İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tolga Eren : Anadolu’da Bir Hayalet Dolaşıyor. Bugün “neden biz özür diliyoruz” diyenlere; özür dilemeniz yetmez, diz çöküp ağlamalısınız.

http://www.nasname.com/Yazarlar/teren/2493.html

Tolga Eren : Anadolu’da Bir Hayalet Dolaşıyor.
22 Dec, 2008 08:28:00 Tolga Eren

… Anadolu’da bir hayalet dolaşıyor. Bu, soykırıma maruz kalmış masumların hayaletidir, Anadolu’nun sessiz çoğunluğunun çığlığıdır. Bunlar bir tek Ermenistan’da yaşayan Ermenilerin ataları değildir. Bunlar Rumu, Kürdü, Süryanisi, Keldanisi, Nesturisi, Ezidisi, Kızılbaşı ile bu toprakların insanlarıdır, onlar aslında Anadolu’dur. Ve bu ruhların huzura kavuşması için ben diz çöküyorum. Bu topraklardaki lanetin kalkması için özür diliyorum, artık bu toprakların huzura ermesi ve barışın gelmesi için özür diliyorum. Özür dilemekle de kalmıyorum, bugün bütün dünyaya saçılmış ama Anadolu’dan başka vatanları olmayan bu Anadolu’nun öz evlatlarına Ermenilere, Rumlara, Süryanilere kucak açıyorum ve onları vatanlarına davet ediyorum. “Buyrun gelin” diyorum, “vatanınıza hoş geldiniz”, bu boş, çorak, verimsiz, lanetlenmiş, hayaletli topraklara geri dönün ki bu toprakların kanı ve canı geri gelsin, ruhu geri dönsün. Bunu insaniyet namına yapıyorum. Boynumun borcu bu. Özür dilemekten çok daha fazlası gerek çünkü…

Bugün “neden biz özür diliyoruz” diyenlere; özür dilemeniz yetmez, diz çöküp ağlamalısınız.

Biz küçüktük babam aile toplantılarında herkesi etrafına toplayıp anlatırdı. Bir hayalet hikayesiydi bu. Babam daha teğmenliğinde ilk görev yeri olarak Yozgat Boğazlıyan’a tayin edilmişti. Anlattığına göre o zamanki hükümet konağında görev yapıyordu ve geceleri bu eski ve kasvetli binada tek başına nöbete kalıyordu. Oraya daha ilk gittiğinde hemen kulağına çeşitli hikayeler ve rivayetler çalınmıştı. İlk başta bunları askerlerin kendisini korkutmak için anlattığından şüphelenmişti. Güya anlatılana göre orada kendinden önce görev yapan asteğmen aklını yitirmişti. Babam yaşadığı olayları şöyle anlatıyor. Orada 1915 yılında büyük bir Ermeni kıyımı olduğu zaten biliniyor. Hükümet konağının bodrumu tamamen toprak doldurulmuştur, anlatılanlara göre güya öldürülen Ermeniler buraya gömülmüştür. Ve yine anlatılanlara göre bu konakta garip olaylar cereyan etmektedir. Örneğin geceden masaları sandalyeleri düzenli şekilde toplanan bir oda her sabah darmadağın bir şekilde alt üst olmuş halde bulunmaktadır. Ya da konağın 10 tane askerin güçlükle açıp kapayabildiği demirden kapısı geceliğin büyük şiddetle ve gürültülü bir şekilde açılıp kapanmaktadır. Babam bir gün odasında yalnız kalırken kapısına ulaşan merdivenlerin gürültüyle inilip çıkıldığını duyar, silahını kapıp kapıya dayanır “kim var orada” diye bağırır. Seslere göre merdivenlerden çıkan kişi hemen kapının önünde olmalıdır, babam elinde silahı sessizce kapıyı dinler. Kapıyı açtığında ise orada kimse yoktur.

İşte bize böyle hikayeler anlatırdı. Hatırlayabildiklerim bunlar. Şimdi o hükümet konağının yerinde bir park varmış. O zamanlar oldukça korktuğumu hatırlıyorum. Kimdi bu Ermeniler? İn miydiler, cin miydiler, neydiler? Üzerlerine çok mistik bir imaj oturtulmuştu, onlardan bahsedildiğinde garip bir hava oluşuyordu, sanki bir masal kahramanı gibiydiler, hayali insanlar, bir zamanlar buradaydılar ama artık yoktular, yoksa gerçekten hayalet ya da uzaylı mıydılar? Benim Ermeni katliamını ilk duymam ve geçen yıllarda da bu konuya artan ilgim böyle gerçekleşmişti işte. İlk kez Çiller “hepimiz Boğazlıyan kaymakamı Kemal Beyiz” dediğinde tekrar aklıma gelmişti bu hikaye. Bir de en son Ergenekon tutukluları “Kemal Bey yürüyüşleri” tertiplediğinde. Evet “suçsuzum” diyordu Kemal Bey. Gerçekten de suçsuzdu bir bakıma. Çünkü o sadece merkezden gelen emirleri uygulamıştı. Ama bu emirleri uygulamayı reddeden ve bu yüzden öldürülen kaymakamlar da vardı.

İlginç olan, her yörede kulaktan kulağa dolaşan bu tür hikayeler olması. İnsanlar neler olduğunu hatırlıyor, toplumsal bilinçaltı yaşananları biliyor. Şu dere yatağına Ermenileri kesip atmışlar, ya da şu mağarada Ermenileri boğmuşlar ya da şu kuyuya Ermenileri doldurmuşlar gibi yığınla hikaye. Aslında dağa taşa sorsanız bile bu katliamı haykıracaklar neredeyse. Evet Anadolu’da bir hayalet dolaşıyor. Ve bu hayalet varlığını her yerde hissettiriyor, Yozgat’tan, Maraş’a, Urfa’dan Tokat’a, Diyarbakır’dan Trabzon’a, Adana’dan, Bitlis’e, Muş’a, Erzurum’a, Sivas’a, Samsun’a her yerde ama her yerde hissettiriyor.

Bu mahzun enerjiyi, bu kırılmış insanların mevcudiyetini her yerde hissedebiliyorsunuz, terk edilmiş bir köyde, yıkık bir kilisede, bir taşın üzerindeki yazıda, kırık bir Haçkar parçasında. Anadolu’nun bu öz evlatlarının bir zamanlar yaşadığı bu topraklarda eski bir nağme geliyor kulaklarınıza, onların neşe içinde gülüşlerini duyuyorsunuz bir an, tarlalarında çalışmalarını görüyorsunuz, kiliselerine gidiyorlar, düğün yapıyorlar, yeni doğmuş bir bebeğin ağlaması geliyor kulaklarınıza, öylesine sıradan, öylesine bizden bir halk yaşıyor karşınızda nefes alıyor, esmer, kara kuru, kısa boylu, aynı bizim gibi, aynı senin gibi, benim gibi, tüm dertleri, tasaları, acıları, hüzünleri, neşeleri, kederleriyle, sesleri yankılanıyor gök kubbede, izleri silinemiyor bir türlü, ne kadar çabalansa da, yok edilemiyor.

Anadolu’nun kanayan yarası bu. Ve bu kanayan yaranın dindirilmesi için geç bile kalındı. Aydınlarımız çok onurlu bir işe imza attılar. Tarih onları takdirle ve minnetle anacaktır. Ve bu özür kampanyası bu huzursuz ruhları biraz olsun huzura erdirecek belki. Anadolu’da soykırıma uğrayan bir tek Ermeniler de değil kuşkusuz. Pontus Rumları, Ege Rumları, Süryaniler, Yezidiler ve Kürdler de unutulmamalıdır. Yok edilen aslında Anadolu’nun kadim halklarıdır, yok edilen Anadolu’nun binlerce yıllık kültürüdür. Yani aslında özür dilemesi gereken o kadar çok şey var ki bu devletin. Ermeni, Pontus, Süryani kırımlarından sonra, Koçgiri, Zilan, Dersim katliamlarından tutun da Varlık Vergisine, 6-7 Eylül olaylarına, Kahramanmaraş, 12 eylül cuntası, Diyarbakır Cezaevi insanlık dışı uygulamalarına, Sivas’a kadar…

Hemen tabi ki bu özür dileme kampanyasına şiddetli tepkiler yağmaya başladı. Bu aydınların sözde aydınlar olduğundan bahsediliyor ve Türkiye’ye zarar verecekleri söyleniyor. Evet tek korkuları tek kaygıları bu aslında. Gerçek onları zerre kadar ilgilendirmiyor çünkü. Halbuki aydın bir toplumun vicdanıdır ve vicdan öncelikle kendini sorgulama eğilimindedir. Aydının ilgilendiği tek konu gerçektir. Ama diğerlerinin tek ilgilendikleri çıkarlarına bir zarar gelip gelmeyeceğidir.

Ne olurmuş tazminat talebinde bulunurlarsa. Arkadaşlar “adaletin kestiği parmak acımaz” sözünü sıkça kullananlar sizler değil misiniz? Eğer sen bir halkı yok etme noktasına getirip tüm mal ve mülklerini gasp ettiysen, milli burjuvazini böyle yarattıysan elbette ki bunun bir karşılığı olacaktır. Bunu tabi ki ödemek zorundasın. Bu günahını temizlemek, insanlık ailesinde saygın bir yer edinmek için tabi ki bunu yapacaksın. Almanya da yapmadı mı? Diğer birçok ülke de yapmadı mı? Suçlarını itiraf etmediler mi? Özür dilemediler mi? Tazminat ödemediler mi?

Ya toprak isterlerse. İşte en büyük fobi bu! Öylesine tabulara mahkum etmişiz ki kendimizi. Özgür düşünce asla yeşeremeyecek bu topraklarda. Efendim şöyle düşünelim bir; sembolik olarak Ani’yi ya da Ağrı Dağı’nı versen ne kaybedersin? İsrail’in bile yerleşimcilerinin beddularını alma pahasına Golan tepelerini terk edebildiği bir ortamda bunu bir jest olarak yapamaz mısın? Bu kadarcık bile kendine güvenin yok mudur? Hayır, sen Echmiadzin’in temeline Ağrı dağından bir tanecik taş koymak için ricada bulunduklarında bile bunu onlara fazla görüyorsun, bir tanecik taş vermekten bile korkuyorsun. Barış için bir taş parçası fazla mı? Hayır, barış için her şey yapılır sen bunu anlayamadın bir türlü. Çünkü barış kültürü senin içine hiçbir zaman yerleşmemişti. Sen hep savaşı kutsadın yücelttin. Toprak savaşarak alınır. Doğrudur, senin savaşmadan aldığın bir toprağın olmadı ki hiç. Senin kendi kurduğun bir şehrin de olmadı. Belki vatanlarını yeterince savunamadıkları için Ermenileri suçluyorsun. Belki de büyükçe bir duvar inşa etmelilerdi aynı Çinlilerin yaptığı gibi. Sen İsa peygamberin öğretilerini de duymadın hiç. Hıristiyan kardeşlerine sorsaydın onlar sana söylerlerdi. Peki Mevlana’yı da mı dinlemedin hiç, yazık.

Efendim neden özür diliyormuşuz onlar özür dilesinmiş. El insaf! Koskoca bir halkı mağdur etmişsiniz, vatanlarından sürmüşsünüz, özür dilemeniz yetmez, diz çöküp ağlamanız gerekirdi. Alman şansölyesinin Auswichz de diz çöküp ağladığı gibi. Büyük olan sizsiniz, güçlü olan sizsiniz, mağdur eden taraf da sizsiniz. Ama mağdur rolü yapmayı da en iyi siz bilirsiniz. Koskoca bir imparatorluk olmanıza rağmen, halkları yüzyıllarca boyunduruk altında tutmuş olmanıza rağmen nasıl oluyorsa hep mağdur olanlar sizlersiniz ve 80 yıldır bu edebiyat üzerinden beslendiniz. Anlamıyor musunuz, büyüklük yapması gereken, jest yapması gereken, ilk adımı atması gereken sizsiniz. Diğer türlüsünün hiçbir kıymet-i harbiyesi olur muydu acaba? Size de biraz garip gelmiyor mu? Bir tarafta kırık, küskün bir çocuk gibi davranan, duygusal olarak mahvolmuş hatta akli dengesini yitirmiş, tarihe saplanıp kalmış, binlerce yıllık anavatanlarını kaybını hala atlatamamış, dünyanın dört bir yanına saçılmış, travmatize olmuş bir halk, diğer tarafta güçlü, zengin, müreffeh kısacası “altı kuru keyfi yerinde” bir Türkiye, kimin ilk adımı atması gerekir kardeşim? Kimin? Bu acıyı kim yaşıyor ve kim sonsuza kadar yaşayacak; siz mi, onlar mı?

Efendim Ermeniler vatana ihanet etmiş sürülmeleri haklıymış. Önce sormak gerekir hangi vatana? Kimse Osmanlının tahakkümü altında yaşamak zorunda değildi, hele hele çürümüş, kokuşmuş bir imparatorluğun tahakkümü altında hiç. Ulusal ya da politik mücadele içindeki gruplar bahane edilerek bir halkın toptan imhası haklı çıkarılabilir mi? Yapılan nümayişler, protestolar kısacası bir ulusun hakkını araması yok edilmek için geçerli sebep midir? Bugün PKK bahane edilerek koskoca Kürd halkının yok edilmeye çalışılmasıyla birdir bu. Ama hiçbir şey değişmiyor değil mi? Bugün de aynı şekilde Kürdlerin ulusal kültürel talepleri milyonlarca can ve milyarlarca dolar bedel ödenerek şiddetle bastırılıyor. Ve biliyorum ki o zamanki şartlar olsa ve iletişim bu kadar gelişmiş olmasa Kürdleri de tereddüt etmeden sürmeyi düşünen birçok insan var.

Asilerin vergi vermemek veya askere gitmemek (ki askere gidenlerin de başına gelenler malum) gibi çeşitli nedenlerle isyan edip dağa çıkması ve komitacılık yapması -ki bunlara Rum, Ermeni, Kürd, Arnavut, Bulgar, Çerkesler dahil olduğu gibi Türkler de dahildir- bu isyan olayları, devlet tarafından devletin gücü ve imkanlarıyla hem de kendi vatandaşlarına karşı yapılmış organize bir soykırımla eşdeğer olabilir mi?

Şurada çok önemli bir yanıltma yapılmakta, güya Ermeniler 1890larda Taşnak ve Hınçak devrimci örgütlerini kurmuş, bu örgütler ülkede terör estiriyormuş, hatta padişaha suikast bile düzenlemişler. Türk tezlerinde bu argümanlar sıkça kullanılır. Efendim bu çarpıtmadır. O zamanlar İttihat ve Terakki de dahil acaba hangi örgüt Abdülhamid’e karşı mücadele vermiyordu ki? İttihat Terakki, Enver Paşa başta olmak üzere kazan kaldırıp dağa çıkmamış mıydı, takır takır Osmanlı Paşalarını vurmuyorlar mıydı? Hatta Taşnaklarla ittifak yapmamışlar mıydı? Şimdi şu soru sorulabilir; İT madem Taşnaklarla ittifak yapmıştı neden bu soykırım. Onu İttihat ve Terakkinin Türkçü-Turancı ideologlarına sormak lazım. Öncelikle bu bir çıkar işbirliğidir. İttihatçılar Taşnakların neredeyse her şehirde müthiş teşkilatlanmasından çok güzel biçimde yararlandılar. Onlar asıl niyetlerini ve güç ve iktidar arzularını 1909 Adana olayında göstermişlerdi zaten. Birçok kopma noktasına rağmen Taşnaklar yine de umutlarını kesmemişti. Ama Balkanlardaki kayıplardan sonra Anadolu’yu Türklere yurt edinme projesi, Türklere yer açma projesi çoktan yürürlüğe konmuştu, bu projede Anadolu Hıristiyanlarının yeri olamazdı, bu zararlı parazitler aradan temizlenmeli ve Orta Asya bağlantısı açılmalıydı. Sadece Türk ve Müslümanlardan oluşan bir imparatorluk!

Yoksa bu sorun halledilemez miydi? Ermenilerle masaya oturulamaz mıydı, bir özerklik verilemez miydi? Ne olurdu bir jest yapılıp tarihi Ermenistan olarak bölge tescil edilseydi, bütün bu katliamlar olur muydu, ne olurdu bu “Armenia” denilen bölgede Ermeniler, Türkler ve Kürdler barış içinde yaşamaya devam etseydi? Müslümanların her türlü hakkı olmayacak mıydı, bal gibi olacaktı. Hayır bu bir güç ve iktidar savaşıydı ve güç ve iktidar asla Hıristiyanlara verilemezdi. Türkler de her zaman şu mantık vardır, eğer istiyorsan kan dökerek almalısın. “Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır”. Yoksa kimsenin hakkını teslim etmem. Alın işte size kan ve gözyaşı. Bütün bunlara değdi mi?

Savaşta en az bu kadar sayıda Türk ölmüş onlar için kim özür dileyecekmiş. Efendim öncelikle Osmanlı’nın savaşı başlatan taraf olduğu ve emperyalist ihtirasları uğruna savaşa direkt olarak Rusya’ya saldırarak girdiği neden unutuluyor? Yani şimdi Almanya’nın bütün şehirlerinin, sivillerin yok edilmesi pahasına bombalanması, Almanların çekildiği yerler Polonya, Çekoslovakya, Macaristan’daki Alman azınlığın çektikleri, işbirlikçi olarak addedilerek katliamlara uğramaları, kadınlarının Rus askerleri tarafından tecavüze uğraması Almanya’nın özür dilemesine bir engel midir?

Efendim Hocalı katliamını yapanlar özür dilemeliymiş. Peki İsrail’in 82’de Sabra ve Şatilla katliamını yapması Yahudilerden özür dilenmesi için bir engel miydi? Yani şimdi bir kısım Ermenilerin ne kadar nefret dolu olduğu ya da bir virüs icat etseler tüm Türkleri yok etmek için kullanacakları bir sır değildir ki. Önemli olan böylesine büyük bir nefretin nasıl oluştuğunun sorgulanmasıdır. Ve sorulması gereken soru şudur; eğer daha önceden özür dilenseydi bu nefret bu boyutlara gelecek miydi?

Ben diyorum ki gelmeyecekti, sen kucağını açıp özür dilediğin zaman onca nefrete rağmen yelkenleri suya indirip sana bir adım atacaklarından adım gibi eminim. Çünkü insan doğası bunu gerektirir. Onların bu nefretinin sebebi Türklerden adam olmayacağına dair bir önyargılarının olması, Türklerin burnundan kıl aldırmayan, Nuh deyip peygamber demeyen, kendini hep haklı gören ve her şeyde hak iddia eden, yayılmacı, tahakkümcü ve baskıcı bir topluluk olduğunu düşünmeleri ve umutlarını tamamen yitirmiş olmaları.

Argümanlardan biri de şudur, Hıristiyan azınlıklar işgalde işgalcilere kucak açmış, onları çiçeklerle karşılamışlar. Neden olmasın ki? Hıristiyan kardeşleri kendilerini boyunduruktan kurtarmaya gelmiş. Ne yapacaklardı yani? Yani bir düşünsenize Türk ordusu Kosova’da nasıl kurtarıcı gibi karşılanıyor. Ya da Türk ordusu Kerkük’e girse Türkmenler nasıl karşılardı? Neden hep tek taraflı düşünülüyor?

Hiçbir Hıristiyan ulus Müslüman bir devletin boyunduruğu altında yaşamak istemez, eğer bu ülke 1908 devriminden sonra demokratikleşebilseydi bunlar olur muydu zannediyorsunuz? Müslümanlar hakim sınıf olma iddialarından asla vazgeçmediler ki. Metazori bir takım reformlar göstermelikten öteye gitmedi ki. Adana’daki büyük kırım neden gerçekleşti sanıyorsunuz? Müslümanlar Hıristiyanların kendileriyle aynı haklara sahip olmalarını, başı dik yürümelerini içlerine sindirebildiler mi sanıyorsunuz? E siz hani yobazlığa karşı savaşan laiklerdiniz? Neden söz konusu Ermeniler olunca Anadolu’daki bu tutucu, yobaz, tahakkümcü yapılanmaya karşı duyarsız kalıyorsunuz? Hani mahalle baskısı diye yaygarayı koparıyordunuz? Anadolu’da Hıristiyan olmayı düşünsenize bir. Gavur diye aşağılandığınızı.

Yani bu sistemi, güya Atatürk yıkınca kahraman oluyor, devrimci oluyor da, bu düzene karşı isyan eden ve artık kendi yollarını çizmek ve kendini idare etmeyi isteyen, Osmanlı’nın geri kalmışlığından kendini sıyırmak isteyen, artık kendilerini geri bırakan bu düzenden kurtulmak isteyen, yani devrim yapmak isteyen Anadolu’nun batıya dönük yüzü Ermeniler Osmanlı’ya bayrak açınca tu kaka oluyor? Yine çifte standart. Müslümanlarla, Hıristiyanlar asla eşit olmadı ki bu topraklarda. Onların zımmiliği hiç değişmedi ki. Anadoluda’ki haksızlık, adaletsizlik hiç giderilmedi ki. Ağaların, paşaların hükümranlığı, zorbalığı hiç son bulmadı ki. Hıristiyanın gırtlağına bas malını al, haraca kes gıkını çıkartamasın, seni mahkemeye bile götüremesin. Siz bir Müslüman, Ermeni’den mal satın aldığında eğer lütfederse parasını ödediğini keyfi istemezse ödemediğini biliyor muydunuz? Siz her şey güllük gülistanlık mıydı zannediyorsunuz? Ermeni ulusal hareketi nasıl çıktı sanıyorsunuz? Ermenilerin şahitliklerinin bile kabul göremediği, silah bulundurmalarının, ata binmelerinin yasak olduğu bir ortamda ezilen bir ulusun mücadelesi olarak doğmadı mı? Peki reformlar Pan-İslamist Abdülhamid’in baskı sistemi sayesinde hep engellenmedi mi? Hamidiye alaylarının keyfi zorbalığıyla köyler haraca kesilmedi mi, mal mülk gasp edilmedi mi, kadınlar kızlar dağa kaldırılmadı mı? 1890larda 300.000 Ermeni katledilmedi mi? 1908 devrimi bir kandırmacadan, göz boyamadan ibaret kalmadı mı? İttihat ve Terakki göstermelik vaatlerini hep sürüncemede bırakmadı mı? Hangi ulus bunlara sessiz kalabilirdi? Hem hiçbir şey olmasa bile ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı baki değil midir? Hiç onlara soruldu mu? Demokratik talepleri yerine getirildi mi? Hiç eşitlik tam olarak sağlandı mı? Müslüman bir padişahın olduğu ve Müslümanların hakim sınıf olduğu ülkede eşitlikten nasıl bahsedilebilirdi ki? Çok-kültürlü bir coğrafyada Hıristiyan bir başbakan ya da devlet başkanı olabilir miydi zaten? Padişah zaten olamazlardı da.

Peki siz Bizans tahtına oturan Ermeni imparatorlar olduğunu biliyor muydunuz? Türk tezlerini savunanların temel tezlerinden birinin Türkler Anadolu’ya girdiğinde Ermenilerin Bizans hakimiyeti altında yaşadıkları ve Ermenistan topraklarının aslında Bizanslılardan alındıklarıdır. Ayrıca Ermenilerin Bizanslılardan hep dinsel baskı gördüklerini söylerler ve güya Ermenileri kurtarma pozisyonundadırlar. Yani bu duruma göre Ermeniler Türklerin kendi topraklarını işgal ettiğini söylememeli, bağımsızlıkları için de Türklere karşı savaşmamalıdırlar, onlar zaten hep köleydiler ve öyle kalmalılardı. Hiç öyle şey olur mu? Bir ulus 1000 sene esaret altında da yaşasa üzerindeki boyunduruğa karşı savaşmaz mı hiç? Yani Türkler bunu yapmaz mıydı? Ulusal bağımısızlığın ne demek olduğunu çok iyi bilen sizler neden Ermeniler’in ulusal mücadelelerine anlayışla yaklaşamıyorsunuz? Hani milli mücadele, hani bağımsızlık değerleriniz, başkası isteyince yanlış mı oluyor? Hani “ya istiklal ya ölüm” şiarınız? Hani milletlerin kendi kaderini tayin hakkı? Nasıl çifte standart bu? Araplar arkadan vurur haindir, Bulgarlar haindir, Yunanlılar haindir, Sırplar, Romenler, Arnavutlar haindir, Ermeniler haindir, Kürdler haindir. Sizce de bir yanlışlık yok mu bu işte?

Ermeniler nispeten çok rahat yaşıyorlarmış, zenginleşmişler. Yani hizmet sektöründe, zanaatte başarılı olmaları, becerili olmaları onların suçu mu? Türklerin bu sektörleri tercih etmeyip memurluğu, yöneticiliği tercih etmeleri onların suçu mu? Sonuçta bütün hepsini ellerinden almadınız mı? Onlar ne kadar eğreti yaşadıklarını bilmiyorlar mıydı sanki? Bir gün özgürlükleri pahasına tüm edindiklerini geri vereceklerini? Çünkü hiçbir zenginlik, özgürlük kadar kıymetli değildir. Yahu insaf edin, ne kadar rahat yaşasınlarsa yaşasınlar (ki anadolu’da durum hiç de öyle değildir, yoksulluk, cehalet, adaletsizlik diz boyudur ve ulusal bir erozyon, bir yok oluş söz konusudur) yani tasavvur edin Türkler bin sene İngiliz mandasında yaşasa ve nispeten barış içinde yaşasa dahi günün birinde bağımsızlıkları için savaşmayacaklar mıdır, bu tür talepleri olmayacak mıdır? Yani bu kadar mı empati yoksunusunuz?

Ayrıca unutulan bir şey vardır. Bizans’da dahi Doğu Anadolu bölgesi “Armenia” olarak geçmektedir ve Armenia krallıklarının veya prensliklerinin Bizans himayesinde olarak her zaman bir tür özerklikleri olmuştur yani Ermeni kralları yine Bizans çatısı altında hüküm sürmüşlerdir. Zaten Roma’dan beri Roma’nın bir eyaleti konumundadır Armenia. Yani ne kadar dinsel çatışma olursa olsun Armenia, Armenia’dır. Örneğin Vaspurakan kralı Senekerim artan Müslüman saldırıları sonucu Bizans imparatorundan izin alarak krallığını Sivas’a taşımıştır. Yani Selçuklular Ani’de taş taş üstünde bırakmadığı zaman orası bir Ermeni şehridir. Ya da bir Malatya kalesi ele geçirildiği zaman orası Ermenilerin koruduğu bir kaledir, Malatya halkı Ermenidir yani Ermeni coğrafyasıdır orası. Yani o toprakların kimliği değişmemiştir Roma’dan beri Armenia olarak kabul görmüştür, Pers istilasında öyle kabul edilmiştir, Arab istilasında bölge Ermeniyye olarak adlandırılmıştır. Yani şöyle bakarsak m.s. 66 yılında Büyük Tigran, Dikranakerd kalesini Romalılara karşı savunurken bir Armenia ülkesi vardır ve bu dönemde ne İngiliz ulusu, ne Alman ulusu, ne Fransız ulusu ne de Türk ulusu vardır tarih sahnesinde. Yani bu kadar köklü bir geçmişe sahip bir halkın ulusal taleplerine duyarsız kalanların hatası büyüktür, tavırları ikiyüzlüdür. Yani bu ulus onore edilerek kazanılabilirdi, madem Millet-i Sadıka’ydı ve öyleydiler, ulusal kimlikleri sahiplenilerek ve demokratik talepleri karşılanarak çok güzel kazanılabilirlerdi ama bu tercih edilmedi. Neden? Kürdistanı Kürdistan olarak Lazistanı Lazistan olarak kabul eden Osmanlı neden iş Hıristiyanlara gelince onların vatanlarını tescil etmedi? Demek “Sadık”tan maksat kölelikmiş, hep köle ve hizmetçi olarak görülmüşler.

Ermeniler kendilerine “Hay” ülkelerine “Hayasdan” derler. Aslında Armenia, yüksek memleket manasına gelmek üzre Asurice Urartu, İbranice Ararat, Aramice Harminyap, Harmeni kelimelerinden türemiş bölgesel bir addır ve bölge için kullanılmasında hiçbir sakınca yoktur. Bugün Trakya dediğimiz bir bölge var. Trakya adını nerden alır bilir misiniz? Traklar denilen bir antik çağ kaviminden. Bugün buraya rahatlıkla Trakya diyebilmemizin sebebi artık Trakların var olmaması ve bizden toprak talep edemeyecek olmalarıdır. Tarih boyunca da Armenia denilen Doğu Anadolu bölgemize Armenia diyemememiz sırf bu sebepledir. Bundan korkuyoruz, bundan gocunuyoruz işte. Ama bugün İran, Batı Azerbaycan adlı bir eyaleti olmasından gocunmuyor.

Peki Türk Tarih Kurumu tarafından neden Ani şehrinin kurucuları; bir Ermeni hanedanı olan Kamsarakanlar’ı güya Oğuz Türkleri olan Sakaların, -uydurulduğu çok belli olan- Kemer-Sakanlı boyuna dayandırılmaya çalışılıyor ki Sakaların Türk olduğu bile tartışmalıdır. Neden Ani’nin adı Anı yapılıyor? Bir acizliğin ifadesi değil mi bu? Bu yamanma çabası neden? Yani Türklerin Anadolu’ya sonradan gelmesinden bir kompleks mi duyuluyor? Neden Ermeni kiliselerini Hıristiyan Türklerin yaptığı söyleniyor, neden Atatürk “Anadolu tarihte Türktü, o halde Türktür ve hep Türk kalacaktır” demiştir ve kendisini bu eksikliğin giderilmesine vakfederek, tarihi direkt olarak çarpıtmaya çalışmış, Yunan, Mısır medeniyetlerinin kökenlerini, hatta bütün dünya dillerinin kökenini Türklere dayandırmaya çalışmıştır? Bu metazori yamama çabaları tarihi iddialarımıza nasıl saygınlık kazandırabilir gülünç olmaktan öte? Yani biz, Türklerin tarihi tezlerine nasıl saygı duyabiliriz bunca deformasyondan ve maniplasyondan sonra? Onlara nasıl güvenebiliriz? Kısacası tarihi nasıl tarihçilere bırakabiliriz? Atatürk Adana konuşmasında neden “Ermenilerin bu vatanda hiçbir hakkı yoktur” demiştir?

Bunca yalanı kaldırır mı bu topraklar? Bir yerden patlak vermez mi? Gerçeğin üstünü örtebilir misiniz? Bir ülke bir yalan üstüne kurulu olarak ne kadar yaşayabilir, büyük bir haksızlık üstüne ne kadar mevcudiyetini sürdürebilir? Bu günah çıkarma olmazsa bu ülke nasıl arınabilir nasıl düzlüğe çıkabilir? Bu delilikten bu akıl hastalığından nasıl kurtulabilir? Cevap vereyim kurtulamaz. Şöyle bir söz vardır “kendine yalan söylemeye başladığında deliliğin kapılarını aralamış olursun”.

İşte yaşadığımız delilik budur. 80 yıldır süren artık paranoid-şizofren hale gelmiş herkese şüpheyle bakan, kendinin dört bir yandan kuşatılmış hisseden, herkesi düşman gören, kendini yalnızlaştırmış dünyadan tecrit etmiş, bir türlü insanlık ailesinin bir üyesi olamayan bu ülkenin durumu budur. Bunların bütün sebebi, bilinçaltına yerleşmiş, bir türlü yüzleşemediğimiz ve yüzleşmekten kaçtığımız daha da diplere ittiğimiz bu insanlık suçudur. Bu, hırsızın bir gün çaldığı malların ellerinden alınacağı korkusuna benzer. Nitekim cumhuriyetin kuruluşunda da böyle olmuştur. Bu yağmadan payını alan ne kadar kodaman, ağa, paşa ve İttihat Terakki ileri geleni varsa yargılanma korkusuyla Anadolu mücadelesine katılmış ve cumhuriyetin ilk kadrolarında kendilerine yer edinmişlerdir. Bu suç böylece sahiplenilmiştir. Yani Atatürk neden Ermeni Soykırım suçlularının ailelerine maaş bağlatmıştır, onlara neden Ermenilerden kalan evleri tahsis etmiştir?

Şimdi resmi tezi savunanlar hep şu argümana sarılıyorlar; Ermeniler azınlıktı. Ben de diyorum ki “hayır azınlık değillerdi”. Kürdler bilhassa Ermenistan coğrafyasının içlerine doğru serpiştirilmekle birlikte yine de azınlık değillerdi. Şöyle söylersek 1.dünya savaşı başlangıcında 10 milyonluk bir Anadolu nüfusundan bahsedilmektedir. Bunun 1,5 milyonun Ermeni olduğundan bahsedersek ki İmparatorluk genelinde de 2 milyondur, Ege’de 1,5 milyon Rum, Karadeniz’de 1 milyon kadar Rum vardır, Süryanilerin ise 500.000-700.000 arası olduğundan bahsedilir, toplamda 5 milyona yakın bir Hıristiyan nüfus vardır. Yani neredeyse Anadolu’nun yarıya yakını. Peki bu insanlar ne olacaktı? Pekala bunlara bir takım ulusal haklar verilebilir, bir yerde toplanabilirlerdi, örneğin Ermenilere doğuda bir tür özerklik verilerek o coğrafyadaki Rum, Süryani ve diğer Hıristiyan unsurlar bir araya toplanabilir ve bu uluslar kazanılabilirdi. Ya da çok kültürlü-demokratik bir toplum. Yani her şey diyalog yoluyla çözümlenebilirdi aslında. Yani şiddete giden yolda kaç tane diyalog fırsatı harcanmıştır, bunlar hiç sorgulandı mı? Yani yapılması gereken tam da buydu aslında. Diğer seçenek doğal olmayan seçimdi ve sonuçlarının korkunç olması kaçınılmazdı. Çünkü siz Anadolu’nun doğal dokusunu bozuyorsunuz, bu kadar zorlama bir yaklaşım da ancak soykırımla mümkün olabilirdi başka türlü değil.

Devlet eliyle en ince ayrıntısına kadar planlanmış ve yürütülmüş bir soykırım. Harp bahanesiyle, tehcir kisvesi altında organize edilen bir insanlık suçu. Hem de cepheyle hiç alakası olmayan Edirne, Tekirdağ, Çanakkale, İzmit, Kütahya, Eskişehir, İzmir, vs gibi alakasız bölgelerin Ermenilerini de kapsayan bir organizasyon. Peki dağlardaki çetelere ne oldu; hiçbirşey. Kimler cezalandırıldı, kimler yollara düşürüldü; kadınlar, çocuklar, yaşlılar. Peki neden? Bunlar evlerinde bırakılsalardı ne olacaktı; hiçbirşey. Amaç başkaydı, onların hiç geri dönmemesi üzerine planlanmıştı. Evlerine hemen diğer göçmenler yerleştiriliyordu. Nüfuslarının belli bir orana; makul bir oran olan yüzde beş gibi bir rakama düşürülmesi hedefleniyordu. Bahaeddin Şakir Anadolu’yu adım adım gezerek tehciri denetliyor talimatlarını yağdırıyordu. Bu insanlık suçuna ortak olmak istemeyen onurlu insanlar öldürülüyordu zaten Ermenileri koruyanların evinin önünde asılacağı söylenmişti. Üstüne üstlük fetvalar çıkarılıyor halka Ermeni malları ve canlarının onlara helal olduğu şeklinde bir kışkırtma yapılıyordu.

Teşkilatı Mahsusa’nın gizli birlikleri güzergahlar üzerine yerleştirilmiş, gelen konvoylara eşkıya saldırmış süsü veriliyordu, jandarma müdahale etmiyordu. Bu iş için hapishanelerde ne kadar cinayet, tecavüz suçlusu varsa serbest bırakılmış Teşkilat-ı Mahsusa saflarına katılmıştı. Dere yatakları, uçurumlar, mağaralar, kuyular, masumların cesetleriyle dolmuştu. Halk ölüme gittiklerini çok iyi bildikleri bu grupların üstüne bala üşüşen sinekler gibi üşüşüp neleri varsa almaya çalışıyorlardı, üstlerine diktikleri altından, ellerindeki varsa üç kuruş paradan, bir kuru ekmekten, elbiselerine, ayakkabılarına kadar. Bir kuru ekmek bile çok görüldü onlara. Ya çocuklar? Yazıktı, günahtı, onlar iş gücüydü, onlar sermayeydi, onları aldılar, paylaştılar. Ya güzel kadınlar? Onlara pek yazıktı! Onları paylaşamıyorlardı! Küçük haremlerine ne de güzel yakışırlardı?

Tam bir çılgınlık yaşanıyordu, herkes bu ganimete üşüşmüştü, batan geminin mallarıydı bunlar, kapanın elinde kalıyordu. Acaba bir ulus için bundan daha büyük bir trajedi var mıdır? Bir halk bunun intikamı için yaşamaz mı? Hem de sonsuza kadar yaşar. Aslında bir özrün asla yetmeyeceğini hep söylüyorum. Çok daha fazlası, çok daha fazlası. Hatta ne yapabiliyorsak o. Elimizden ne geliyorsa. Gerekiyorsa başımızın üstünde taşımak. Ama önce kendimizi onların yerine koymak. Biz hiç yaşamadık bilmiyoruz, çünkü biz göçebe bir toplumduk, bir yerde 3000 yıl oturmak nedir bilmiyoruz, işte bizim sorunumuz bu. Bunu anlayabildiğinizde, yani Ararat’ı taparcasına seven bir halk için ona uzaktan bakmak nedir anlayabildiğinizde bu topraklardan başka vatan bilmemiş bir ulusun bu topraklardan kovulduklarında yaşadıklarını hissedebildiğinizde bitecek her şey.

Aslında bunu artık anlayabilirsiniz 500 küsur seneden sonra. Örneğin İstanbul’dan halk olarak sürüldüğünüzü düşünün, dünyanın dört bir yanına dağıldığınızı. Artık ne o Boğaz’ın nefis manzarası, ne Bebek, Emirgan, ne Taksim, Kadıköy, Beşiktaş, Üsküdar vardır, artık o şehir hatları vapuruna binip martılara simit atmak hayallerinizde kalmıştır, Adalar, Kız kulesi, Boğaz’a karşı oturup rakı balık muhabbeti, Eminönü meydanında güvercinlere yem attığınız günler, Kapalıçarşı, Sultanahmet camii, Topkapı sarayı, Mecidiyeköy’de ilk işinizi kurduğunuz yer, Aksaray’da oturduğunuz ilk ev, çocuklarınızı gezmeye götürdüğünüz park, gittiğiniz ilkokul, sevgilinizle ilk defa el ele tutuştuğunuz Çamlıca tepesi, bunlar yoktur artık, İstanbul yoktur! Ve siz bu anılarınızla dünyanın öbür ucuna gidersiniz bir daha dönmemecesine, kalbiniz burada kalmıştır, sevgiliniz başkasına yar olmuştur, düşünürsünüz, ağlarsınız ve ağlarsınız ve bu acı ve özlem ile ölürsünüz. Bunu bir düşünün. Bunu bir hissedin. Bunu hissettiğinizde, işte o zaman diyeceksiniz ki “alın hepsi sizin olsun, siz daha çok hak ediyorsunuz çünkü”. Ama bunu dediğinizde onlar da demeyecek ki “evet siz defolun hepsi bizim olsun”, işte bunu dediğinizde “hayır bir yere gitmeyin, hep beraber barış içinde yaşayalım” diyecekler. Hep dedim, mesele yalnızca soykırım meselesi değildir sadece kendini bildin bileli vatanım dediğin toprakları kaybetmenin travmasıdır. Ve bu travma hiçbir şekilde tamir edilemez dostlarım.

Evet ben özür diliyorum, hem de köküne kadar özür diliyorum. Sonradan göçmen olarak Kafkasya’dan geldiğim bu topraklarda hem onların köyüne yerleşip hem de onların gidişine sesiz kalan, mallarına mülklerine konan atalarım için. Dağdan gelip bağdakini kovduğum için. Onların gitmesiyle bu topraklar ruhunu kaybettiği ve gitgide daha çok çoraklaştığı için. Aslında tanımak için yeterince uğraşmadığımız bu coğrafyanın üzerine diktiğimiz eğreti köksüz kültür için. Kiliselerin havaya uçurduğum, manastırlarını yıktığım için onlardan kalan her izi silmeye çalıştığım için, onlardan kalan köy, kasaba, şehir, dağ, nehir, ova, ırmak, nehir isimlerinin bile kökünü bilmediğim için, dilimize giren Ermenice kelimelerden, kültürüme giren Ermeni yemeklerinden, Ermeni adetlerinden habersiz olduğum için, bu topraklara bu kadar yabancı olduğum için iki kelime Ermenice, Kürdçe, Yunanca bilmediğim için, ama onlar benim dilimi konuşabildiği için utanıyorum. Şu anda Anadolu’da bir tek Ermeni köyü olmadığı için utanıyorum(Vakıflı sayılmaz çünkü 1939’a kadar Türkiye sınırlarında değildi). Bugün Mısır’ın yüzde 10’u Hıristiyanken ki bu 7,5 milyon kişi eder ve Suriye’nin yine yüzde 10’u Hıristiyanken bu da 2 milyon kişi eder, ben bu ülkedeki Hıristiyan oranının yüzde 0,01 olmasından ve her gün Hıristiyanların kaçırtılmaya çalışılmasından dolayı özür diliyorum.

İşte Anadolu’da bir hayalet dolaşıyor ve bu soykırıma maruz kalmış masumların hayaletidir, Anadolu’nun sessiz çoğunluğunun çığlığıdır. Bunlar bir tek Ermenistan’da yaşayan Ermenilerin ataları değildir. Bunlar Rumu, Kürdü, Süryanisi, Keldanisi, Nesturisi, Ezidisi, Kızılbaşı ile bu toprakların insanlarıdır, onlar aslında Anadolu’dur. Ve bu ruhların huzura kavuşması için ben diz çöküyorum. Bu topraklardaki lanetin kalkması için özür diliyorum, artık bu toprakların huzura ermesi ve barışın gelmesi için özür diliyorum. Özür dilemekle de kalmıyorum, bugün bütün dünyaya saçılmış ama Anadolu’dan başka vatanları olmayan bu Anadolu’nun öz evlatlarına Ermenilere, Rumlara, Süryanilere kucak açıyorum ve onları vatanlarına davet ediyorum. “Buyrun gelin” diyorum, “vatanınıza hoş geldiniz”, bu boş, çorak, verimsiz, lanetlenmiş, hayaletli topraklara geri dönün ki bu toprakların kanı ve canı geri gelsin, ruhu geri dönsün. Bunu insaniyet namına yapıyorum. Boynumun borcu bu. Özür dilemekten çok daha fazlası gerek çünkü…

Tolga Eren

21 Aralık 2008

Yorumlar (3 gönderildi):
m.brusk .. 23 Dec, 2008 01:42:13

tek kelimeyle muhtesem bir yazi yazmissiniz. her sozcugu yureginizde hissederek yazdiginiza eminim. bu yazinin olabildigince cok kisiye ulasilmasi saglanmali. Elinize, yureginize saglik Sevgili Tolga Eren. Siz ve sizin gibiler COK AMA COK YASAYIN….
Rojhat SERÇAVAN .. 23 Dec, 2008 01:54:26

…EY İNSANLAR

Hayatımın ve Bedenimin kıymetini bilin

Hayatımda
Acıların bulmak istedikleri hazine
Sevgilerin yaşamak istedikleri aşk
Özgürlüklerin koşturmak istedikleri at
Mutlulukların güldürmek istedikleri insan
Sevinçlerin ağlatmak istedikleri sevgili vardır

Bedenimde
Zamanın yaşatmak istediği nazlı güzel
Ateşin pişirmek istediği yufka ekmek
Havanın taşımak istediği insan kokusu
Suyun coşturmak istediği berrak nehir
Toprağın olgunlaştırmak istediği buğday tarlası vardır

Rojhat SERÇAVAN 

tebaşir .. 23 Dec, 2008 10:02:11

“Ama bu emirleri uygulamayı reddeden ve bu yüzden öldürülen kaymakamlar da vardı” diyor ya sayın yazar Abidin Nesimi’nin babası Hüseyin Nesimi de Ermenilerden kalan malların yağmalanmasına karşı çıktığı için öldürülen kaymakamlardan biri.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: