İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Frankfurt’ta Hemşinli Bir Ahçik: Aliye Alt  Mehmet ASAL

Frankfurt’ta Hemşinli Bir Ahçik: Aliye Alt 

Mehmet ASAL
Çalışmaya gittiği Almanya’da etnik kimliğini keşfetti.
“Bahçelerde mor meni
Verem ettin sen beni
Ya sen İslam ol ahçik
Ya ben olam Ermeni”
(Bir Anadolu Halk Türküsü)Türküdeki Ahçik kim? Ermeni kızı. Hemşince’de “genç kız” anlamına geliyor. Babası Hemşinli olan Aliye Alt, Almanya’da Türk ve Müslüman olarak yaşadıktan sonra, çevresine Ermeni kökenli olduğunu açıkladı ve 50’sinden sonra ise üniversiteyi bitirdi ve diploma tezini de Hemşin üzerine yazdı. Aliye Alt ünlü bir siyasetçinin de kuzeni.

Chronicle, Frankfurt’ta yaşayan Aliye Alt ile bir röportaj yapmamı istediğinde biraz canım sıkılmıştı. Bu konuyu daha önce de duymuştum. “Ahhh” dedim kendi kendime, “Yine bir Ermeni meselesi. Avrupa’da bu röportajlar için beni mi bellediler?..”
Röportaj öncesi yaptığım birkaç kısa telefon görüşmesi de hiç iç açıcı cinsten değildi. Oldukça çekingen hatta korkulu bir ses vardı telefonun öbür ucunda. Chronicle’ı bilmediğini, beni tanımadığını, araya iyi tanıdığı kişiler girmiş olmasa, bu röportaja hiç yanaşmayacağını söylüyordu: “Zaten kitabım da yayınlandı, Türkiye’ye gittiğimde sınırdaki gümrük polislerinden bile korkuyorum aslında…”
Köln istasyonunda bindiğim tren ICE denen cinsten. Trenden çok uçağı andırıyor. Almanya’nın en hızlı trenleri bunlar. Rahat koltuklardan birine kuruluyorum. Çantamdan röportaj için hazırladığım notları çıkarıyor ve son bir defa kontrol ediyorum. Soru listesine birkaç ek yapıyorum. Tren saatte yaklaşık 200-210 kilometre hızla Frankfurt’a doğru yol alırken oldukça tedirginim.
Frankfurt Garı’na giriyoruz. Buluşma yeri olarak kararlaştırdığımız Turist Enformasyon Bürosu’nun önüne ulaştığımda henüz kimse yok. Biraz sonra karşıdan kısa boylu, şen yüzlü, biraz telaşlı, sempatik bir kadın etrafına bakınarak bana doğru geliyor. Tamam diyorum,

Aliye Alt, ağabeyi ile.
buluşacağım kişi bu olmalı. Ceket-pantolon giymiş, boynuna bir şal bağlamış. Siyah çerçeveli gözlüğüyle, bir zamanların tanınmış Yunanlı şarkıcısı Nana Muskouri’ye benzetiyorum. 50 yaşlarında olmalı. Ciddi gözlüğünün arkasında beyaz başörtüsünü yöre usulü sıkıca bağlamış, yaşama bağlı, neşeli bir Karadeniz kızını görür gibi oluyorum. Sıkıntım dağılıyor birden.
Sempatinin bu çeşit röportajlardaki önemi büyüktür. Oldukça çekingen ve düşünceli bir hali var. “Merhaba” diyorum, “Siz Aliye Hanım olmalısınız.” Beni görünce biraz şaşırdığını fark ediyorum. Başka görünüşlü birini mi bekliyordu acaba?
Kendimi tanıtıyorum. Profesyonel gazeteci değilim. Ara sıra bu tarzda enteresan ropörtajlar yapıyorum işte. Onun kuşağından biriyim. Konuştukça Almanya’da çokça ortak tanıdıklarımız olduğu ortaya çıkıyor. Hatta bir iki Ermeni tanıştan ve Almanya Ermeni Patriği Bekciyan’dan konuşuyoruz. Giderek rahatladığını fark ediyorum. Ben memnunum. Güven notum yükseliyor olmalı. Daha önce oluşan sıkıntım dağılıyor.
Ermeni kökenliliği ve bunu sonunda herkese açıklayıp bir anlamda kendini bulması, onun için çok önemli olmalı. Bu röportajın konusundan bağımsız olarak hep bunu konuşuyor ve kelimelerde adeta yeniden yaşayarak anlatıyor, anlatıyor…
Boynundaki şalı göstererek “Bunu bilir misiniz?” diye soruyor, “Ne olduğunu fark ettiniz mi? Aslında bir şal değil bu. Öyle bir eşarp da değil. Bu, tipik Hemşin puşisidir. Sadece Hemşinli kadınlar kullanır ve bununla başlarını örterler”. “Çok güzel bir puşi bu” diyorum. “Hayır” diyor, “Çok güzel olması benim için yeterli değil. Renklerine dikkat edin. Bunlar Ermeni ulusal bayrağında da yer almış olan ulusal renklerimizdir. Bu bir tesadüf olabilir mi sizce? Bence olamaz. Puşinin renkleri bile bize kökenimizi anlatıyor.”

PSİKİYATRİK TEDAVİ GÖRDÜ
Yakasında kocaman bir rozet var. Yeni çıkan madeni 1 liraların iki katı büyüklüğünde desem, yalan olmaz. Ermenistan’daki büyük katedral bu. 2003’te yapılan “soykırımı anma” törenlerinin resmi amblemi seçilen katedral. Patrik Bekciyan hediye etmiş. “Bunu yakamdan hiç çıkarmam. Dosta düşmana karşı gururla taşıyorum.” Arabasına doğru yürüyoruz. Konuşmayı nerede yapabileceğimizi bir süre tartışıyoruz. “Kusura bakmayın, sizi hiç tanımıyordum ve bu yüzden evime götürmeyi de düşünmedim” diyor. “Bir kafede otursak o da olmazdı, en uygun yer olarak şimdi yanında staj yapmakta olduğum psikiyatristin muayenehanesini buldum. Üniversitede benim hocamdı, daha sonra sorunlarım dikkatini çekmiş olmalı ki, bana terapiye gelin dedi ve beş yıl boyunca beni tedavi etti.”
Yüzüme bakmaksızın devam ediyor: “Gülmeyin, psikolojik tedaviye tabii ki ihtiyacım vardı. Sorunlarımın olduğunu biliyordum ve bunlar profesyonel bir kişi tarafından çözümlensin istiyordum. Sorun sadece köklerimi arama, kendimi tanımlama sorunu değildi. ‘Dönme’liğimi fark etmem, okumamın engellenmesi, ailemin beni nişanladığı bir akrabam tarafından ortada bırakılmışlığımı kaldıramıyordum. Çevremin baskısı da beni yıldırıyordu.”
Direksiyonda oğlu Deniz, Frankfurt içinde kısa bir seyahatten sonra muayenehaneye ulaşıyoruz. Teybimi açıyorum. O da bir teyp getiriyor. “Kusura bakmayın” diyor, “konuşmalarımızı ben de kaydedeceğim.” Kendimi tutamıyor ve gülümsüyorum: “Neden? Bir güven sorunu mu bu?”
“Bakın” diyor utangaç bir ifadeyle, “kendinizi anlattınız ve size güveniyorum aslında. Bu davranışım size duyduğum bir güvensizlik değil. Ama siz bunu yine bir ‘dönme’nin duygusu olarak alın. Toplumsal-sosyal kırılmalar, kitlesel travmalar yaratır. Kitlesel travmalar bu fırtınaları yaşamış bireylerin psikolojisinde zannedildiğinden büyük etkiler yaratır ve kişisel travmalara yol açarlar. Bu benim doktora konum. Konuyu çok iyi biliyorum. ‘Dönme’ duygusu işte bu çeşit travmaların en tipik örneğidir. Kişi bunun etkilerini yaşamı boyunca taşıyor. Bu olay bütün bir yaşamı etkisi altına alabiliyor.”
Bir sessizlik gelip oturuyor omuzlarıma. Utanç mı bu? Ezikliğin başka türü mü? Ermeniler hakkında ne çok da atıp tuttuğumuzu düşünüyorum. Onlar ezilmişliklerinin, yok edilmişliklerinin, bu topraklarda bir avuç kalmışlıklarının sessizliğinde yaşamlarını birer gölge gibi sürdürmeye çalıştıkça; itiraf etmek yerine resmi tarihi her geçen gün yeniden ve daha öfkeli, daha hırçın daha da çarpık mı yazıyoruz?..
Gurbeti çeken bilir, demişler. Sıla hasreti bir gün dönülecek olana hasrettir. Kendi istekleri ile gurbete çıkanlar, orada ‘getto’larını kurarlar. Yeni gelinen yerde eskiyi yaşatma çabası, kendini koruma duygusudur bu. Değişmeden geri dönebilme içgüdüsüdür. Sürülmüşler, ‘tehcir’e uğratılmışlar, doğup büyüdüğü topraklardan zorla çıkarılanlar nereye dönebilirler ki? Yeni ülkelere ulaşabilenleri için ‘vatan’ dönülebilecek bir yer değildir artık. Doğduğu topraklar söylemlerde, hikâyelerde kalır. ‘Vatan’ o topraklarda en son hatırlanandır. Orada en etkilemiş, en taze olandır. ‘Kıyılmışlıkları’ vatan olur. Vatan ‘tehcir’de yaşatılır. Diaspora duygusu budur. Öfkeyi besler, kuşkuyu büyütür, nefreti yaşatır.
Bir asır sustuktan sonra yeni yeni konuşmaya başlayanların bize anlatacakları ne çok şey var aslında. Bu topraklarda sessiz bir gölge gibi yaşamaya çalışanlardan öğreneceğimiz ne çok şey var…
Hiçbir şey söyleyemiyorum. Bir yorum yapmaya kalkışmak bile büyük bir terbiyesizlik olacak. O da teybini çalıştırıyor. Röportaj resmen başlıyor.

“KEŞİŞ HERİF”
DİYE SÖYLENİRDİ
Aliye Hanım nüfus kağıdında 1948, Zonguldak-Karabük doğumlu. Esas doğum tarihinin 1950 olduğunu söylüyor. Baba tarafı Batı Hemşinli, Karabük’ten evlenmiş. Akrabaları hâlâ Hemşin yöresinde yaşıyorlar. Hali vakti yerinde. Lokanta ve bakkal sahibi, eşraftan. Politik olarak da aktif bir insan. Demokrat Partili. 27 Mayıs sonrasında sorguya bile alınmış. Ailesinin genel olarak da politikada aktif olduğunu söylüyor. “Bizde her askeri darbeden sonra sorguya çekilen birileri vardır.” Babası çevresinde yardımsever bir insan olarak biliniyor. 1938 sonrasında o yöreye yerleştirilen “Kırmanç”ları bile kollarmış. “Babamın lokantası onların buluşma yeriydi. Peki bunu nasıl açıklarsınız? Bu bence ancak babamın da ‘başka’, ‘ayrı’ olması ile açıklanabilir.”
Ermeniliği ile ilgili olarak babasından hiç bir şey duymamış: “Batı Hemşinliler bunu kabul etmezler; Ermeni olan, ‘dönme’ olan Doğu Hemşinliler’dir derler.
Ama annem babama kızdığında onun Ermeniliğine yüklenirdi. ‘Bu Ermeniler zaten böyle hain olurlar’ derdi. Babam gittikten sonra ‘keşiş herif’ diye söylenirdi arkasından. Ben çocukken keşişin ne olduğunu bilmezdim. Almanya’ya geldim ve seneler sonra öğrendim bunun bir Hıristiyan din adamı olduğunu.
Anneannem de ‘mezarsıza, çarıksıza kız vermeyeceksin’ derdi. Dönmelerin ziyaret ettikleri ata mezarları olmaz ki! Yok edilenlerin mezarı bulunmaz ki…”
Annesi Samsunlu. Annesinin baba tarafının tarihini bilemiyor. Büyük dedelerinin Horasan’dan geldikleri, önce Vezirköprü’de ve sonra Samsun ve çevresinde yerleştikleri söylenirmiş. Dede TCDD’de memurmuş.
Bunlar hep sarışın ve mavi gözlü insanlar. Anneannesi ise Çerkes.
Anneanneler kutsal kişilikler. Aliye Hanım da anneannesini çok seviyor. Özcan Alper’in kısa filmi “MOMİ”yi seyrettiniz mi? Momi Hemşince büyükanne demek. Filmini de Hemşince çekmiş Alper Özcan; “Biz Hemşince’yi büyükannelerimizden öğrendik. Evde, çocukken ilk öğrendiğimiz dildi. Bu dilin sözlü kültür aracılığıyla yaşamış olması, büyükannelerimizin bu konuda en etkili kaynaklar olmasını da beraberinde getiriyordu” diyor.
Büyükannelerimizden sadece etnik dilleri mi öğrendik? Bence hayır. Onların masallarında resmi tarihle gizlenmiş, giderek unutturulmuş gerçekler yok mudur sizce de. Aliye Hanım da ‘Tehcir’ konusunu annesinden ve daha çok anneannesinden duymuş. O da korkulu ve üzüntülü masallar gibi anlatırmış bunları.
Onun masallarında da ejderhalar, Zümrüd-ü Anka kuşları varmış; ama Samsun’dan vagonlarla taşınan Rumlar da. Parçalanmış insan resimleri varmış, onların kanıyla deniz kızıla kesermiş bu masallarda.
Çok sonraları annesi de benzeri şeyleri anlatmış. Kundağından ağaca asılı bulunmuş bir kız çocuğunun ailesi tarafından evlat edinilerek büyütüldüğünü, bu kişinin kızının daha sonra Yunanistan’da akrabalarını bulduğunu, büyük hala dediklerinin Yunanistan’da öldüğünü, ama

Karabük doğumlu Aliye Alt, şimdi Franfurt’ta yaşıyor.
cenazesinin Türkiye’ye getirilip burada gömüldüğünü öğrenmiş annesinden.
“Benim aile ve akraba çevremde Ermeni olarak tehcire tabi tutulanların olduğunu sanmıyorum. Kimseden de duymadım. Ama kamyon taşımacılığı yapan bir yakınım Gürcistan’da şimdilerde Müslüman olarak yaşayan ve ailemizin lâkabını taşıyan akrabalarımızla karşılaştığını anlattı. Diploma tezimle ilgili yaptığım çalışmalardan eski Sovyetler Birliği topraklarında Müslüman olarak yaşayan 300.000 kadar Hemşinli bulunduğunu biliyorum.”
Baba tarafından tehcirle ilgili tek bir anlatı biliyor. Dedesi katırla mal satarmış Hemşin’de. Oraya her gittiğinde mutlaka ziyaret ettiği zengin bir Ermeni ailesi varmış. Bir defasında yine onları ziyaret ettiğinde ‘bugün gitme bu gece burada kal’ demişler ona. ‘Bizi yarın alacaklar ve belki de bir daha hiç göremeyeceksin!’ Aliye Hanım annesine çok sonraları bunu açıkça sorduğunda, babasının Ermeni kökenli olabileceğini öğrenmiş: “Babamın Kayserili bir Ermeni arkadaşı bize misafir gelmiş. Sohbet sırasında ‘Bak siz dilinizi bile unuttunuz, ama biz hâlâ konuşuyoruz’ demiş. Babam kabul etmemiş bunu tabii. ‘Yok canım biz aslımızı, dilimizi unutmadık. Biz Hemşinli’yiz’ demiş. Ama bana sorarsanız, bu Hemşinliler nasıl ‘Türkler’dir ki, bunlarda Türklere ‘kıvırcıklar’ denir. Kıvırcığa kız verilmez ve kıvırcıkla komşuluk yapılmaz.”

GURBETE DOĞRU YOLCULUK
Ama Aliye Hanım yine de Türk ve Müslüman olarak büyüyor. İlkokuldan sonra okula göndermiyor ailesi. 12 yaşlarındayken dayısının oğluna sözlüyorlar. Oğlan üniversite okuyor ya, onun okumasına gerek duymuyorlar. Ama o okumaya çok önem veriyor. Ailesi dindar bir aile. İkinci bir üvey annesi var. Onun ailesi Safranbolu eşrafından. Üvey anne çok iyi bir eğitim almış. Bir yanı modern bir kadın, bir yanı tarikat. Safranbolu Evleri’nin konu edildiği bir albümde üvey annesinin ailesinin evinin fotoğraflarını tanımış. Resmi bana da gösteriyor. Bir havuz odası bu. “Bu havuzun etrafında zikredilir, hu çekilirdi, üvey annem beni de götürürdü” diye anlatıyor. “Okuyamamış olmayı hayatım boyunca hiç kabullenemedim ve bu açığı kapatmaya çalıştım” diyor. Okuma ve öğrenme duygusu çok güçlü. Bir yaz boyunca gece gündüz çalışarak dışarıdan ortaokul sınavlarını veriyor. Kız Sanat’a devam ediyor. Yine dışarıdan girdiği sınavlar sonucu gururla lise diplomasını alıyor. “Hayatımda gerçek bir kırılma noktasıdır” diye tanımladığı olay sonucu 1973 Kasımı’nda işçi olarak Almanya’ya geliyor. Ankara’da o zamanın İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun Almanya’ya işçi gönderen bürosunun son yolcularından.
Sözlüsü üniversiteyi bitiriyor, onu terk ediyor ve zengin bir kızla nişanlanıyor. Ailesi ve özellikle ağabeyi bu olayı kınamak yerine sözlüsüyle ilişkiyi sürdürüyor. Bu olay ona o kadar dokunuyor ki, üç saatte gurbete çıkmaya, yaşadığı yeri terk etmeye karar veriyor: “Aslında yine de çok uzun sürdü karar vermem. Tehcire uğrayanların bu kadar zamanı da olmadı. Çok kısa bir süre içinde ve hem de kendi istekleri dışında bilinmezliklere doğru yola koyulmak zorundaydılar onlar…”
Almanya’da bir tekstil fabrikasında çalışmaya başlıyor. İran-Irak savaşına askeri kıyafet ve malzeme üretiyorlar. Tabanca kılıflarını otomatik olarak diken bir tezgâhta, sabah 06.00 akşam 18.00, on iki saat çalışıyor Aliye Hanım. Tezgâhın altına sakladığı bir sözlükle, iki tabanca kılıfı arasında bir Almanca kelime öğreniyor gizliden gizliye. Kadınlar için bir işçi yurdunda kalıyor. Odada beş kişiler. Geceleri küçük bir lambanın ışığında okumaya devam ediyor. Altın dişli Antakyalı bir kadın, ” Biz uyuyamıyoruz, burada çoluk çocuğumuzun rızkını çıkarmaya çalışıyoruz, sense okuma derdindesin” diye saldırıyor Aliye Hanım’a. Öyle hırpalanıyor ki, iki hafta hastanede yatıyor. Ve o kadar utanıyor ki, Türkiye’ye dönüyor. Kısa bir süre sonra ise erkek kardeşini Türkiye’den çıkarmak ve yanına alabilmek için tekrar ver elini Almanya…
1975’te bir Alman’la evleniyor, iki çocukları oluyor. Kızı şimdi 26, oğlu Deniz ise 28 yaşında. Tekstil alanında terzi ve kalıpçı ustası olarak çalışıyor, Frankfurt’ta büyük bir modaevine bile düşüyor bu arada yolu. Hatta bir ara dört sene kendi butiğini bile işletiyor. 13 yıl sonra boşanıp çocuklarıyla yaşamaya başlıyor: “Çocuklarımı en iyi şekilde yetiştirmeye uğraştım. İstedim ki çok iyi bir eğitim görsünler. Benim travmalarımı yaşamasınlar. Çok kültürlü olmanın sorunlarının üstesinden gelebilsinler.”
İki çocuk da Almanya’nın en iyi okullarından sayılan WaldorfSchule’de okumuşlar. Deniz bugün Almanya’da ‘soykırım’ tabloları ile tanınan genç ve başarılı bir ressam. Aliye Hanım oğlu ile ilgili son derecede ilginç bir olay da anlatıyor: “Lise sonrası onu Güzel Sanatlar Akademisi’nin yetenek sınavlarına götürdüm. Oğlum o zaman Türkçü eğilimli bir çocuk. Bayraklarla dolu resimler çiziyor. Orada resimlerine bakan eğitmenler, ‘siz Ermeni olabilir misiniz acaba ya da oğlunuz Ermeni ressamlarla mı çalıştı daha önce?’ diye sordular. Deniz’in kullandığı temel renklerin ve resim tarzının Ermeni ressamlarda görüldüğünü söylediler.”

TEZİ DE KİTAP OLDU
1989 Aliye Hanım’ın yaşamında yeni bir dönem. 41 yaşındayken Türkiye’de üniversite seçme sınavına giriyor ve kazanıyor. Bu sınav Almanya’da üniversite öğrenimi yapabilmesi için gerekli. Okumayı, öğrenmeyi, her an biraz daha ileride olma çabasını hiç terk etmiyor Aliye Hanım. Bu tükenmez okuma ve öğrenme arzusunu şöyle açıklıyor kendince: “Bilmem, bir kökü beni ortada bırakıp zengin ve okumuş bir kızla evlenen sözlümle aramı kapama arzusu mu acaba? Bu terk edilme olayı benim hayatımdaki kırılmalardan bir tanesi. ‘Ben yeterli değilim, daha geriyim, daha iyi olmalıyım’ duygusu yaşamım boyunca yanıbaşımda benimle beraber yürüdü. Diğer bir kökü, bilme isteği, kendi kökenimle ilgili ve çocukluğumdan beri var olan soruların cevaplarını arama ve tarih boyunca gizlenenlerin öğrenilmesi ve açığa çıkarılması isteği mi acaba?” 1990 yılı başında önce Köln Üniversitesi’nde açık öğretime kaydoluyor. Bölümü İşletme İktisadı. Bir sene sonra ise Frankfurt’ta Goethe Üniversitesi’nde sosyoloji öğrenimine başlıyor. Buradaki ana konusu ise yaşam hikâyesine tamamen uyuyor; sosyal psikoloji…
“Üniversite dönemim epey uzun sürdü. Bir yandan ekmeğimizi kazanmak, çocuklarımı en iyi şekilde büyütmek ve okutmak kavgasını sürdürmek, diğer yandan da öğrenimime devam etmek zorundaydım. Bu arada 1994’te beş sene süren bir terapiye başladım. Bunun çok faydasını gördüm, kendi kendimi çözümleme ve tanımlama sürecime destek oldu.”
Üniversite yılları bir yandan da çeşitli sosyal kuruluşlarda yaşlılarla, sorunlu aileler ve gençlerle, göçmen ailelerle yaptığı çalışmalarla dolu. 2001 yılında yaşamının 50 yılını geride bıraktığında diplomalı bir sosyal psikolog olarak mezun oluyor Aliye Hanım. Diploma tezi de, kendini arama ve tanımlama uğraşının bir sonucu; kendi köklerinin tarihsel, sosyal ve kültürel bir açıklaması: “Tarihin ve Bugünün Aynasında Hemşin Ermenileri.”
Bir yıl sonra ise tezi Türkçe, Yunanca ve Ermenice’de kitap olarak yayınlanıyor. “Ermeni kökenli oluşunuz sizin için ne zaman önemli oldu?” diye esas konuya dönüyorum: “Kendinizi şimdi nasıl tanımlıyorsunuz?”
“Bu çocukluğumdan beri benimle varoldu, yanıbaşımdaydı. Hayatımın bir parçasıydı. Ama henüz tanımlanmamış, adı takılmamış olandı. Başlangıçta ‘başka’ ve ‘ayrı olma’ duygusuydu bu. Yaşamımın dramatik yanları, dışlanmışlık ve özellikle kendim için bile tanımlayamadığım ‘başka olma’ duygusu kendimi aramama yol açtı sanırım. Belki de yaşamış olduğum kişisel travmalar, geçmişimde sosyal travmaları aramaya itti. Annemin kökenleri nedeniyle bu ‘dışlanma’ duygusunu bir diğer yönüyle de yaşamışımdır ben. Annem Hemşinli değil, tam tersine olayın ‘Türk tarafı’ydı. Hemşin’de akrabalarının yanında dört yıl yaşadı, bir süre babam da yanında değildi üstelik. Orada istenmeyen, dışlanan, bir türlü kabul edilemeyen ve kendilerinden sayılmayan biri olma durumunu iliklerinde hissetmiş annem. Ama Türkiye’deki yaşamım süresince Ermeniliğin benim için önemli bir kavram olduğunu ve beni etkilediğini söyleyemem.
“Almanya’ya gelişimin bu süreci hızlandırdığını düşünüyorum. Çok gençtim, psikolojik sorunlarla gelmiştim buraya. Yabancı olduğum bir yerdeydim. 90’lı yılların başında binasyonal ailelerin oluşturduğu bir derneğe devam ediyordum. Orada başlangıçta Ermeni olduğunu

Kitabı Belge Yayınları’ndan yayınlandı.
bilmediğim bir beyle tanıştım. Soyadı Türkçeydi. ‘Nerelisiniz, biz Rizeli’yiz’ dedim. ‘Ben Ermeni’yim, sadece soyadım Türkçe’ dedi. Ben de Hemşinli olduğumu söyledim. Bana Birikim dergisinin Hemşinlilerin kökeniyle ilgili yazıların bulunduğu bir sayısını getirdi. Bu yazılar beni çok etkiledi. Onun vasıtasıyla şehirdeki Ermeni cemaatiyle tanıştım. 3-4 yıl gidip geldim oraya.”
Aliye Hanım ‘Ermeniliği’ ile yoğun bir şekilde uğraşmaya bu gelişmeler sonucu başlıyor. Ama bu konuda asıl dönüm noktası Ermenistan gezisi.
“1998’de bir tesadüf sonucu Soykırım Karşıtları Derneği’nden bir grupla Ermenistan’a gittim. Grup Türk ve Kürtler’den oluşuyordu. Yani onlarınki politik bir tavırdı. Gruptan bir kişinin bu geziye katılamaması sonucunda, dernekteki tanıdıklarımın teklifiyle onun yerini ben aldım. Ben Ermenistan’a, o halka ait ve etnik kimliği kaybettirilmiş bir kişi, kaybolmuş bir halkın uykusundan uyanan bir ferdi, o etnik kimliği yeniden bulmak isteyen biri olarak gittim. Ama Ermeni olduğumu aslında bu seyahat sonrasında ilk defa varlığımın her parçasında hissettiğimi söyleyebilirim. Orada 24 Nisan Anma Törenlerine katıldım. Beni çok etkiledi. Türkiyeli çok yaşlı bir Ermeni bana, ‘Bu konuyu eşme, düşersin’ dedi. ‘Tehcir’ dediğimiz olayın anlamını ve boyutlarını ilk defa orada kavrayabildiğimi söyleyebilim. Katıldığım bir konser boyunca ağladım. Yaşamım boyunca o günkü kadar hiç üzülmemişimdir herhalde.”
“Burada Almanya’da 17 yıldır Ermeni cemaatinin içindeyim. Uzun süredir özellikle Hemşin Ermenileri üzerine bilimsel çalışmalar yapıyorum. Bugüne kadar öğrendiklerim bana Hemşinlilerin tarihsel geçmişinin Ermeni halkına ait olduğunu gösteriyor. Bugünkü Hemşinliler kendilerini ne olarak görüyorlarsa buna saygı duyarım. Ben bu soruna biraz da kişisel olarak yaklaşıyorum. Kendi köklerimi arıyorum, kendi geçmişimi tanımlamaya çalışıyorum. Ben Türkiyeli’yim, Hemşinli’yim ve o halde kök olarak Ermeni’yim. Türk ve Müslüman olarak büyüdüm. Türkler’le çok fazla ortak yanım olduğu açık. Ben Türkiyeli bir Ermeni’yim, Ermenistan ve diaspora Ermenileri ile ne kadar ortak yanım olur pek de bilemem.”

TÜRK CASUSU DEDİLER
Sözünü kesmenin çekingenliği içinde Aliye Hanım’a ‘Ortodoks’luğun Ermeni kültürü içindeki yerini hatırlatıyorum. Peki bu konuda ne düşünüyor?
“İmkân buldukça kilisede ayinlere katılıyorum” derken gülümsüyor. “Ama kendimi bir Ortodoks Hıristiyan olarak görüyorum, böyle duyuyorum, desem yalan olur. Benim için bu din Ermeni kültürünün ayrılmaz bir parçası. Ben Müslüman bir ailenin Müslüman kızı olarak büyüdüm. Kuran’ı ezbere bilirim. Hatim indirdim. Size bir şey söyleyeyim, ama gülmeyin lütfen. Kocamın cenazesini de ben kaldırdım ve mezarına uğradığımda o ‘3 Kulhü 1 Elham’ı okuyorum orada ben…”
Peki Ermeni cemaatinin üyeleri ne diyorlar? Onu kabul ediyorlar mı? Onun bu acılı, ağrılı uzun yürüyüşünü anlayabiliyorlar mı?
“Cemaatin bir çok üyesi ile çok iyi ilişkilerim var. Ama tuhaflıklar da oluyor tabii. Ermenice’yi öğrenmeye çalışıyorum, henüz biraz anlayabiliyor ve çok az konuşabiliyorum. Bir gün kilisedeydim, birinin Ermenice şöyle dediğini duydum: ‘Bu Tacik ne arıyor burada, buraya neden geliyor?’ Bir defasında da utanmazca ‘Sen buraya neden geliyorsun? Türk casusuymuşsun!’ sorusuyla da karşılaştım. Ama cemaatin beni tamamen kabul etmesine o kadar önem de vermiyoıum. Ben kendimi bu halka ait ve burada evimde hissediyorum. Tehcir, katliam ve kimliğin zorla unutturulması beni derinden etkiliyor. Bunlar olmasaydı kendimi bu halka bu kadar ait hisseder miydim? Örneğin Çerkesler’le böyle bir ilişkim yok. Oysa annem Çerkes, beni yetiştiren de annem…” Peki ya akrabalarının ve yakın çevresinin tepkileri? Gene gülüyor: “Size kızlık soyadımı söylemekten bile çekindim, yazmayın istedim, ama aslında bu da biliniyor. Kitabımın yayınlanması sonrasında bir Yunan televizyonunda kızlık soyadımı söyledim. Akrabalarım bu programı izlemişler ve beni tanımışlar. MHP’li Hemşinli akrabalarım beni öldürme kararı bile almışlar. O zaman çok korkmuştum, ama simdi ciddiye almıyorum. Türkiye’de aynı soyadı taşıyanlardan politikada aktif olan bir çok insan var. Çekincem şimdi onlar için. Bu konuyu kendi istekleri dışında onlara bulaştırmak ve bir zarar vermek istemiyorum. Kardeşlerim dışında akrabalarım ve çevrem beni pek de desteklemiyorlar. Hele başlangıçta çok sert bir tavır içindeydiler. Ama bu giderek yumuşuyor.”
Akrabaları ile son karşılaşmasında, 102 yaşında bir dede, “Sen bizi yeniden Ermeni yapmak istiyormuşsun” diye kızmış. Akrabası bir nine de, “Biz seni çok severiz, sen bizi neden illaki gavur etmek istiyorsun” diye çıkışmış.
Ermenistan dönüşü çok endişeliymiş Aliye Hanım. Oraya birlikte gittiği ‘karşıtlar grubu’na kızgın. Çünkü basına bu gruptan sadece Aliye Hanım’ın gerçek adı verilmiş. “İşte o zaman dizlerimin bağının çözüldüğünü hissetmiştim” diyor. Bir de kitabı yayınlandığında çok korkmuş. Türkiye’de zorluklarla karşılaşacağını düşünmüş.
Şimdilerde harıl harıl doktora tezini hazırlıyor. “Dönmeler kraldan daha kralcıdır. Önce İslam’da radikalizm ve dönmeler konusunu düşünmüştüm, ama sonra vazgeçtim. Yine tarihsel kırılmaları, sosyal travmaları ve dönmeleri genel olarak konu edeceğim. Türkiye travmatik bir ülke. İnsanlar ya susmuşlar ya da olan bitenlerin üzerini örtmüşler, yalan söylemişler” diyor. Almanya’da yaşayan yabancılar da ilgisinin odağı. Bunların geldikleri ülkelerde yaşanmış olan sosyal travmaların burada yeniden ortaya çıkabildiğini düşünüyor. Ama doktora tezinin esas malzemesi yine Hemşin Ermenileri…
Konuşmamızın sonuna geliyoruz. Aliye Hanım yine muzipçe gülüyor. Son bir şey söyleyeceğim diyor: “35 sene sonra Alman tabiyetine geçmeyi düşünüyorum. Adımı da değiştirsem mi acaba, diyorum kendi kendime. İşte bir ‘dönme’nin tipik duygusu ve davranışı…”

Röportaj her zaman olduğu gibi soranı ve anlatanı yakınlaştırıyor. Teybimi kapattıktan sonra da konuşmamız bütün hızıyla devam ediyor. “Başlangıçta endişeli ve çekingendim, kusura bakmayın” diyor Aliye Hanım. “Siz bana ilaç gibi geldiniz vallahi! Anlattım da anlattım. Çok da iyi oldu. Beraberce bir akşam yemeği yiyelim, evimde bir çayımı içirmeden de dünyada göndermem sizi…”

TİTRERİM MÜCRİM GİBİ
Frankfurt’tan ayrılırken içim gene hüzün dolu. Dilimde Ermeni bestekâr Kemani Sarkis Efendi’nin en güzel şarkısı: “Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime. Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime. Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime.”
Yüz yılın suskunluğu kırılıyor artık. Kimi dedelerini arıyor, kimi kimliğini açıklıyor, kimi anneannesinin cenaze namazında, onun Müslüman olmadığını ve asıl adını bir tokat gibi bağırıyor.
Diaspora sürülmüşlüğüyle, biz ise bir türlü itiraf edemediğimiz günahlarımızla taraflıyız. Yüz yıldır bu topraklarda acılarıyla sessizce yaşamaya devam edenler anlatsınlar isterim. Tarihin gerçek biçimiyle yeniden yazılmasına en büyük katkıyı onlar yapacaklar.
http://www.chronicledergisi.com/content/view/189/1/

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: