İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

‘Milli Güvenlik Devleti’nin inşaası

‘Milli Güvenlik Devleti’nin inşaası
Ayşe Hür – 26.10.2008

“Ey Mete’nin Asya’ya yayılan Ordusu/ Ey Attila’nın Avrupa’ya giren/ Fatih’in İstanbul’a mâleden, devir açan/ Dünyaya medeniyet götüren ordu/ İnsanlığa özgürlüğü aşılayan Ordu/ Tarihi yazan, yazdıran Ordu/ Sen milletin özü/ Sen milletin gözü/ Sen milletin sözüsün!” (Orgeneral Cemal Tural’ın 1966 yılı Kara Kuvvetleri Günü mesajından.)

ESKİ KAFALAR . Bu hafta, ‘ordu-millet’ projesine kısa bir ara verilen 1938’den 1960 arasına göz atacağız. ‘Paşalar Meclisi’nin kararıyla İnönü Cumhurbaşkanı olduktan sonra da ordu ‘Kuzu Paşa’ Mareşal Fevzi Çakmak’a emanet edildi. Mareşal, tam 22 yıl süreyle Genelkurmay Başkanlığı’nı yürüttü. Bu dönemde, ‘madem İstiklal Savaşı’nı biz kazandık, o halde her şeyi biz biliyoruz, karayı da biz biliyoruz, denizi de biliyoruz, havayı da biliyoruz’ diyen savaş kahramanı korgenerallerin egemenliği vardı.

KONTROL ALTINDA . Mareşalin merkeziyetçiliğinin ve muhafazakârlığının farkında olan İsmet İnönü ise tedbirini almıştı. Genelkurmay II. Başkanı Asım Gündüz aracılığıyla Fevzi Paşa’yı denetliyor, hatta yetkilerini tırpanlıyordu. 12 Ocak 1944’te, Fevzi Çakmak, İnönü’nün teşekkür mektubuyla yaş haddinden emekli edildiğinde, 68 yaşındaydı ve hastaydı ancak daha sonradan ‘eğer sorun yaş olsaydı 1949’da 67 yaşındaki Orgeneral A. Nafiz Gürman atanmazdı’ diyenler haklıydı. Gerisini aşağıda okuyacaksınız.

***
İsmet İnönü, Atatürk’ün emaneti Fevzi Çakmak’ı emekliye sevk etme kararını, ABD Başkanı Roosevelt ve Britanya Başbakanı Churchill’le 4 Aralık 1943’te Kahire’de buluştuktan hemen sonra vermişti. Müttefikler, Kahire’de İnönü’den Türkiye’nin kendi yanlarında savaşa girmesini istemişlerdi. İnönü’nün savaşa girmeye niyeti olmasa bile, Alman ekolünden gelen ve Almanlara sempati duyan bir genelkurmay başkanını Müttefiklere açıklaması zordu. Öte yandan yıllardır bütçeden aslan payını almasına rağmen ordunun hali içler acısıydı. Bunda Mareşal’le Milli Savunma Bakanlığı’nın arasında uyum olmamasının rolü büyüktü. Ama yine de esas kabahatli, Fevzi Çakmak gibi eski tip bir askeri, yıllarca ordunun başında tutanlardı. Muhtemelen İnönü sorumluluğunu o günlerde iyice idrak etmişti.

PERİŞAN ORDU . İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, Mareşal’in karşı olduğu donanmanın en büyük gemisi Birinci Dünya Savaşı’nın ‘anti-kahramanı’ Yavuz (eski Goeben) zırhlısıydı. 1940’ta Almanya’dan iki denizaltı (Saldıray ve Yıldıray) alınmıştı ama donanmanın başında bir karacı bulunuyordu. Ordunun esasını oluşturan karacılar ise Birinci Dünya Savaşı’nda Verdun cephesinde kullanılan her biri 48 tonluk toplara sahiptiler ama bunları çekecek araçları yoktu. Top mermileri ise, Doğu cephesinde Ruslardan kalan mermilerdi. Tank, tanksavar gibi araçlar yok, uçak sayılıydı. Erler, 1898 tarihli ‘Mauser’ler kullanmakta, sevkıyatlar manda, katır, at ve develerle yapılmakta, ancak zavallı hayvanlar açlıktan birbirinin kuyruklarını yemeye çalışmaktaydı. Çadırlar ve üniformalar yırtık pırtık, potinler delikti, hatta bazı durumlarda askerler yalınayaktı. Zatürree, verem, dizanteri gibi hastalıklarla baş edilememekteydi. Komutanlar morali bozuk alt rütbelilerin şikayetlerini önlemek için ‘biz Kurtuluş Savaşı’nda….” diye başlayan nutuklar atıyorlardı.

İnönü, Mareşali emekli ettikten sonra, orduyu siyasetten uzaklaştırmak için bir dizi karar aldı. Önce bir dizi yüksek rütbeli komutan emekliye sevk edildi. Genelkurmay Başkanlığı, Başbakan’a bağlandı ve ona karşı sorumlu tutuldu. Ancak, Çakmak, döneminin mirası olan, yüksek komuta kademesi ile subay kadroları arasındaki çelişkileri gidermek kolay olmadı. Daha sonra başımıza çok iş açacak olan ‘genç subaylar’, ordunun demode yapısından, komuta kademelerinin yıllarca değişmemesinden, ordunun CHP’nin politikalarına payanda olmasından rahatsızdılar. TSK’da ilk illegal örgütlenmeler bu dönemde başladı. Öyle ki, 1942-1943’te, Çorlu’da bir grup subay, ordunun halinden sorumlu tuttukları İnönü yönetimini devirmek için biraraya gelmişler, neyse ki, başlarındaki general bunun bir ‘intihar’ olacağını söyleyerek darbeyi önlemişti.

AMERİKAN YARDIMININ ETKİSİ . Kara Kuvvetleri’ne dayalı ordu modelini değiştirmek, Türkiye’nin 1947 tarihli Truman Doktrini kapsamında 100 milyon dolar askerî yardımla takviye edilmesi kararı çıktıktan iki yıl sonra mümkün oldu. (Türk ordusu hakkında bilgi vermek üzere ABD’ye giden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Salih Omurtak, 100 milyonun Türk ordusunu modernleştirmeye yetmeyeceğini söylemişti ki, haklıydı.)

Verdiği paraların boşa gitmesini istemeyen ABD’nin yönlendirmesiyle ordu, kara, deniz ve hava kuvvetleri olarak örgütlendi, kuvvet komutanları Genelkurmay Başkanı’na bağlandı. Yeni modelde, Genelkurmay Başkanı, Savunma Bakanı’nın önerisi ile Bakanlar Kurulu kararıyla atanıyor ve Savunma Bakanlığı’na bağlanıyordu. Kanunun gerekçesinde değişikliğin nedeni ‘demokratik rejimle idare olunan memleketlerdeki gibi’ diye tarif edilmişti. Ancak kanunun kabulü hiç de kolay olmadı. Milletvekilleri ‘senelerin yetiştirdiği tecrübeli, görgülü ve kudretli bir genelkurmay başkanının, ordu ile bakan oluncaya kadar hiç ilgisi olmamış genç bir bakan tarafından önerilmesi’ni son derece yakışıksız buluyorlardı. Yıllarca Avrupa ülkelerindeki ‘liberal’ havayı teneffüs etmiş olan Dr. Adnan Adıvar bile buna itiraz etmiş, ‘eskiden tek parti idaresi idi, fakat şimdi çok parti olunca benim içime bir korku geldi’ demişti. Bu yeni statü, 1960’a kadar ciddi sıkıntı kaynağı olacaktı.

ASKER VE SEÇİMLER . 1950 seçimleri arifesinde, TSK’nın genç kadroları, artık iktidarın değişmesini istediklerini açıkça hissettiriyorlardı. DP sempatisinin arkasında elbette, liberal düşüncelere yakınlaşmak falan yoktu, sadece DP’nin ordunun modernleşmesini sağlayacağı, rütbe alımındaki sorunları gidereceği gibi umutlar vardı. Üst kademeler ise bekleneceği gibi, CHP’nin yanındaydı. Hatta, DP’nin ezici bir seçim zaferi kazandığı 14 Mayıs 1950 gecesi 1. Ordu Komutanı Org. Noyan parti müfettişi Sadi Irmak’ı arayarak, ‘eğer Cumhurbaşkanı Hazretleri yeşil ışık yakarsa, seçimlere komünistlerin hile karıştırdığı varsayımıyla müdahale edebileceklerini ve Milli Şef’in emirlerini beklediklerini’ söylemişti. Neyse ki Paşa ‘Milli irade nasıl tecelli ettiyse başta kendisi olmak üzere bütün devlet birimlerinin saygı göstermesi gerektiğini’ belirtmişti. (Aktaran: Mehmet Ali Birand, Can Dündar, Bülent Çaplı, Demirkırat, Bir Demokrasinin Doğuşu, Doğan Kitapçılık, 1999, s.57.)

‘KALBİ VATANCA ATAN’ SUBAYLAR . Kaderin garip bir cilvesi olarak, ‘genç subaylar’ DP’nin iktidara gelişinde olduğu gibi gidişinde de etkili oldular. Dönemin I. Ordu Komutanı Korgeneral Cemal Tural 27 Mayıs 1960 darbesini, “kalbi vatanca vuran, vicdanı milletçe işleyen Harbiye’nin Türk milletine bir gecede yeni bir vatan, yeni bir hürriyet kazandırması”, “milletin aziz ve kahraman ordusunun süngülerinin pırıltısı ve hikâyesi altında hakiki ve ebedi saltanatı kurması” gibi tumturaklı sözlerle tarif etmişti. DP’yi orduyu modernleştirecek diye destekleyen genç subayların, DP’ye karşı olmalarının, orduyu modernleştiren temel güç olan ABD’yle ilişkilerin giderek yoğunlaşmasından rahatsız olması da ironiktir. Kemalist ideolojinin ‘anti-emperyalizm’ söyleminin etkisindeki bu kadrolar, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin temel sorunu olan ‘Batı’yla aşk ve nefret’ ikilemini yaşıyorlardı.

1960 darbesinden sonra, ABD ile ilişkilerde bir değişiklik olmadıysa da 235’i general olmak üzere tam 4.171 askerin topluca emekli edilmesi, gençlerin önünü açtığı için genel bir memnuniyet havası oluşmuştu. Elbette, Milli Birlik Komitesi’nin ilk işlerinden biri olan Ordu Yardımlaşma Kurumu’nun (OYAK) kurulmasının etkisini unutmayalım. Yine de 1962 ve 1963’te iki darbe girişiminin yapılması önlenemeyecekti.

MGK: ‘İkinci Cumhuriyeti partilerden koruma’ aracı

1922’de kurulan Harp Encümeni, ya da 1933’te kurulan Yüksek Müdafaa Meclisi gibi kurullar çok işlevsel olmamıştı. Truman Doktrini kapsamında Türk Ordusu’nun modernizasyonu ile ilgili düzenlemeler arasında 1949’da Cumhurbaşkanı’nın doğal başkanlığında, Milli Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı’ndan oluşan (buna daha sonra Harp Kuvvetleri Komutanı da katılacaktı) Milli Savunma Yüksek Kurulu’nun görevi ‘topyekûn savaş’ konsepti uyarınca, savunma birimleri arasında eşgüdümü sağlamaktı. Yani, siyasete müdahale etmesini mümkün kılacak atraksiyonları yoktu. Nitekim ileriki yıllarda, 1950-1960 arasındaki hükümetler, kurulu ciddiye almamakla suçlanacaklardı.

ÖZGÜRLÜKÇÜ ANAYASA’NIN HEDİYESİ . Ordunun siyasete bağımsız bir aktör olarak dönüşü, 27 Mayıs 1960 darbesiyle oldu. Pek çok kesim tarafından ‘özgürlükçü anayasa’ olarak adlandırılan 1961 Anayasası’nın 111. maddesiyle kurulan MGK’nın görevlerini madde şöyle tarif ediyordu: “…Milli Güvenlik Kurulu, milli güvenlik ile ilgili kararların alınmasında ve koordinasyonunun sağlanmasında yardımcılık etmek üzere, gerekli temel görüşleri Bakanlar Kurulu’na bildirir.” İdris Küçükömer’e göre MGK, 1961 Anayasası’nın en önemli kurumuydu. Hatta, parlamentonun üçüncü bölümüydü. (O dönemde Meclis’in yanında bir de Senato vardı.)

Dikkat edilirse, bir önceki kuruldaki ‘savunma’ sözcüğü ‘güvenlik’le değiştirilmişti. Bu önemli bir değişiklikti çünkü böylece kurulun kapsamı birden değişiyordu. Öte yandan Türkiye’de ‘milli’ kelimesi her türlü demagojiye ve istismara açık bir kavramı temsil ettiği için, bu kurulun neyin güvenliğini sağlayacağı çok açık değildi. Acaba memleketi sadece içten ve dıştan gelecek işgal, silahlı saldırı, isyan gibi somut tehlikelere karşı korumakla mı yükümlüydü, yoksa komünizm, irtica tehlikesi, ‘arkadan hançerlemek’ gibi ideolojik saldırılar da görev alanı içine giriyor muydu?

MÜDEBBİR DEVLET . Buna dair bir ipucunu Milli Birlik Komitesi üyesi Tabii Senatör Haydar Tunçkanat 1966’da şöyle vermişti: “Komite, oy çokluğu ile iktidara gelecek olan siyasi partilerin yeni Anayasamızla kurulacak İkinci Cumhuriyeti de dejenere edip yeni bir ihtilale sebep olmalarını önlemek için, yeni Anayasa ile Milli Güvenlik Kurulunu bir tedbir olarak getirmiş[ti.]” (Akşam, 22 Eylül 1966)

Ancak bu mühim kurulun 11 üyesinden 6’sının başbakan, bakan gibi sivil unsurlar olması ilginçti. Sivil üyelerden biri Çalışma Bakanı’ydı. Bu, o günlerde yavaş yavaş geliştiği görülen işçi sınıfının grev, direniş gibi eylemlerinin de ‘milli güvenlik’ konsepti içine alındığını düşündürüyordu.

MGK’nın görevlerini tarif eden 111. maddenin son cümlesi, 12 Mart 1971 müdahalesinden sonraki restorasyon döneminde kurula ‘kuvvet temsilcileri katılır’ ibaresinin yerine ‘kuvvet komutanları katılır’, ‘MGK hükümete yardımcılık eder’ ibaresi de ‘tavsiye eder’ olarak değiştirildi. Böylece MGK’nın işlevi ve ağırlığı güçlendirildi. 1971’deki bir diğer önemli değişiklik, TSK’nın Sayıştay denetiminden çıkarılmasıydı. 1982 Anayasası’nın 118. maddesinde ise MGK’nın görevleri şöyle tarif edilecekti: “….Bakanlar Kurulu’na bildirir. Kurulun, Devletin varlığı ve bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliğinin korunması hususunda alınmasını zorunlu gördüğü tedbirlere ait kararlar Bakanlar Kurulu’nca öncelikle dikkate alınır.” Orduyu Sayıştay denetiminden kurtaran madde de aynen korunmuştu. ‘Milli güvenlik devleti’ne sivillerin burnunu sokmasının âlemi yoktu elbette…

Kaynakça: Ali Bayramoğlu, “Asker ve Siyaset”, Bir Zümre, Bir Parti, Türkiye’de Ordu (İletişim, 2004) içinde, s. 59-118; Hikmet Özdemir, Rejim ve Asker, AFA Yayınları, 1989; Ümit Özdağ, Ordu-Siyaset İlişkisi, Gündoğan Yayınları, 1991, s. 125-169; Yılmaz Tezkan, “Tartışılan Bir Kurum: Milli Güvenlik Kurulu”, Siyaset, Strateji ve Milli Güvenlik (Ülke Kitapları 2000) içinde, s. 22-34; Muhsin Batur, Anılar ve Görüşler, İstanbul, 1983; Abdi İpekçi,Ömer Sami Coşar, İhtilalin İçyüzü, İstanbul, 1965.)

Cumhuriyet’in amele taburları: Yirmi Kur’a İhtiyatlar

Yıl 1941, günlerden 22 Nisan’dı. O gün Meclis, ateşli tartışmalardan sonra Milli Müdafaa (Savunma) Vekaleti’nin teklifini değerlendirerek, 1312-1329 (1896-1913) doğumlu tüm gayrimüslim erkeklerin Nafıa (Bayındırlık) Vekaleti emrine verilmek üzere askere çağırılmasına karar vermişti. Gerekçe Nazi ordularının Yunanistan’ı işgal edip Türkiye sınırlarına dayanmalarıydı. Hükümet Alman ordusunun bir sonraki hedefinin Türkiye olmasından korkuyordu. Karar gereği, mayıs ayının ilk yarısında 25 ile 42 yaş arasındaki 12 bin civarında gayrimüslim askere alındı. Bu iş gizli tutulduğu için, askere alınacaklar durumu kendilerini teslim almak üzere kapılarına gelen görevlilerden öğrenmişlerdi. Buna daha sonra Türkiye’nin dört bir yanındaki gayrimüslim erkekler de katıldı. Peki, madem tehlike o kadar büyüktü, neden sadece gayrimüslimler askere alınmıştı? Elbette ki hükümet bir işgal durumunda gayrimüslimlerin ‘beşinci kol’ gibi davranacaklarından korkmuştu!

BABASINI KAYBEDEN ÇOCUK . O sıralar henüz dört beş yaşlarında olan Ohannes Garavaryan, babası Suren’in, Taksim Sakız Ağacı’ndaki evlerinden iki jandarma ve bir polisle derdest edilip Sultanahmet Meydanı’nda tel örgülerle çevrili alana tıkılmasının yürek burkan hikâyesini şöyle bitirmişti: “…Üçüncü gün babamı görmeye gittiğimizde tel örgünün içinde kimsecikler yoktu. Babasını, kocasını, oğlunu görmeye gelenler korkuyla etraflarına bakınıyor, Nereye götürdüler acaba? Ne yapacaklar acaba? diye birbirlerine soruyorlardı. Kimsenin ne olup bittiğinden haberi yoktu.

Babasız kalmıştım. Çocukluğumun en kara günleridir o günler. Birçok acımı, korkumu unuttum, ama babamın götürülüşünü, tel örgüler içindeki halini hiç unutmadım. Bunca yıl geçti aradan, hâlâ bazen rüyama girer. Bir müddet sonra haber geldi. Babamı ve diğer erkekleri‚ Amele Taburu denen askerlik taburuna almışlar. Demiryollarında, taş ocaklarında zorla çalıştırıyorlarmış. Bu haber evimize mutluluk getirdi. Ben çok sevindim. Amele Taburu’nun ne demek olduğunu bilmiyordum. Ama babam ölmemişti, bir gün dönecekti.

Bir sene kadar sonra babam eve geldi (…) Babamın arkadaşları, akrabalarımızdan, tanıdıklarımızdan erkekler babamın etrafını sarmışlardı. Ben babamın yanında duruyordum. Babam durmadan başlarına gelenleri, yaşadıklarını anlatıyordu. Acılı olaylara bile gülüyordu misafirlerimiz. Babamı özlemiştim. Bir daha kaybetmemek için elinden tutuyordum. Babam gülünce ben de gülüyordum. Evimiz düğün evine dönmüştü.” (“6-7 Eylül 1955’e tanıklık edenler anlatıyor”, Hazırlayan: Kemal Yalçın, AGOS, S. 597, 7 Eylül 2007)

‘GÂVUR ASKERLER’ . Silah verilmeyen, üniforma olarak 1939 Erzincan depreminde Yunanistan’dan yardım olarak gönderilen çöpçü elbiseleri giydirilen bu ‘askerler’ sivrisinek kaynayan ve sıtma yayan bataklığın, rutubet, çamur ve aşırı sıcağın bunalttığı, su darlığı çekilen kamplara gönderilmişlerdi. Zonguldak’ta tünel inşaatlarında, Ankara’da Gençlik Parkı’nın yapımında, Afyon, Karabük, Konya, Kütahya illerinde taş kırma, yol yapma gibi ağır işlerde çalıştırılmışlardı. Ama en kötüsü, ‘gâvur askerler’ diye alay edilmişler, aşağılanmışlardı.

Kasım 1939’da yürürlüğe giren hükümet kararıyla gayrimüslimlere bedel ödemek kaydıyla on sekiz ay yerine altı ay askerlik yapma imkânı verilmesinin anlamı yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Hükümet gayrimüslimleri orduda görmek istemiyordu. Nitekim 1941’de yedek subay sınavlarında hiçbir gayrimüslim genç başarılı olamadı. 20 Kur’a İhtiyatlar ise ‘iç düşman’ paranoyasının zirvesiydi. Kimi gerçek, kimi söylenti pek çok olay yüzünden bu askerler imha edilmek üzere toplandıklarına inanmışlardı. Nasıl inanmasınlar, kazdıkları çukurların başında onlara nezaret eden çavuşları ‘bu çukurlar sizin mezarınız olacak!” diye bağırıyorlardı.

MAREŞALİN HİMMETİYLE Mİ? Yirmi Kur’a İhtiyatlar, 27 Temmuz 1942 günü terhis edildi. İddialara göre onları evlerine geri gönderen ‘İslam dininin en yüksek ahlaki değerlerine göre yaşayan’ Mareşal Fevzi Çakmak’tı. 20 Kur’a İhtiyatlar’a alındığında askerlik görevini daha yeni tamamlamış olan Vitali Hakko bu ikinci terhis kararı karşısında duyduğu tedirginlik dolu sevinci şöyle anlatır: “Bitmeyecek hiçbir şey yoktur. Toplam onsekiz ay süren askerliğim de bir gün sona erdi. Tabii sevindik. Ama üç gün sonra yeniden askere çağrılmayacağımızı kim temin edebilirdi? Hiç kimse! Bizler de böyle yarı sevinçli, yarı tedirgin İstanbul’un yolunu tuttuk.” Vitali Hakko’nun hisleri onu yanıltmamıştı. Sadece üç buçuk ay sonra, 11 Kasım 1942’de ülkedeki gayrimüslimlerin iflahını kesecek olan Varlık Vergisi Kanunu kabul Meclis’te kabul edilecekti…

Kaynak: Rıfat Bali, Bir Türkleştirme Serüveni, (1923-1945) Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri, (İletişim, 1999), s. 408-423; a.g.y., Devletin Yahudileri ve ‘Öteki’ Yahudi, (İletişim Yayınları, 2004), s.301-307.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: