İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sessiz yas

Sessiz yas
17 Aralık Çarşamba 2008

“1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı ‘Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.”
* * *
Biri dağlarda vurulan asker oğlu için söylüyordu. Öteki, hapishane direnişinde düşen kızı için anlatıyordu. Beriki, işkencelerden içi çürüyen babası için düşünüyordu aynı şeyi. Sivas’ta yakılan çocuklar, 12 Eylül’de ölenler, Maraş’ta, Çorum’da katledilenler… Mamak’ta düşenler, Aktütün’de bitenler… Mütedeyyin hastanelerde öylesine ölüverenler, trafik kazasında onarlı beşerli sönenlerÖ Dağlıca’da yitenler ve Diyarbakır’ın arka sokaklarında ‘kaybedilenler’… Ve daha da daha da daha da ölüp ölüp unuttuklarımız. Biz hep şikâyet ediyorduk. Hep “Bu ülke unutuyor” dedik, “Hiç hatırlamıyor”…

Unutuş belleği
Kimileri şöyle dedi: “O kadar birikti ki ölülerimiz, belleklerimizde hepsini saklayacak yerimiz kalmadı”.
Oysa ölülerimizi belleğimizde saklamadığımız için hep yer kaldı yeni ölülere. Eğer “Bir daha asla” cümlesine, bırakırsak hep birlikte düşüp ölecekmiş gibi, böyle olduğunu bilerek sarılsaydık böyle olmayacaktı.
Hep unuttuk ve hep şikâyet ettik unutkanlığımızdan. Unuttuk durmadan.
Nasıl başladı bu? Hiç düşündünüz mü? Biz neden daha çok unutuyoruz? Biz niye hep unutuyoruz diye hatırladınız mı unutuşumuzun tarihini?
Hatırlamanın tadı
Hepsi, bu unutuş tarihi, Ermenilerin başına geleni unutuşumuzla başladı. Hatta 1919’dan önce olan olayların büyük bir çoğunluğunu “başka türlü hatırlama” politikasıyla başladı bütün bu unutuş. Bir katliamı unutmak, öyle olmamış gibi davranmakla bu ülkenin temeline bir unutuş tohumu atıldı.
Ölümü normalleştirme, vahşeti sıradanlaştırma tarihimiz bizim, 1915’te başladı. Bugün o yüzden unutuyoruz Dağlıca’da ve Aktütün’de öldürülen çocukların isimlerini.
Hanginize sorsam şimdi bir çırpıda söyler isimlerini? Tek tek hatırlayan kaç kişi çıkar ülkesi için öldüğüne inanan bu çocukların yüzlerini?
Ne tuhaf değil mi? Güya ülkeyi korumak için bize unutturdukları tarih, bize sadece unutmayı öğretti. Öyle ki ülkeyi korumak için ölmüş askerleri bile hatırlayamaz hale getirdi bu unutuş tohumu bizi.

Acıyla yüzleşebilmek…
Hatırlamak acıdır. Hepimiz, acı hatıralarımızı unutmak isteriz.
Mümkünse farklı bir biçimde kaydeder beynimiz olup biteni. Mümkünse kaçıp kurtulmak isteriz. Büyümek kaçıp gitmemekle ilgilidir oysa, duygularına, acılarına, utancına, yetersizliğine, yenilgine katlanabilmekle, bununla yüzleşebilmekle ilgilidir.
Büyümek, konuşabilmekle ilgilidir. Hep birlikte altına imza attığımız yukarıdaki metin de bu büyüme isteğiyle ilgilidir. “Biz artık yaralarını saklayan çocuklar olmak istemiyoruz” demektir yukarıdaki metin. “Biz içimizdeki unutuş tohumunu söküp atmak istiyoruz” demektir.
Şimdi belki sen içinden “Ermenileri ben öldürmedim ki” diyorsun, “Ne diye özür dileyeyim!” Doğru, sen öldürmedin. Ama unutursan, konuşmazsan, “Sakın konuşmayalım” diyenlerle aynı tarafta saf tutarsan… Olmaz.
Olmaz, çünkü dünyaya dağılmış bir halkın kalbini kırarsın. Ermeniler, dedeleri ve nineleri olmayan çocuklar, iki nesildir evlerinde yaşamıyorlar. Hiçbir şeyi anlamazsan bunu anlarsın sen, evsiz kalmayı anlarsın. Anadolusuz kalmayı…
Sen evini paylaşmayı anlarsın. Evsiz ve yaslı olana “Yalan!”, “Olmadı öyle şey!” filan diye bağırmaktansa susarsın ve sessizce hatırlarsın. Usul usul konuşursun. Yukarıdaki metin işte o yüzden usul usuldür.
Usul usul konuşmak içindir. Bence sen de imzala… Konuşmaya katıl, büyü sen de.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: