İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

ESKİ DOSTLAR

E S K İ D O S T L A R

Eski Dostlar deyince ilk ağızda aklımıza hemen bütün eski İstanbulluların bildiği ve çeşitli yıldönümleri veya lise mezuniyeti dönem toplantıları gibi güzel vesilelerde hep birlikte söylenen o ünlü şarkımız akla gelir:
“Hayal meyal düşler gibi /Uçup giden kuşlar gibi /Yosun tutan taşlar gibi/
Eski dostlar, eski dostlar… Ve doğru hatırlıyorsam son dörtlüğü : “Unutulmuş isimlerde / Bilinmez ki nasıl nerde / Şimdi yalnız resimlerde / Eski dostlar
eski dostlar.”
Veya ‘ Ada sahillerinde bekliyorum’lardan, ‘Kalamıştan kalkan bir Vapur’a ve oralardan yavaş yavaş başka şarkılara geçer,“Sarahaten söylesem acep darılmaz mı ?” yı mırıldanırız ve de benim dilime muhakkak Tatyos Efendi’nin “ Mani oluyor halimi tasvire hicabım / üzme yetişir, üzme firakınla harabım ”ı dolanır nedense her zaman. Tatyos Efendi ile birlikte, bilmem neden, yine Ermeni bestekâr ve saz ustalarından ûdi Hırant’ı, Bimen Şen’i, Artaki Candan’ı hatırlarım, isimleri hemen aklıma gelmeyen birçoğu arasından.

Ermeniler deyince daha aklıma neler gelmez ki!
İstanbul’da olduğu gibi Anadolu’nun birçok kentinde de kültürümüze hemen her alanda katkılarda bulunmuş birçok ermeni yurttaşımız, hemşerilerimiz, bazen komşularımız aklımızdan geçer, hele bizim gibi yaşı artık yetmişlere dayanmış olanların. Evvela nedense komşumuz Madam Mari’nin topikleri, midye dolmaları sonra saatçileri, 50’ lerin oto tamircileri, kuyumcular, ünlü ıtriyatçılar, ayakkabıcılar, terziler, yapı ustaları, kalfaları çocukluk ve gençlik yıllarımızın bir yerlerinden, o her daim gülümsemeleri veya muzipçe anlattıkları hikâyeleriyle anı defterlerimizde ışıklarını yakar söndürüverirler, arkalarında bıraktıkları soru işaretleri ile. Acep ne oldular, nerelerdedirler şimdi?
Acaba madam Mari sağ mı? Çoktandır haber alamadık… Evet, bunların çoğu yaşdaşlarımız olan, örneğin mahalle mektebinde sıralarımızı paylaştığımız arkadaşlarımız veya onların oğulları, kızları, çocukluğumuzu gençliğimizi birlikte yaşadığımız hemşerilerimiz, mahallelilerimiz, arkadaşlarımızdır.

Hatırlarım, 1950 yıllarının hemen başlarında, babam Ankara’da görevli iken, Ulus’ta, Anafartalar- Denizciler caddesi kavşağının hemen başlarında ünlü Çocuk Esirgeme Kurumunun arkasındaki güzel ve tarihi hamamın hemen arka yanındaki bir Ankara evinde, o tarihlerde milletvekili, bakan, başbakan, vali gibi devlet büyüklerine ve bu arada zaten komşuluk ilişkileri içinde, babama ve bizlere de elbise diken ve Türkiye Terziler Cemiyetini kurup, başkanlığını uzun yıllar yapmış olduğu söylenen, kerli ferli, çok şık, güzel ve de o kadar tatlı dilli bir Osman Güzel bey vardı. Herhalde soyadı aslında Güzelyan’dı. Osman isminin Ermeni isimlerinde neye karşılık olduğunu bilemiyorum, belki de Ohannes’tir. Oğlu Tekin halen aynı yerde, aynı işini sürdürüyordu birkaç sene evveline kadar. Osman Güzel amcanın ne ismi, ne cismi benim için olduğu kadar, onu tanıyanlar için de unutulacak gibi değildir. Onun arada bir bana da diktiği ve ceketinin iç cebinde “Terzi Osman Güzel, Anafartalar, Denizciler Caddesi Tel:…. “ kayıtlı şeridi bulunan elbiselerden birini, hele gece mavisi keten kruvaze takımı, keşke saklayabilseydim diye hayıflanır dururum. Onun terzihanesi ve hemen üstündeki, eski Ankara Adliye Sarayının tam karşısında Sakarya Apartmanın da bulunan babamın dairesine de üç adım mesafedeki evlerinin, her gidişimizde adeta bir politika kulisine döndüğünü görür, konuşulanları o yaşımda pek anlamasam da heyecanı sezerdim. Hele Ankara’nın ünlü ve kudretli valisi Nevzat Tandoğan’ın, intihar mı etti, öldürüldü mü, tartışmaları daha o yaşlarda dikkatimi çekmiş beni de heyecanlandırır durur olmuştu.

Güzelyan deyince isim benzerliğinden de çağrıştırıyor ya, asıl birazdan Püzant Yosmayan’ın çok ilginç, hem komik hem de hüzünlü hikâyesini anlatacağım size. Ama ellili –altmışlı yıllarda yakın çevremizde, Bostancıdaki mahallemizde ve okullarımızdaki ermeni arkadaşları, komşuları da şöyle bir anımsamadan geçmek olmuyor.

Yosmayan ailesi ile tanışmamız ve hukukumuz da ta 1946–47 yılına rastlar. O tarihlerde köyümüz Bostancı’nın yerlisi iki üç ermeni aile vardı. Sultanhamamda ayakkabıcı, aslen Beykozlu ve resmi futbol hakemi Artaki Bakar ile eşi madam Agavni’yi, pek tabi oğulları Diran (aramızda “koko”. Şimdi ünlü Av. Diran Bakar), kızları Luiz (lulu -halen Ermeni Patrikhanesinin basın sözcüsü), gelinleri Ayda (Tanikyan), 1965-66’larda, daha bizler 25–26 yaşlarımızda iken doğan ve kızımla akran kızları çalışkan Sonya ( Cenevre’de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları uzmanı) ve kardeşi o da benim gibi Galatasaray Lisesi mezunu Haykaram – şimdi Fransa’ya yerleşik Turizmci- ile çocukluk ve ilk gençlik yıllarımızda olduğu gibi halen de, ailece hep birlikte hal hamur olduğumuz can dostlarımızdır.

Bostancı’da çarşı içinde nalbur- halterci Garbis, eşi, çocukları ki sonraları Fransa’ya göçtüler ve yukarıda da andığım gibi, 1950’lerde Bostan Tüccarı sokağında ev alıp yerleşen ve daha yollar asvaltlanmadan bile kapısının önünü ve neredeyse sokağın tamamını süpürmeyi hepimize öğreten, sözünü ettiğim ünlü radyocu Püzant Yosmayan ve ailesi.

Altıntepe tarafına doğru da, Beyoğlu’nda, Tünelin hemen çıkışında, İstiklal caddesinin yukarı doğru sol giriş köşesinde mücevhercilik yapan ve dünya güzeli bir kızları olan –ne yazık ki bu kız belalı bir hastalıktan daha l8 yaşlarında ölmüştü– bir başka ermeni aile daha vardı.

Çatalçeşme’de oturan ünlü avukat Vahan Harput’un oğlu, kulağı az işittiği için sağır dediğimiz Nono yani Robert Kolejli Nurhan, Bostancı kulübünde ping pong’da benim en inatçı rakibimdi. Nono’yla iki üç gün süren 101 setlik maçlar yapardık. İnanamazsınız ama 98- 101’lik skorlarla biten bir maçımız bile vardı.

Bu arada Kanada’ya göçen, hafiften kekeme, Efendi Agop’u, Robert Kolej mezunu, piyano ve İngilizce özel dersler veren hocamız, karşı komşumuz, çocukluktan da beli sakat olduğu için devamlı korse giyen ve tekerlekli iskemleye mahkûm şeker ablamız matmazel Hilda’yı ve kardeşi Laborant Vahak’ı da anmadan geçemeyeceğim.

Bu ailece tanıdıklarımıza Eminönü’nde, rahmetli Uzun Ömer’in Milli Piyango gişesinin Sirkeci / Sultanhamam’a doğru hemen biraz ilerisinde ünlü gözlükçü ve ıtriyatçı, nedense ismi de, Uzun Ömer’e komşuluklarından mı olacak nedir, Uzunyan olan babamın akranı ve arkadaşı, o güler yüzlü, kısa boylu tombulca, her uğrayışımızda beni hep yanağımdan okşayıp, Fransızca “Comment ça va Özcan Efendi, artık Fransızcayı söktürdün mü” diye hatır sorup, gönül alıp, okuldan derslerden sual etmeyi hiç eksik etmeyen ve ortaokulu da bitirdiğimde bana komşusu saatçiden Nacar marka günlü / takvimli bir saat alıp hediye eden Uzunyan Amcayı kaydetmeden geçemeyeceğim. Yolum oralara düştükçe, her zaman dükkânının önüne gider, saatler yerine bu küçük vitrini artık kadın çamaşırlarının doldurmuş olduğunun zor da olsa farkına varırım ama sanki Uzunyan amcanın belki de bir yerlerden çıkmasını bekler gibi bir süre vitrine, içerilere baka dururum, ta ki beni her zaman çok rahatsız eden “ Yardımcı olalım bey amca” lafını irkilerek işitmeme kadar.Heyhat! Ne hatırlayan var, ne de “acep nerelerdedir” diye sorup soruşturan.

Tabi bir de hiç unutmadıklarımız, yaptıklarınla, yazdıklarınla ve de çizdiklerinle, bu dünyadan göçmüş olsalar bile, yaşayanlara tanrı uzun ömürler versin, hep ebediyen aramızda olanlar var. Aklıma hemen Dolmabahçe Sarayı ve Ortaköy Camii ile yanılmıyorsam belki de Dolmabahçe camiinin de mimarları ve Boğaz boyunca koyları, burunları süsleyen mücevherler gibi, birçok yalı ve kasrı tasarlayan, planlayan, inşa eden Balyan ailesi geliyor. Ustaların ustası Garabet Emir Balyan üç Padişaha – II. Mahmut, Abdülmecit ve II. Abdülhamit- hizmet vermiş, baş Mimar olmuş ve Balyan ailesini dünya’ya tanıtıp, İstanbul’un birer simgesi haline dönüşmüş eserlerini hâlâ tüm insanlığın beğenisine sunabilen nadir değerlerden biri. Ama gelin görün ki ‘ şu camiyi ünlü bir ermeni usta mimar yapmış, ismi neydi ?’ diye sorun, 1000 kişiden biri bilirse eğer, eh artık epeyce ilerledik demektir. Bu vesileyle, başta İstanbul olmak üzere birçok kentimizde, ilkokullardan başlamak üzere, lise son sınıfına kadar bulunulan kentin tabi evvela tarihi ama sonra kültür ve sanat tarihi ile ilgili dersler koymanın artık şart olduğunu da ifade etmek isterim.

Unutamadıklarımız arasında Balyanlardan hemen sonra, Latin alfabesinin Türkçe’ye uyarlanmasında büyük katkıları olduğu bilinen ve soyadı da Atatürk tarafından verilmiş olan Agop Dilaçar aklıma geliyor. Agop bey aynı zamanda Türk Dil Kurumunun, başlangıcında Dil Akademisi denen bu kurumun da ilk kurucuları arasında.

Ve yine dilci ve birçok lügat yanında Adalar tarihi üzerine iki ciltlik, İstanbul Ermeni Kiliseleri hakkındaki kocaman eseri ile İstanbul’un tarihi dokusuna temel taşları gibi, adının da çağrıştırdığı tuğlalar gibi oturan ve çok değerli eserler vermiş olan Pars Tuğlacı (Parseh Tuğlacıyan) akla geliyor.

Ya Ara Güler…ömür boyu, dünya bir yana, bıkmadan usanmadan hem de büyük bir şevk ve enerji ile İstanbul’u sokak sokak, insan insan, ışık ışık, hatta diyebilirim ki ev ev fotoğraflayan ve yarınlara “ işte İstanbul bir zamanlar böyleydi “ diyebileceğimiz nefis kareler / fotoğraflar veren ve benim ışık ustası, ışık arşivcisi dediğim Ara Güler Usta…

Ve alın unutulmazlardan bazılarını… Avrupa Şampiyonu Milli boksörümüz Garbis, besteci Garo Mafyan veya filmlerini kuşkusuz hepimizin seyrettiği komedi üstadı ve Adanalı zengin ağa ‘horoz’ tiplemesinden unutamadığımız Vahi Öz…Bu isimleri hatırlamadan geçmek mümkün mü?

Anlaşılan, Türk dilinin dil bilimciliği, yani linguistik açıdan incelenmesi, Ermeni hemşerilerimiz arasında, Dilaçar’dan bu yana- lafın gelişi, pek tabi evveliyatı da var – sanki bir tutku olmuş. Sizlere, hâlâ tanıma fırsatı bulamamışsanız, biri ‘Çağdaş Türkçe’nin Etimolojik Sözcüğü—Sözlerin Soyağacı’ , diğeri ise ‘Elifin Öküzü ya da Sürprizler Kitabı ‘ başlıklı iki muhteşem eser yazmış olan Sevan Nişanyan’ı derhal bulup okumanızı ısrarla ve bütün samimiyetimle tavsiye ederim. Bu kitaplarda, insanlar arasında iletişimi sağlayan ve insanlık tarihindeki belki de en önemli hatta mucizevî bir buluş olan kelime’nin ve kelimelerin oluşturduğu bir karmaşık yumakta ve daima, hiç durmadan gelişmekte olan bu birikimde, binlerce yıl öncelerden süzülüp gelen ve daha binlerce yıl ötelere gidebilecek lisan denen bu tılsımlı olgu veya birikimde, Türkçe’nin de diğer bütün diller gibi bir hayli payı olduğunu ve Nişanyan’ın kitaplarının bu pek farkına varmadığımız tılsımı, derin ve sağlam bilgisi ve tevazuundan gelen bir rahatlıkla ve tabi anlaşılabilir bir biçimde, nasıl çözümlediğini görecek, her gün hiç düşünmeden kullandığımız kelimelerin birçoğunun tarih içinde bir dilden ötekine ve de birçoğuna, nasıl zıplaya sıçraya, dönüşe gelişe koşuşturma macerasını, her kelimenin, okurken veya dile getirirken hiç düşünmediğimiz ama çok heyecan ve hayret verici serüvenini izleyeceksiniz. Bence hiç vakit kaybetmeden hemen bulun, alın, okuyun ve başucunuza koyun. Örnek; bu Nışanyan’da var mı bilmem ama mesela sahpa, seh farsçada üç demek. Tavlacılar bilir seba yı dü, yani üç iki veya düsse iki, tane üç gibi. Pa da ayak demek. Pad i şah, şah’ın ayağı. Padişahların yalnız ayağına bakılırmış kabulde. O nedenle Padişah derken sadece şahın görülebilen ayağı isimlendiriliyor. Bunun gibi yüzlercesi var Nışanyan’ın kitabında. Tabi başta yazdığım sehpa da üçayaklı tabure, yani üçayaklı küçük masa oluyor. Hadi bakalım siz bulun tabure nerden gelmiş?
Niye masa’ya masa denmiş. 

Nişanyan’ın ayrıca pek özel turizme meftun olanlar için Türkiye’nin Butik Otelleri konusunda bir rehber kitabı da var.
Peki ya Mıgırdıç Margosyan Usta… Hani şu Aras yayınlarından ‘Söyle Margos Nerelisen? “ de Diyarbakır’ın 50’li yıllardaki halini, Türkü, Kürdü, Yezidisi, Ermenisi, Süryanisi ile kentin o harikulade kozmopolit kültürünü, Muharrem ayının onuncu günü yapılması adet olan aşure tadında anlatan ve aynı yayınevinden ‘ Gâvur Mahallesinde’ ise, kilise ile caminin yan yana durduğu mahallelerde,– sanki Kuzguncuk’taki kilise, havra, Cami üçgen veya dörtgeninde, çünkü hem Katolik hem Ortodoks kiliseleri de var orada,– olduğu gibi, onun deyişi ile “ Allahü Ekber’lere, kilise çanlarının ding donglarının karıştığı” mahallelerimizi, semtlerimizi anlatan Margosyan Usta anılmadan geçilebilir mi?

İşte böyle… Ermeni hemşerilerimiz, yurttaşlarımız, her biri kendi dallarında kuşkusuz çok iyi sanatçılar. Yaratan, üreten bu toprakların kültürüne kendi damgalarını ve renklerini de vurabilen insanlar. Peki, Ermeniler böyle de Museviler böyle değil mi? Rumlar böyle değil mi?
Kuşkusuz öyle, Evet böyleler. Ama onlar bu yazının konusu değil. Kısmetse bir başka yazımda onları da sırasıyla ve bildiğim kadarıyla anlatmaya çalışırım.

İsterseniz bütün bunları bir gün babalarımızın, amcalarımızın ve hatta biraz bizim neslin de bildiği Kumkapı’daki Agop’un, hani hemen yanı başında kasanın önünde duran kedisi de, horozu da kendisi gibi kör olan Agop’un meyhanesinde, Agop öldü, şimdi oğlunun işlettiği ünlü Kör Agop meyhanesinde oturur, zevkle bir sohbetleyip konuşalım derim. Bilmem siz ne dersiniz?

İşte unutulmayanlardan bir çırpıda benim aklıma gelenler bunlardı…

Efendim, yazları, Mayıs sonlarından Eylül sonlarına kadar birçok gayri Müslim İstanbullu aile denizinden, güzel havasından istifade etmek üzere buralara veya karşı kıyıda sıra sıra dizili, gizemli, albenili, gelbanalı Adalara yazlıkçı diye gelirlerdi. Bunlardan birçoğu buralarda yer almış, ev yaptırmış ve yerleşmişlerdir de. Tabi bu arada, hele o yüz karası 6–7 Eylül’den sonra ‘gitmeli mi, kalmalı mı ?’ gibi hepsine karabasanlar bastıran, müşkül tereddütler geçirdikten sonra yurt dışına, Fransa’ya, Amerika’ya, Kanada’ya, Arjantin’e temelli göç edenler de var. 6–7 Eylül felaketinden sonra, 75–80 anarşisi ve terörünü de yaşayıp öz memleketlerini terk etmek zorunda kalmış olanlar. Sayıları kalanlardan çok daha fazla. Gidenler gitti ama siz kalanlardaki cesareti, yurduna, toprağına bağlılık duygusunu, benim evim de, yerim- yurdum da burasıdır duygusunun gücünü düşünün bir kere. Ve Türkiye’mizi güçlü yapan, yaşanası bir ülke yapan ve paylaşmamız da zaten gereken en güçlü duygu işte budur. Hatay ilimiz çeşitli din ve inançtan hemşerilerinden oluşan bir koro aracılığı ile dünyaya o güzel birlikte yaşama sevincini haykırıyordu, geçen yıl. Ne güzel… Darısı hepimizin, bütün kentlerimizin, kasabalarımızın, yurttaşlarımızın başına…

Lisemize, yani 1949–50 ders yılı başından itibaren kapısını aşındırmaya başladığımız Mektebi Sultani diye bilinen Galatasaray Lisesine gelince, evvela aklıma yanlış hatırlamıyorsam, 8 veya 9’uncu sınıflarda bizlere biyoloji derslerine gelen, kısa boylu, tonton, tatlı yüzlü, tok ve ‘r’leri yuvarlayan güzel sesli, yaşlı ama otoriter, iyi kalpli Karabet Gürcan (Gürciyan) hocamız geliyor. 11 ve 12 inci sınıflara gelen matematik hocamız, kalıp gibi sert ama Fransızcada ‘imperturbable’denir ya, hani hiçbir ahvalde ciddiyetinden taviz vermez, mecburen gülmesi bile ciddi… altın kalpli hocamız Hermine Kalutsyan’ı, bizlere bıraktıkları pek güzel anıları ile hatırlamamak kabil mi? Her ikisinin de toprağı bol olsun. Tanrının rahmeti üzerilerine olsun.

Her şey, herkes bir yana, bunlardan beni en çok etkileyeni, ama yalnız beni değil, 1958 mezunları olan bizim sınıfı (12 Fen B) ve giderek o dönemin tüm 12inci sınıf mezunlarını ve Galatasaray Lisesi camiasını, hatta on- on beş yıl kadar önce, o pek güzel ve zevkle yenilediği pencereleri ve kapıları ile tarihi yuvamızın tarihi binasını, yani GSL ile ilgili olan her şeyi en fazla etkileyen ve hala da etkileyeduranı anlatmak istiyorum sizlere. O zamanlar yani 1949–50 tedrisat yılının Eylülü başlarında, bir pazartesi günü, Ortaköy’de, Kadiköy’lü M. Arditi’nin sınıf hocalığını yaptığı Yetiştirici D sınıfına, ilk günün verdiği hamşolukla girerken, dikkatimi çeken o da benim gibi ufacık, tefecik, ama mısır limonu gibi lezzetli, cin mısırı gibi pıtır pıtır, akıllı, zeki, duygulu ve de evet ölçü bilen ölçülü bir çocuk, Kirkor Döşemeciyan olmuştu. Şimdi sizlere bizim Koko’muzu, Kirkor’u anlatacağım.( Aynı yıl, aynı sınıfta, yine 8 yıl hiç ayrılmadan beraber okuduğumuz, yaşadığımız bir başka gayri Müslim arkadaşımız, Musevi Yusuf Duek’in bulunduğunu da belirtmek isterim.)

Tuhaf ama benim neredeyse altmış yıllık arkadaşım Kirkor’u, bugüne kadar hiç dikkat etmediğim tüm kutsal geçmişi ile tanımam daha bir iki ay öncesine, yani toprağı bol olsun Hırant Dink’in katlinden sonra, daha bir merak sardığım Ermeni tarihi ile ilgili okumalarımdan edindiğim bilgileri yavaş yavaş sindirmeme denk geliyor: Yani aslında tam 59 yıldır tanıdığım, hem sınıf arkadaşım hem dostum Kirkor’un neme nem bir kimlik ve kişilik olduğunu daha yeni öğrenmeye ve insan olarak bu istisnai ve taşınması da güç meziyetlerin nedenlerini anlamaya yeni başladığımı itiraf ediyorum.

Bakın meğer bizim Kirkor deyip geçtiğimiz ve camia dışındakilerin yadırgayabileceği Galatasaray ağzıyla daha neler neler dediğimiz ve aslında Grigor da denen Kirkor’un isminin altında ne anlamlar saklıymış. Efendim biz Kirkor’u tanıdığımızda, daha 10- 11 yaşında potinleri pırıl pırıl parlatılmış, göğüs cebinde GSL markası işli laci ceketinin altında kısa pantolon ekose gömlek kravat, yün yelek, bir de gözlüklü, belki de tek güzlüklü sınıfta, sonra da Hı dediğimiz Erol Hürbaş’ın yanına, tam ortada ikinci sıranın sol yanına oturmuş, dikkatli olduğu her halinden belli ve ayrıca hem sınıf hem de Fransızca hocamız Arditi’nin ya her ay, ya da her hafta dağıttığı durum kâğıdında ( Classement dediği not sıralaması, başarı sıralaması ) Erol Başar ve rahmetli Okyay Öke ile birlikte, ha bire ilk üç kişi arasında bulunmayı adet edinip, birkaç kez oldu belki ama sınıf birincisi olmayı, nedense kendine pek de yakıştırmadığı izlenimi veren mütevazı bir tavır içinde, eh pek de fena ping pong oynamayan, futbolda gayretli (gözlüklerini emniyete alırdı), her hali ile normal, candan, birlik ve aidiyet duygusu belki de hepimizden çok daha kuvvetli, cin gibi bir veletti Kirkor.

Sağ olsun, mezuniyetten sonra onun bizlere yapıştırdığı dostluk, arkadaşlık iletişim ve bağlılık tutkalı, bizleri yaklaşık 60 yıldır bir arada, bir arada olmasak bile birbirimizden haberdar tuttu ve hâlâ da tutuyor.
 
Ben sınıf arkadaşlarımız arasında evini bizlere açan ilk ailenin yine bu cin Kirkor’un anne ve babası olduğunu hatırlıyorum. Beyazıt Meydanında Marmara Kıraathanesi ve Sinemasının sol yanından Gedikpaşa’ya inen yokuşun ortalarında, yolun sağ tarafındaki bir köşe başında, altı kâgir üstü ahşap ve paket taş kaldırımlı bu sokaktan, değirmi 6–7 basamak bir taş merdivenle sokak kapısına çıkılan ve sofasında pastalar, dolmalar, börekler, çörekler ve daha neler neler yediğimiz ve üst katlara gıcırdayan ama pırıl pırıl ahşap Trabzon merdiveni ile çıkılan bu eski İstanbul evine 1951 veya 52’de belki de Kirkor’un doğum günü vesilesiyle gittiğimizi ve o günü hiç unutamadığımı hatırlıyorum. (Sizler de hâlâ unuttuklarınızı hatırlayabiliyor musunuz? Hatırlayabiliyorsanız, daha YABUS’u, yani Yaşlılık ve Bunama Sendromu yaşamıyorsunuz demektir Ben zaman zaman Yabus’laşıyorum, fena değil çok eğlenceli oluyor, endişe etmeyin.)

O gün Dişçi babası ve o pek güzel yemekleri yapan aydınlık ve pek güler yüzlü annesini görmüştük. Ama yine de Kirkor’un çalışkanlık ve akıl sırlarının pek farkına varmamıştık sanırım. Belki biraz Yaman Başkut (Cevat Fehmi Başkut’un oğullarından biri şimdi emekli büyükelçi) sezinlemişti sanırım. Pek öyle gözükmüyordu ama olsun. Çünkü Yaman’lar, hatırlarım, yakında, 10–15 dakika yürüyüş mesafesinde, Laleli’ de oturuyorlardı, annesi almaya geldiği halde, üst kata çıkıp ortalıktan kaybolmuş, bir türlü gitmek istememiş ve Kirkor’un çalışma odasına kapanıp, galiba cebine doldurduğu yalancı dolmalar, su böreklerini hopurdatırken Larousse’u karıştırmaktan da kendini bir türlü alamamıştı.

Her neyse, yukarıda da dediğim gibi, Hırant Dink’in gidişinden sonra ,(ölüm, katil, vurma, vurulma gibi şeyleri, kelimeleri sevmiyorum. Allahaısmarladık deyip uzun uzun vedalaşıp gitmeyi de ) tekrar merak saldığım Ermeni tarihini “Que Sais-Je” yayınlarından Jean Pere Alem’in ‘Armenie’ başlıklı kitabından okurken, Aziz Grigor’a yani ‘Kirkor ‘a merakım arttı. Çünkü bizim Grigor denen ve Ermeni Gregoriyen Kilisesini kuran Kirkor’un yapıp ettiklerine bir bakayım dedim. Nasıl olmuş bilemem ama Anadolu’da böyle işlere pek akıl ermez, yolgeçen hanı gibi bir güzelim memleket, “köprü” yani, hani dendiği gibi binlerce yıldır, herkes, her kavim gelip geçmiş. Ve belki de bizim ailenin ataları da bu işlere, kuşkusuz iyi niyetle olacak, karışmış aşağı yukarı l700–1800 yıl önce. Bakın ama nasıl?

Efendim, yukarıda adını verdiğim kitabı okurken, referanslar beni Ermeni Patriğimiz Mesrop II Hazretlerinin, yani daha çok bildiğim adı ile Mutafyan kardeşimizin, Bostancı’da şimdiki evimin tam karşısında, (inşallah TV antenleri korusundan oluşan güzelim boynuzları yakında temizlenecekmiş,) Kınalı Adanın Yeşilköy sahillerine bakan tarafındaki şirin Ermeni kilisesinde 10 Temmuz 2001 günü “Ermeni Kilisesi ve Krallığının 1700 Kuruluş Yıldönümü” vesilesi ile yaptığı konuşmaya götürdü. Yukarıda sözünü ettiğim kitaptan ve Mutafyan’ın kardeşimizin konuşmasından öğrendim ki, MS 200’lü yılların sonlarına doğru, Erzincan, Erzurum, Van civarı ermeni beyliklerinin mekânı imiş. Esasen, buraları da kapsayan ve hemen tüm Anadolu’yu da Küçük Asya Vilayeti diye içine alan Roma İmparatorluğu daha ikiye ayrılmamış ve İstanbul’da, intra muros denen tarihi Yarımada’da kenti kurup ismini de veren Roma İmparatoru Konstantin de, Edirne’de çapulcu Traklardan çapulcu Liçinyanos’u yenip Sarayburnu’na daha gelmesine de daha yüz yüz elli yıl filan var. Her neyse Konstantin Edirne’de Liçinyanos’u yenip bu çapulcunun meskeni Vizas’a yani Bizans’a doğru yola çıkar. Bugün Sarayburnu dediğimiz burna geldiğinde, tabi o zaman saray da yok ve pek tabi rıhtım filan da yok. sahile inip ayaklarına vuran Boğazın o hırçın ve güçlü akıntıları ile Üsküdar’dan Çamlıca sırtlarına, oradan da Beylerbeyi’ne ve daha derinlere, karşı tarafta da bir yanda Haliç diğer yanda Galata ve Tophanenin, Cihangir’in yamaçlarına yayılan yemyeşil vadileri, koruları, ormanları gördüğünde o koca imparator Konstantin “işte, Yeni Roma’yı buraya kuracağım – “Aaa Nea Roma” – “ diye bir çığlık atar. Kadıköy tarafında oturan yerli ahaliye de pek kızıp ‘-kör müsünüz be, bu yaka, bu taraf bu kadar güzelken orada oturulur mu? Sizi Körler Ülkesi ‘Calcedeon sakinleri’ diye isimlendiriyorum der. ( Konstantin, 332 de gelmiş milattan sonra Sarayburnu’na). O tarihlerde, Küçük Asya denen tüm Anadolu Roma İmparatorluğunun hâkimiyeti ve satraplık idaresi altında iken, Roma komutanları her zaman kavga halinde oldukları ve hem birbirleri ile hem de Persler ve Romalılarla didişmekten de vazgeçmeyen Ermeni krallıkları veya prensliklerinden kurtulmak ve onları zapturapt altına almak için sağlıklı, güçlü kuvvetli, ayakta sağlam durabilen bir takım ermeni delikanlılarını ve eli – yüzü düzgün kızları alıp eğitmek üzere Roma’ya götürürlermiş. Romalıların zaten ara sıra bu gibi ticari işleri yaptıkları, hükmettikleri yerlerden gençleri çocukları filan toplayıp esir, köle pazarlarında sattıkları bilinir.

Birkaç yıl sonra da geri getirirlermiş işte bu toplayıp götürdüklerinden bazılarını.. Eğitip iyi bir savaşçı ve asker yaptıkları Prens Drtad da (prensliği babası eski kral Hüsrev den geliyor) Roma İmparatorluğun tüm Asya birliklerinin Komutanı Pompei’nin geri getirdiği gençlerin başındaymış. Drtad Ermenilerin Arsaguni soyundandır. Babası Büyük Khosrov da (Hüsrev) birkaç yıl Ermenistan krallığı yapmıştır oralarda. Feodal düzende küçük küçük prensliklere krallık deniyor. Hani bizdeki gibi. Örneğin bin yıl kadar sonra gelmiş olsalar da, Anadolu’nun o tarihlerde çarçabuk değişmeyen siyasi ve sosyal düzeninde, Osmanoğulları, Dülkadiroğulları, Germiyanoğulları, Karamanoğulları veya Karasi Beyliği filan dendiği gibi… Bu arada, Drtad’ın babası Hüsrev’i, Bartev soyundan gelen Prens Anag bir av partisi sırasında kasten öldürmüş, yani düpedüz suikast. İşte tam bu dönemde, Romalıların gelip ermeni gençlerini Avrupa’ya, hem de Roma’ya götürmek istediklerini duyan ve bu belki de benim atalarımdan biri olabilir, Mantaguni soyundan gelen Ardavazt Mantaguni– dikkat buyurun Davaz’dan sonra t harfi de var, olsun açıkça anlaşılır bir şekilde Davaz da var ya– yetim ve öksüz kalmış olan Drtad’ı Prens Anag belasından kaçırıp Romalı komutana teslim eder, vaziyeti anlatır. Alın bunu da adam edin der. Öyle de yaparlar. Drtat Roma’da okur, savaş sanatlarını, gladyatörlüğü öğrenir, Romalı dilberlere aşık olur vs..vs.. ve Generallerin Paşası Roma’nın Asya Beylerbeyi Pompei, Drtad’ı alır geri getirir ve babası şehit Hüsrev’in yerine Ermeni Krallığının başına geçirir, II Drtat adıyla da tacını takar Artaşat kentide, Kral yapar. Yıl Milattan sonra 284 dür. Drtad Aşkar adında sevdiği dilber ile evlenir. Krallığını, Perslerin, diğer kavimlerin, rakip ailelerin süre giden hücumlarına karşı dağlarda, ovalarda korur, etki alanını, barışı ve güvenliği genişletir.

Bu sıralarda bizim Kirkor yani Grigor da Drtad ile aynı yaşlardadır. Romalıları pek sevmez, onların zulmünden kaçar, Kayseri’de (Cesarea) bir pastırmacı olan amcasının yanına gelir. Amcası da onu Sezar’ın askerlerinin takibinden kaçırmak için Erciyes eteklerinde oturan keşiş Bazil’in yanına verir. Grigor, Ortodoksluğun kurucusu Aziz Basil’den ve Aksaray ilimize çok yakın Nazianzos’da yani şimdiki Güzelyurt ilçemizin (eski Gelveri’nin- Kalverea) tam kuzey karşısına rastlayan Nazianzos isimli bir köyde oturan, bu kez Gregorien Kilisesinin kurucusu Aziz Gregoire ile de çalışır, tekkesine kul olur. Grigor, yani Kirkor, Hz. İsa’nın dinini, Hıristiyanlığı iyice bir öğrenir. Putlar yerine tek Tanrı’ya, İsa’ya, Oğul’a, Ruh’a iman eder. Roma askerleri de işleri gevşetip asayişi Dratad’a emanet edince, bir Hıristiyan rahip olarak Van civarına, Krallığın başkenti Artaşat’a, memleketine döner. Kirkor artık memlekette Grigor Lusavoriç ( aydınlatıcı demektir, nur, ışık saçan anlamında) olarak anılmakta, etrafında Hıristiyanlığa iman edenlerin sayıları da her gün artmaktadır.

Bu arada Drtad II iktidarın tadını çıkarmaya meyletmiştir. Kirkor’un yanına Ermenistan’a gönderilen ve Roma’da iyi birer Hıristiyan olan genç ve bakire rahibelere musallat olmaya başlar Drtad II. Bunlardan pek güzel olan Rahibe Hripsime’yi gözüne kestirir. Bilmem kaçıncı defa, ama onunla da evlenir. Kral ya bu, teaddüt-ü- zevcat da daha icad edilmemiş olsa bile, doğasında var kralların, prenslerin, şahların. Ve bu arzu, güçlü ve zengin olandan yana çalışır durur bilirsiniz.

Gel zaman git zaman, Drtat II Krallığının 15. yılını kutlamak üzere Erzincan (o zamanlar ismi Erize) yakınlarında bir köyde Anahit tapınağında törenler düzenler. Bu törenlerde Roma tanrılarına, putlarına tapınma, kurban verme geleneği de vardır. Bu törenler sırasında, davetli olan Grigor, ‘Bu putlara tapınılamaz. İnanılacak tek şey Tanrı ve O’ nun gönderdiği Mesih İsa’dır” der. Bunu duyan Drtat tam deliye döner ve zaten babası Hüsrevi öldüren Anag Bartev’in, Grigor’un babası olduğunu da o sıralarda öğrenip babasının öcünü almak isteğiyle Grigor’u Ağrı Dağı eteklerinde bugünkü Ermenistan Türkiye sınırında Aralık ilçemizde, Ermenistan Türkiye hududunun Ermenistan tarafında kalan Khor Virap denen çukura attırır. Müebbet hapisleri de bu çukura attırırmış o zamanlar. İyi akıl bence.

Grigor bu çukurda 10–15 yıl kadar kalır. Bu çukurun dibinden görebildiği kadarıyla gökyüzünde yıldızları, ayı, güneşi izler, astronomi, trigonometri öğrenir, ileride başarabilirse kuracağı kilisenin planlarını yapar.(l700 yıl sonraki bizim Kirkor’a da Aziz Gregor’un kalıtım yoluyla genlerini almış ola ki, astronomi dersinde Baloret’den alkışlarımız arasında hep 10 üstünden 10 alır, hatta Baloret hayretten saçını başını yolar, dona kalırdı.)

Ayrıca o sıralarda icat edilmiş olan ermeni alfabesi ile de bir gayret tarihteki ilk yazılı incili yazmaya koyulur.

Drtad II ise artık bütün yaptığı kötülüklerden sonra, yazık ki azap çekmektedir. Ünlü İtalyan sinema rejisörü P.Paola Passolini’nin tamamen ayrı bir konudaki ama çok başarılı bir yapımı olan Teorem adındaki filminde işlediği gibi, çırılçıplak soyunup elinde kılıcı, kâh bağıra çağıra, kâh sus pus Ağrı Dağına koşmalar, tırmanmalar yapar.. Aklını kaçırmıştır. Bu arada eşi olan Hripsime, üzülür bu duruma, ama Drtad’ı ikna eder. “Seni” der “ancak bir kişi iyileştirebilir Dünya’da, o da çukura attığın Grigor’dur” der. Drtad Hripsime’ye inanır. Grigor’u çukurdan çıkarttırır. Ve evet… Hripsime’nin dediği gibi mucize vuku bulur, birden aklı başına gelir Drtad’ın. Yaptıklarından utanır. Utanç duygusu, insanı bir kısım hayvanlardan ayıran bu duygu insanlığın, adam olmanın göstergesidir. İman eder, Drtad da Hıristiyan olur. Ve 10 Temmuz 301’de (Milattan Sonra), tertiplenen törenlerle Ermeni Krallığı Dünya’da Hıristiyanlığı kabul eden ilk devlet olarak tarihe geçer. Grigor da Eçmiyazin de kilisesini kurar. Drtad şimdiki Türkiye Ermenistan sınırına pek yakın olan bu kilisenin kuruluşunda, Ağrı Dağından, sırtında aylarca temel taşlarını taşır kan revan içinde. Kilise tamamlandığında Grigor ilk Ermeni Patriği Aziz Gregor olarak kutsal görevini yürütmeye başlar. Krallara taç giydirme törenleri düzenler ve o tarihte kurduğu Kilisesini, bu günlere yani yaklaşık 1706 yıl ötelere kadar, bazen eza cefa içinde ama sağlık, mutluluk, inanç iman ve sadakat içinde getirir.

Ben bu arada, belki de bizim atalarımızdan olsa gerek, Ardavazt’ların yaptığına memnun oldum doğrusu. Ardavazt’lar şayet Drtad’ı kaçırıp evvela o tarihlerde Poleatikon denen Bostancıya oradan da daha boynuzları takılmamış olan Kınalı Ada üzerinde buldukları bir balıkçı teknesiyle Roma’ya götürmeselerdi, “ne Ermeni Kıralığı yaşayabilir ne de Grigor tarihin ilk resmi Ermeni Kilisesini kurup, tarihte ilk defa resmi dini Hıristiyan olan bir millet yaratılabilirdi” der dururum.

Bütün bu edindiğim bilgileri Kirkor’a sevinçle anlattığımda, karar verdik, ya 10 Temmuz’da ya da bir gün evvel veya sonra, Yeşilköy’de Surp Stepan’ın Kilisesi’nin hemen arkasında ya Dikran, ya da Agop’un o harika meyhanesine gidip kafaları çekeceğiz ve Kilisesinin l706’incı kuruluş yıldönümünü, arkadaşlarla beraber bir güzel kutlayacağız. Siz de buyurun.

Ben bu arada asıl Püzant’ın gerçek, bir hayli eğlenceli. hatta komik, şaşırtıcı ve hem de hüzün veren hikâyesini ‘Eski Dostlar’a ilave edeceğim. Görüşmek üzere..

5 Nisan 2007 Küçükyalı Bostancı,
K.Özcan Davaz

Hepinize, tekrar merhaba, Bugün 1 Mayıs. ‘Eski Dostlar’a, Püzant Usta’nın hikâyesini ilave etmek üzere bu dosyayı bırakalı 25 gün olmuş. Ama kabul edersiniz ki, bu yirmi beş gün şöyle böyle günler değil, alelade bir üç hafta değil. Türkiye’mizdeki değişimi, değişimdeki sürati, fırıldağın içinde biz de birlikte döndüğümüzden pek fark edemiyoruz. Toprağı bol olsun Hırant Dink, arkasından Malatya’daki acayip saldırı ve misyoner Hollandalının iki Türkle beraber boğazlarının kesilerek ‘asil milliyetçilik’ duygularına kurban verilmeleri, bu olayların benliklerimizde yarattığı infial. Derken 14 Nisan ve 29 Nisan ‘da yüz binlerin hatta milyonların bayraklar elde vakarlı yürüyüşleri, birlik, bütünlük, demokrasi, laiklik, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar yanında ve belki de bunlar kadar önemli bir başka şeyi, politikacılarımızda bir kalite arama talebi, yapay bölünmelerin giderilmesi, merkez sağ ve solun en aydın kadroları oluşturarak, küskünlükleri, çekişmeleri bırakıp birleşmeleri talepleri hep üst üste geldi. Neler olmadı ki… Ve hala ola duruyor. Her gün, her saat… Ve sağlıklı şeyler oluyor, kuşkunuz endişeniz olmasın. Bu bağlamda alın size bu da benden bir de koca laf: Demokrasiyi talep etmek, istemek kolay da, sahip çıkmak, sindirip benimsemek pek kolay olmuyor. Hele her vesile ile yediğimiz afalladığımız, TSK memorandumlarıyla…

Dikkatimi çeken pek önemli bir şey var. Bu oluşumlarda “kadınlarımız” en önde.. Tıpkı 15 Mayıs 1919’da Yunan ordularının İzmir’e çıkışını takiben Sultan Ahmet Meydanında yapılan büyük mitingde, Halide Edip Adıvar’ın yaptığı konuşmadaki, ilk başkaldırının aksini yani sesini, yeniden ve yine kadınlarımızdan duyar gibiyim.. Türk kadının, Türk anasının peçesiz yüzünü, aydınlık, yiğit, akıl ve vatan sevgisi, fedakârlık dolu yüzünü ilk defa gösterdiği bu Sultanahmet mitinginde olduğu gibi..
.
Bu arada, Hırant’ın sevgili eşi Rakel’in, Hırant’ın toprağa verildiği 23 Ocak 2007 günü Agos Gazetesinin önünde, on binlerce insanımızın önünde yaptığı ve tamamı televizyonlardan da yayınlanan konuşmayı, Hırant’a veda töreninde miyonlarca insanın kulaklarında çınlayan bu konuşmasındaki ifadeleri hep hatırlıyorum. Rakel dediydi ki o heyecan, samimiyet ve sevgi dolu konuşmasında:
“Bir bebekten bir katil yapan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz.”
“ Bedellerin ödendiği gelecekler, Hırant’ları severek olur. Nefretle, hakaretle, kanı kandan üstün tutarak olmaz Karşındakini kendin gibi sayarak, kendin gibi sararak olur.”
“ Eşinden, çocuklarından, torunlarından ayrıldın, Ülkenden ayrılmadın Sevgilim.”
Hırant’ın arkasından seller gibi akan o insanlar, o kendinden oluşan kalabalıklar
Türkiye insanının giderek süratlenen, giderek hacim, genişlik ve katılım kazanarak bugün tüm vatan sathına yayılan huzur, istikrar, iç barış, refah, aş, iş, adalet, eşitlik ve her şeyden önce güven isteyen, siyasette kalite isteyen, kısaca Nazım’ın dediği gibi “ bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine “ bir yaşam isteyen onurlu insanlarımız talepleri Rakel’in sesinden daha 23 Ocak’da yansımaya başlamıştı. Evet, Rakel’in de dediği gibi Hırant’ın arkasında kilometrelerce uzanan kalabalıklar, sessizliğe alışmış ve toplumsal hafıza mağduru sessiz çoğunluğun, sokaklardaki insanlarımızın, ilk defa ve kitlesel bir düzeyde kendini ifade etmesinin bir başlangıcı, bir protestosu ve asıl bir Milad’ı idi.

Püzant Yosmayan ustanın beklediğiniz hikayesi , bu nedenlerle mazeret beyan ederken bir hayli ve ister istemez gecikti. Ne var ki Rakel’in, yukarıda aktardığım “sen bizlerden, sevdiklerinden ayrıldın, ama ülkenden ayrılmadın “ sözleri tam da Püzant ustanın hüzünlü hikâyesinin özüyle ilgili… Birazdan anlayacaksınız.

Yosmayan ailesi ile tanışmamız yanılmıyorsam 1946 yılına rastlar. Elimdeki fotoğraflar bunu gösteriyor. 1947 de olabilir ama 1948 çok geç. Velhasıl
1946 Mart ayı olacak. Vükela Caddesi 33 Numaradaki kocaman bahçeli evimizin, gelin gibi salınan sedir çamları altındaki kalın ve nemden girimtrak olmuş çam latalardan oluşan iki kanatlı kocaman kapısı, içeri doğru sonuna kadar açıldı ve ön bahçedeki ortası palmiyeli çim göbeğin etrafında dönmeden o zamana kadar hiç görmediğim kadar küçük, herhalde ikinci Dünya Savaşının başlamasından bir iki yıl önce imal edilmiş olduğunu ancak bugün tahmin ettiğim, vos vos’lara benzer ama çok daha küçük, açık yeşil çimen rengi, iki tarafında iki kocaman tek kapısı bulunan Fiat marka bir otomobil içeri girdi.. Her iki kapısı da açıldı ve şoför yerinden kısa boylu, zayıf, çok kalın kaşları, gür siyah saçları, kruvaze elbisesi bulunan çok güleç yüzlü bir bey, sağ kapısından da yine güleç yüzlü, bakımlı ve pek güzel bir hanım ve hemen arkasından da tam benim boyumda saçı kurdeleli, tokalı, etekleri pek kısa entarili, meraklı ama biraz çekingen ve hem de biraz muzip, biraz çokbilmiş bakışlı bir kız çocuğu etrafı beğenen bir tavırla peş peşe otomobil yavrusundan indiler.

İşte her şey o zaman başladı.10 -11 odalı köşk yavrusu evimizin iki odası, yanındaki düzayak mutfak ve bir tuvalet ile banyodan oluşan ön tarafını yazlıkçı olarak kiralayan Yosmayan’larla pek kısa sürede aynı çatıyı paylaşan adeta bir aile oluverdik. O küçük kız, akranım Hilda ile çıkmadığımız ağaç, dalından koparıp yemediğimiz meyve, Bostancı ve civarında girmediğimiz deniz, bisikletlerimizle gezmediğimiz sokak, yapmadığımız yaramazlık, Madam Mari, yani annesinin şayet bir güzel uyursak ödün olarak verdiği karamelalarla öğleden sonraki dinlenmelerde, karamele alacağız diye yapmadığımız uyku talimi ve taklidi kalmadı. Kardeşi Hazaros’un doğuşundan sonra Ermenice niniler mi dinlemedik, şarkılar mı öğrenmedik, hatta ben yavaş yavaş Ermenice öğrenmeye bile başladım. Keşke tam öğrenseydim. Mesleğimde ne kadar işime yarardı tahmin edemezsiniz. Ama gariptir, bir yıl kadar sonra Sivas’ın bir köyünden gelen Püzant’ın yaşlı annesi bir türlü Ermenice öğrenemedi. Yalnız dangul dungul köy şivesi ile Türkçe konuşur ve ancak Türkçe anlaşabilirdi.

Dediğim gibi ertesi yıl 1947’de Hazaros doğdu. Hildanın kendinden 7 yaş küçük kardeşi. 1966 ben de Paris’de o tarihlerde bir lisansüstü çalışma yaparken Fransa’ya, Paris’e yerleşen Hazaros, Lazer ismini alıp, zaten Hazaros Lazer demekmiş, bu yıl, 2007’de 60 yaşını doldurup artık patron olarak kendini emekliye ayırdı. Fransa’nın en başarılı ses düzencisi oldu. Elysee Sarayını, Başbakanlık konutlarını seslendirdi. Olimpia’yı, Domino’yu ve Paris’in tüm ünlü müzik hollerini.. Fransa’da ne kadar konser salonu varsa onların ses düzenlerini kurdu. Afrika ülkelerinin hemen hemen tamamındaki salonları seslendirdi. Amerika’da da işler yaptı. Ama her yıl Bostancı’daki arkadaşlarını görmeye bir iki haftalığına İstanbul’a geldi.

1950 lerde Bostancı’da Bostan Tüccarı sokağının Emin Âli Paşa Caddesi girişine
yakın bizim ve Ünal Armağan’ların evlerinin tam karşısında pek güzel, bahçeli iki katlı bir satın ev alarak artık temelli Bostancılı olan Püzant’lar, l965 lerden itibaren evvela Hazaros’un sonra da Güzel Sanatlar Akademisi resim bölümünü Bedri Rahmi’nin atölyesinde bitiren ve o tarihten bu yana birçok sergi açıp hem Fransa’da hem de Türkiye’de artık “cote “bir ressam olan Hilda’nın da zan ederim 1975 veya 76 da Paris’e gidişiyle, Mairie de Montreuil metro durağına yakın bir yerde müstakil iki katlı bir eski Paris evi satın aldılar.

Yetmişli yılların “yüzde kırk, yüzde elli arsadan, yık yap sat” nöbetine kapılıp etrafta birden yükselen 8–10 katlı apartmanlar dikme furyası içinde hepimizin aileleri gibi, o güzelim evlerinin yerine 8 katlı ama hala güzel bir mimarisi olduğu görülen bir bina yaptırdılar. Madam Marie ve Püzant Usta yeni evlerine yerleştiler. Ama bu arada artık birer Paris’li olan ve sanat ve entelektüel çevrede çok iyi dostlar kazanan Hilda’nın ve mesleğinde büyük işler yapmaya başlayan Hazaros’un yanına Paris’e sık sık gider gelir oldular.

Aradan yıllar su gibi aktı geçti. Hilda’larla Paris’de, Strasburg’da, Lyon’da pek çok kez buluşma, görüşme fırsatım oldu. Onlar da, ne benden ne ablamdan haberlerini eksik etmediler. Kalben bağlı dostluğumuz süre gider. Madam Mari doksan yaşına rağmen o tatlı gülüşü, esprileri ve eski Bostancı günlerini hatırlayıp onları hiçbir yere koyamayan, ama yüzünden o günlerin mutluluğunu ışıl ışıl yansıtan iç geçirişleri ile ablamın ve benim, bizim ailede de bizden yaşlı kimseler kalmadı ya artık, en sıcak anılarla bağlandığımız, aradığımız en eski dostları arasındadır, tüm öteki daha genç Yosmayan’lar gibi. Kolay değil 60 kusur yılı arkasında bırakan artık kişisel tarih olmuş bu bağlılık. İşte Püzant Ustanın ilk bakışta insanı güldüren, ama dokunaklı, hüzün verici hikâyesini tam bu dostluk zemininin üstüne de oturtmalı derim. Hikâye’de belki küçük değişiklikler vardır ama özü bu ve böyle.

Yıl doksanların sonuna doğru, ben galiba Uzak Doğu’da görevliydim o zamanlar, bana naklediydi bu hikâye ama gerek kızı Hilda’dan gerek Bostancılı dostlardan defalarca dinledim.

Efendim, Püzant Usta 90’ lık bir ihtiyar olmuştur artık. Paris’in renkliliği cazibesi, çocukları, torunları, sayfiyelerde gayet varlıklı evlerde oturan kuzenleri vesaire var ama yine de Bostancı Püzant ustanın aklından hiç çıkmaz. Bunama belirtileri de veren Yabus olur. Yaşlılık ve Bunama Sendromları göstermeye başlar. Huzur evine korlar. Bakılıp edilmekte, etrafından ilgi ve şefkat de eksik edilmemektedir. Ama ah o Bostancı yok mu? Bir gün valizini yapar, çıkar kaçar Püzant Usta Huzur Evinden, Ver elini Hava alanı Orly , THY ve Yeşilköy. Oradan bir taksi’ye atlar, doğru Bostancı’daki evine gelir İkinci kata çıkar kapıyı çalar. Bir hanım kız açar:
—Buyurun kimi arıyorsunuz?
—Siz kimsiniz yahu, Mari yok mu?
—Mari kim?
—Yahu burası bizim ev. Mari nerede Nejat’lara mı gitti?
Derken iş anlaşılır, kendisi gibi 90’larına merdiven dayamış Nejat Armağan ağabeyimiz çağrılır Şaşırırlar: “ Hiç haber vermeden nerden çıktın Püzant? Ne iyi, hoş geldin vesaireden sonra karşı komşu Nejat Armağan ağabeylere geçilir. Nejat Paris’e telefon eder. Paris’de bir sevinç, bir sevinç görmeyin… “ “Müjde Püzant bulundu..Bostancıya gitmiş, Nejatlar’da imiş” çığlıkları duyulur… Paris Polisi, Huzur Evi ve tabi asıl aile rahat ederler. İki gün süren Paris kazan onlar kepçe, aramalar biter ve aileye, Püzant’ı geri götürmek için bir İstanbul’a gelme fırsatı da böylece çıkmış olur..

Püzant herkes gibi zamanı gelince göç etti öteki dünya’ya ama Bostancı’da değil hiç anlayamadığı alışamadığı bir yerlerde, memleketinden, yuvasından, onu verdiği gibi sarıp sarmalayacak toprağından uzaklarda toprağa döndü,,,
Toprak bu fark eder mi? Valla iyi bilemiyorum ama ben bunca yıl sonra niye Bostancıya yaklaşık 150 yıldır annem babam dahil tüm ailemizin taşınmış olduğu İçerenköy Kabristanının selvilerinin alt yamacındaki köyüme neden döndüm, onu da pek bilemiyorum,, Tek teselli bilimsel. Biz GSL’liler hatırlarız. 9 / C de ilk defa, ismi birden zihnimde yabus hücumuna uğradı Kimya hocamızın (Safter bey’di galiba )öğrettiği ve en iyi Prof Nimbüs dediğimiz Faruk Göğen’in ezberlediği Lavoisier Kanununu..’Rien ne se perd, rien ne se cree dans la nature, mais tous se transforment’ Yani: Doğada hiçbir şey yok olmaz, yoktan var olmaz, ancak her şey şekil değiştirir. Neden bilmem Faruk bunu sevmişti. Sonra gitti kimya ile uğraştı. Bense artık ümidi, bu kanunun geçerliliğini şahsen sınama şansını yakalayıp yakalayamayacağıma bağladım.. Ve toprağa düştükten sonra, ya nadide bir çiçek veya sahtelerinden bıktım, alelade bir eşek olarak yeniden bu güzelim Bostancıya döner miyim diye hayal kurup duruyorum..Hepinize tavsiye ederim. Siz de deneyin. YABUS’a tam yakalanmadan, hadi kurun hayallerinizi, üstelik bedava..Ve seçin binlerce nebat ve hayvanatın arasından, kisvesine bürünmeyi tercih edebileceğiniz hüdayı nabit’i.

Ve de bir Nisan veya Mayıs yağmurundan sonra doldurun göğsünüzü toprak kokusuyla, asıl anamız toprak kokusuyla ve düşünün ki bu mis gibi kokan toprak, hele memleket toprağı ise, ürperti veren, kaçılacak değil, asıl dönülesi, bağrına düşülesi bir yerdir.

Tanrıya emanet olun esen kalın dostlarım..

Bostancı, 17 Mayıs 2007…

K. Özcan DAVAZ

ozdavaz@yahoo.com

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: