İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Üçüncü Ermeni Dalgası sınırları zorlarken

http://www.gercekgundem.com/?c=57591

Av. Hüseyin Özbek’in yukarıdaki linkte bulunan “Üçüncü Ermeni Dalgası sınırları zorlarken” başlıklı yazısına cevap:

Ülkemizde, bazı konularda kendi milletinin menfaatini en uç noktalarda, körü körüne, mantıksızca savunmak daha uzun zaman vatanseverlikle eşdeğer olarak algılanmaya devam edecek gibi gözüküyor. Bu konulardan biri ve en başta geleni de Ermeni meselesi. Uluslar arası siyaset literatürüne “Türk tipi savunma” şeklinde bir kavram sokan bu gibiler ulusal bilinci ve ülkelerini koruduklarını zannederken aslında ülkelerine ne kadar büyük bir zarar vediklerinin maalesef farkında değiller. Av. Hüseyin Özbek’in yazısını da çok önemli olduğundan veya yeni şeyler söylediğinden değil, bu kült (!) yazılara iyi bir örnek teşkil ettiğini düşündüğümüz ve benzeri tüm yazılara bir cevap olabilmesi için ele aldık.

Yazarımız yazının başında kısa bir girişle Ermeni meselesinin Emperyal güçlerin kışkırtmasıyla ortaya çıktığı konusunu üç cümle ile anlatıp yazının temelini oluşturmuş. Elde böyle sağlam bir temel varken dış güçlerin hedefindeki mağdur ülke imajını güçlendirecek tuğlaları üst üste koymak elbette çok kolay. Daha ilkokul sıralarında Osmanlı ordusunun işgallerini “şanlı ordumuz parlak bi zafer daha kazandı, atalarımız Viyana kapılarına dayandı” gibi cümlelerle öğrenirken torakların aynı şekilde kaybedilmesini “alçak düşmanlar yurdumuzu paylaştı” ifadeleriyle ezberleyen yurdumuz insanı için böyle bir giriş zaten fazlasıyla yeterli olur. Ermeni meselesinde de 1850’lerden sonra zayıflayan merkezi otorite neticesinde Ermenilerin yerel aşiretlerden görmeye başladığı baskılar, Hamidiye kırımları, 31 Mart olayı, Bab-ı Ali baskını ve İttihtçıların iktidarı ele geçirmesi, Alman hayranı paşaların ülkeyi apar topar birinci Dünya savaşına sokması son derece önemsiz… At suçu emperyal güçlerin üzerine, kendin sütten çıkmış ak kaşık ol ve tüm gücünle mağdur ülkeni savun… Gerisi teferruat…

Yazarımız Ermeniler tarafından verilen rahatsızlıkları üç dalga olarak nitelemiş. Yazıdaki ifadelerle bunlara göz atacak olursak:

– “Birinci Dünya savaşı süresince ve sonrasında, 1922’ye kadar, tehcirden sorumlu tuttukları İttihatçı önderlere ve yöneticilere yönelik Taşnak terör kampanyasında ikisi başbakan olmak üzere onlarca kişi katledildi. Emperyal güçlerin yaratıp, etnopolitik bir hüviyete dönüştürerek yönlendirdikleri Ermeni sorununun başlangıcından Kurtuluş Savaşı zaferiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadarki evresini BİRİNCİ DALGA olarak adlandırmaktayız.”

-“Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında düğmeye yeniden basılmasıyla 1974’ ten 1983 Paris Orly Havaalanı katliamına kadar geçen süreçte kırka yakın Türk diplomatı katledildi. Taşnak terör geleneğinin mirasçısı Asala ve Ermeni Soykırımının Adalet Komandoları tarafından gerçekleştirilen suikast ve saldırı kampanyası İKİNCİ DALGA olarak adlandırılmalıdır.”

-“İçinden geçtiğimiz süreç halen yaşanılan ÜÇÜNCÜ DALGA’ dır. Üçüncü dalga bombaların atılmadığı, kurşunların sıkılmadığı, büyükelçiliklerin basılmadığı bir evredir. Üçüncü dalgada işler politik platformlarda, parlamentolarda halledilmektedir!”

Evet sayın yazarın verdiği bu bilgiler pek yanlış bilgiler değil. Ne var ki sadece sonuçlara odaklanıp sebepleri hiç görmezden gelmenin bu kadarı da biraz fazla… Bunlar dalga olarak adlandırılıyorsa herşeyi yıkıp dümdüz etmeleri sebebiyle Ermenilere karşı yapılanlar da ancak TSUNAMİ olarak adlandırılabilir. Hemen ilk aklımıza gelenleri yazacak olursak:

BİRİNCİ TSUNAMİ: 1894-1896 yılları arasında Hamidiye Katliamlarında 100binden fazla Ermeninin öldürülmesi

İKİNCİ TSUNAMİ: 1909 Adana Katliamında 30bin Ermeninin öldürülmesi

ÜÇÜNCÜ TSUNAMİ: 1915 tehcirinde iki milyona yakın Ermeninin Doğu Anadolu’daki rahatsızlıklar yüzünden Edirne’de, Tekirdağ’da, İzmit’te yaşayanlar da dahil olmak üzere Suriye’ye kadar yürütülerek 3bin yıllık ata topraklarından sökülüp atılması

DÖRDÜNCÜ TSUNAMİ: 1941’de 20 kura askerlik adı verilen uygulamada daha önce askerliğini yapmış olan 25-45 yaşları arasındaki gayrimüslimlerin tekrar askere alınarak 14 ay boyunca farklı renk askeri elbise ve silah yerine kazma kürekle yol yapım işlerinde çalıştırılmaları

BEŞİNCİ TSUNAMİ: 1942’de gayrimüslimlere varlık vergisi adı altında tüm varlıkları tutarında vergiler konması ve ödeyemeyenlerin Aşkale’de bulunan çalışma kamplarında çalıştırılmaları

“aşkale’de kel bir dağ vardı
nefesimi keserdi tıkanırdım
beni varlık vergisi yıktı
üç sefer askerlik ettim
gözüme kargalar konardı
elimde değildi ne yapayım
marsilya uzakta duruyordu
macera beni çekiyordu
istanbul’u sevmiyordum
alıp başımı gidecektim”

Attila İlhan / Tatyos’un kahrı isimli şiirinden alıntı

ALTINCI TSUNAMİ: 1956’daki 6-7 Eylül pogromlarında gayrimüslimlere ait binlerce ev, işyeri ve sosyal kurumun yağmalanması

Bu liste daha da uzatılabilir elbette, ancak biz burada kesip yazarımızın cümlelerine dönelim. Bizim hiç bir suçumuz olmadığı tezinden yola çıkılarak, herşeyin sorumlusu olarak Emperyalizm isimli bir düşman yaratıldıldıktan sonra bu düşmanın kullandığı silahlar da okuyucuya tanıtılmış:

“Emperyalizm Diyaspora tezlerinin içselleştirilmesinde Türkiyeli müttefiklerinin ciddi sorumluluklar üstlendiğini, büyük bir özveriyle çalıştıklarını memnuniyetle izlemektedir. Türkiyeli sermaye, Türkiyeli medya, Türkiyeli aydınlar, Türkiyeli akademisyenler dışarıdaki oyun kurucuların kendilerine verdikleri rolü büyük bir yetenekle oynamaktadırlar.”

Yazının devamı müttefik yani hain olarak betimlenmiş bu kesimlerin çeşitli yazılarından, faaliyetlerinden, çalışmalarından derlenmiş örneklerle devam ediyor. Ermeniler hakkındaki en küçük bir övgü, iki halkın yakınlaşması için atılmış en küçük bir adım yazarımızı rahatsız etmiş. Anlaşılan yazarlardan, aydınlardan beklenen sadece Ermenilerin Türklere karşı amaçsız bir düşmanlık besleyen zararlı bi millet olduğu tezini tasdik etmeleri. Bunun dışında hehangi bir söylem geliştiren emperyalistlerle işbirliği yapmış hain haline dönüşüyor.

Bu pek de yabancı olduğumuz bir tavır değil elbette. Hatta pek çok yazıda Ermeniler hakkında iyi bir şey söyleyenler için “bunlar aslında Ermeni dönmesi” şeklinde yorumlar yapılır. Neyse ki bu yazıda öyle bir yoruma rastlamıyoruz. Zaten rastlasak oldukça da komik olurdu. Çünkü yazarın Türkiyeli müttefikler arasında gösterdiği isimler arasında Yağmur Atsız var. Hani Türk ırkçılığının sembol ismi, brakisefal kafatası ölçme aletini icad etmiş olan Hüseyin Nihal Atsız’ın oğlu olan; babasının kendisine yazdığı vasiyetnamede bütün diğer milletlerin düşman olarak gösterildiği Yağmur Atsız… Yine yazarın müttefik suçlamasından en fazla payını alan yazarlardan birinin Hasan Cemal olduğunu da görüyoruz. Hani dedesi Cemal Paşa birinci Ermeni dalgasında öldürülmüş olan Hasan Cemal… Demek ki yazarımız bu durumlara rağmen söz konusu yazarlardan daha fazla gerçeklerin farkına varabiliyor. Veya şöyle mi desek: Gerçeklerin farkına varabilmek kişinin soyuyla, kanıyla, kafatasının şekliyle değil vicdanıyla alakalı bir durum…

Yazarımızı son dönemde en fazla rahatsız eden olaylardan birinin de Hrazdan Stadı’nda oynanan milli maç olduğunu görüyoruz. Karşılaşmayı izleyen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den, bu ziyareti öven, maç için Ermenistan’a giden yazarlara kadar herkes payına düşeni almış. Ve sonunda da şöyle bir yorum gelmiş:

“Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomasi sahasındaki 500 – 0’ lık yenilgisi, ulusal konularda küme düşmesi, Hrazdan Stadyumu’nda Milli Takımın 2 – 0’ lık galibiyetiyle gözden kaçırılmaya çalışılmaktadır.”

Durumun 500-0 olup olmadığını bilemeyiz ancak uluslararası alanda Ermeni tezlerini savunanların ciddi bir üstünlüğü olduğu doğru. Bunun nedeni de bize göre savunanların beceri düzeyinde değil savunulan şeylerin içeriğindedir. Doğru bir tezi savunmak elbette yanlış bir tezi savunmaktan çok daha kolaydır ve neticede yazarın işaret ettiği skorla karşı karşıya kalınabilir. Neticede güneşi balçıkla sıvamaya çalışmak yerine geçmiş acıların insani ve hukuki açıdan ele alınıp hangi ortak noktada uzlaşılabileceği konusu üzerinde düşünmek çok daha mantıklı ve doğru bir hareket olur.

Yine yazarın sonuç cümlelerinden birine göz atalım:

“Sermayesi gayrı millileşmiş, ekonomik varlıkları özelleştirme adı altında kamusal olmaktan çıkarılmış bir ülkede yaşayanları millete dönüştüren kimyanın giderek bozulacağı, ulus bilincinin kaybolacağı, insanların birbirine yabancılaşıp sürüleşeceği bilimsel bir gerçektir.”

Doğrusu bu bilimsel gerçeğin hangi bilimin kapsamına girdiğini anlamak güç… Mecazi olarak 4., 5. ve 6. Tsunami şeklinde adlandırdığımız hamlelerin ekonominin millileştirilmesi için yapıldığı herkesçe bilinir. Sayın yazarımızın bu hareketlerin tümünü de tasvip ettiğini görmek güç değil. Ne var ki halen ekonominin gayrı milli olduğu iddia ediliyorsa ortada ciddi bir sorun var demektir. Milliyetçilik düşmansız yaşayamayan bir hastalıktır ancak emperyalizm, dış güçler, içerdeki müttefikler vs. gibi isimlerle yaratılan hayali düşmanlar artık yağmayla, vergiyle, çalışma kampına alınmakla yok edilecek gibi değil. Peki şimdi ne yapılacak? Belki de bugün yaşanan sorunların asıl nedenlerini o günkü milli sermaye yaratma, ulus devlet oluşturma harekelerinde aramak gerekli. Belki sayın yazar hayatta olsa Ermeni vatandaş Tatyos’un kahrını anlattığı yukarıda alıntıladığımız şiiri için Attila İlhan’ı da müttefiklikle suçlayacaktı. Diğer yandan, Attila İlhan’ın kendisini tanımlarken kullandığı ilk sıfatın da “anti-emperyalist” olması ilginç. Bazı kavramları toplumun eğitim seviyesine güvenip gelişigüzel kullanmaya kalkışmak insanları oldukça güç durumlarda da bırakabilir.

Sayın yazar futboldan çok örnek vermiş olduğu için biz de futbolla bitirelim. Milli maçları bırakıp mahalle maçlarına dönelim. Kuralın ,düzenin, hakemin olmadığı, futbol kalelerinin üst üste konmuş iki taşla oluşturulduğu bu maçlarda surekli tartışmalar yaşanır. Özellikle de gollerde… Bir takım gol atmayagörsün. Atan taraftakiler “Gooooooool” diye sevinirken diğer takım da hep bir ağızdan “değiiiiiiil” diye bağırır durur. İki takımın da karşı tarafın dediğini kabul etmediği bu uzun tartışmayı “adamın gol diyor” kuralı bozar. Bütün oyuncular kendi takımlarının işine geleni haykırırken golü yiyen takımdan biri gerçeği daha fazla saklayamaz ve iki taşın arasından geçmiş olduğu çok bariz olan top için “gol” yorumunu yapar. Bu ses diğerleri kadar gür çıkmasa bile bir anda bütün dikkatleri üzerine çeker. Artık golü atan taraf “gol” diye bağırmayı bırakmış “işte adamın gol diyor” diyerek o kişiyi göstermeye başlamıştır. Artık tartışacak bir şey kalmamıştır. Öyle ya, gol olmasa golü yiyen taraftan biri neden bunu kabul etsin? Gol verilir ve golü yiyen taraftan herkes bu itirafı yapan çocuğun üzerine çullanır. O vicdanı ile takımının başarısı arasında sıkışıp sonunda vicdanının sesini dinlemiş, dürüstlüğünün ödülünü de diğer takım arkadaşları tarafından “takımını satan oyuncu” olarak görülmekle almıştır. Konumuza dönersek Ermeni tezlerini savunan Türkler mevcutken Türk tezlerini savunan Ermeniye pek rastlanmamasını da bu çerçevede ele almak bizleri bazı sonuçlara ulaştırabilir. Mahalle maçlarının tozu dumanı içinde büyümüş, atılan bariz golleri mızıkçılık yaparak saymamış olan bünyelerin bugün de kendilerinden farklı düşünenleri müttefik, hain vs. olarak görmeleri doğal. Ancak o hainler iyi ki halen mevcut. Hakemin olmadığı bu maç bir gün bitecekse, vicdanın sesini dinleyen bu dürüst ve cesur kişiler sayesinde bitecek.

Aret Çiçekeker

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: