakan bir örnek.

Katillere bahane mi yok?

Turan Dursun, bu çok hoş ve yüksek öfkeli aydınlanmacı gerçekten yaşamalı ve yakın bir gelecekte Türkçemize de çevrileceğine inandığımız Karl-Heinz Ohlig, Christoph Luxenberg (takma isim), Claude Gilliot, Alfred-Louis de Premaire, Gerd-R. Puin, Ibn Warraq (takma isim), Sergio Noja Noseda, Volker Popp, Modher Sfar gibi bu alanın önde gelen araştırmacılarının yapıtlarını bizzat yorumlayabilmeliydi. Dinleri tarihselleştirilmek, onları bir gelişim süreci içinde incelemeye tabi tutmak, aydınlanmanın mistik karanlığa karşı en önemli kazanımlarından biridir. Yeni aydın kuşakların yaratılmasında, sosyalizmin kuruluş çabalarında bunu yeniden gündeme getirmek de, öncelikle devrimcilere, sosyalistlere düşen bir görevdir.

İslamın kuruluş dönemi ve ilk iki yüzyılının tamamen karanlıkta kalmasını insanlar anlamlandırmaya çalışıyor. Yanıtlardan biri, tartışmaya açılan bir bulgu ya da iddia, bu yeni dinin bir hıristiyan mezhebi olarak doğduğu, bunun da o dönemdeki Süryanî-Aramî kültürün taşıyıcısı-mirasçısı Arap dünyası için şaşırtıcı bir şey olmadığı yolundadır. Bu tez, filolojik ve arkeolojik bulgularla desteklenmektedir.

İşte bu noktadayız.

Peki, satılık imamların, ülkemizi, yoksul emekçi halkımızı, aydınlanmacı kültürel birikimimizi emperyalizme ve kapitalizme peşkeş çeken badem bıyıklı bu dinci sürünün egemenliğinde hiç mi bir şey yapamayız?

İşimiz zor, kabul.

Ama ne olursa olsun her olguyu, kurumu, insanı, nesneyi tarihselliği içinde ele almaya başladığımız an, büyük zaferin de rüzgarını da hissetmeye başlıyoruz. Tarihselleştirdiğimiz her şey, dogmatik yükünü soyunmak zorunda kalıyor. Dünyevileşiyor, insanileşiyor.

Bu, böyle. Bir başka şey daha var: Biz.

Biz, Batı’ya bütün müktesebatıyla ve aydınlanmanın taşıyıcıları kimliğimizle kafa tutmayacaksak, yukarıda sözünü ettiğimiz bulguların büyüsüyle kendimizden geçivereceksek örneğin, Okuyan’ın uyarısı boşuna değil, var öyle bir tehlike çünkü, bu işlere hiç bulaşmayalım daha iyi.

İslam tarihiyle ilgili olarak Önasya dinler tarihine, Süryanî ve Aramî katkıya dönerek, filolojik araştırma sonuçlarını yeniden irdeleyenlerle de tartışmak durumundayız. Türkiyeli uzman dostlarımıza, Turan Dursun’un yaşamı pahasına açtığı o yola giren dostlarımıza çok iş düşüyor. Bu yükün altına bizimkiler girmezse, Ohlig’ler, Luxenberg’ler falan pek sağlam duramaz.

Nâzım Hikmet Akademisi’nde başlayabiliriz. Sonra, sosyalist Türkiyemizdeki dev Nâzım Hikmet Üniversitesi’nde, art arda uluslararası düzeyde bilimsel konferanslar düzenleyeceğimiz zamanlar da gelir.

O güne kadar ve sonra da, Turan Hoca’nın entelektüel yükünü ve hırsını geride bırakacak kadar kararlı devrimci öğrencilere çok ihtiyacımız var.

Bu konuyu gündemde tutmak zorunda kalacağız gibi görünüyor.

Tekrar döneriz…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: