İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

MARENOSTRUM’ “uzaklardaki” bir dosttan gelen bir mektupta, yıllardır çevrilmesini hayal ettiğim Yeğişe Çarents’in şiirleri çıkmaz mı?

‘Uzaktan’ gelen mektup

Uzak ve yakın kavramları çok izafi kavramlar aslında. Bize yakın görünen aslında en uzağınızdadır. Amerika’yı ele alın örneğin, binlerce kilometreler,kıtalar, okyanuslar ötemizdedir ama, 1945’ten bu yana her şeyimizin çorbamızın bile içindedir. İstanbul’un bazı semtlerine gidin, oralardakilerin bir ayağı New York’tadır, ya da Miami’deki yazlıklarda.

Ama Kumkapı’ya gidin, kendinizi Babil Kulesinde hissedersiniz, Yerevantsi’ler, köle emeklerini sunmak için oradadır, Etyopya’lı mı ararsınız, Nijeryalı mı, Filipinli mi, sandalyenizi evin önüne attığınızda, önünüzden, farklı dillerin tınıları ile adeta resmi geçit yapar gibi geçerler.

Ya da Ermenistan’ı ele alın, hemen bitişiğimizdedir, ama uzaktaki küçük bir gezegen kadar uzaklardadır bizden, 90 küsür yıldır. Çini Maçin kadar uzak. Lanet olsun bu uzaklığı yaratanlara.

Geçenlerde “uzaklardaki” bir dosttan gelen bir mektupta, yıllardır çevrilmesini hayal ettiğim Yeğişe Çarents’in şiirleri çıkmaz mı? Çarents şairin edebi adıydı, asıl adı ise Yeğişe Soğomonyan’dı, baba adı Abkar, ana adı ise Tekze (Telli) idi. 13 Mart 1897 Kars doğumluydu, 27 Kasım 1937 yılında Yerevan Mahpusanesi’nde katledildi.

Çarents, 1920’li yılların başlarında İstanbul’a gelmiş, ve üstüne bir şiir yazmıştı. Eh, biraz bizim Tevfik Fikret’in İstanbul’u silkelemesi gibi, Çarents de oryantalist cıvıklıkla dolu olmayan gerçekçi ve eleştirel bir İstanbul silüeti çizmişti. Sağolsun, Sarkis Çerkezyan ustamız, bu şiiri çevirmiş ve Ürün dergisi’nde yayınlamıştı bir zamanlar.

1982’de Beyrut’ta faili belli bir suikastte katledilmiş, Lübnan Komünist Partisi kurucularından, aydın bir Ermeni yurtseveri olan Garabet Paşabezyan’ın düşlerinden birinin, Çarents’in Türkçeye çevrilmesi olduğunu söylemişti, Türkiyeli devrimcilerden, yolu Beyrut’a düşenlerden biri. Bir çok genç devrimciyi Çarents’in şiiri ile tanıştıran o olmuştu.

Çarents’in de bizim Nazım Hikmet gibi, Mayakovski’den çok etkilendiği söylenir. Çarents de, 1930’lu yılların temizlikleri sırasında kurban gitti, Zabel Yeseyan gibi. Zabel Yeseyan, İstanbullu idi. Çarents ise Karslı. Doğduğu ev hâlâ duruyor. Umut edilir ki, bir gün TC. Kültür Bakanlığı kendini onurlandıracak bir jest yapar ve bu evi onararak bir müzeye dönüştürür. Hey gidi Kars, oralarda nice edebiyat dergileri çıkarmış bir zamanlar. İyi ki Orhan Pamuk Kar’ı yazdı da, biraz olsun ilgi odağı oldu bu çok renkli serhat ili.

12 Eylül darbesinden sonra bir çok Türkiyeli devrimci Lübnan’a sığındı. Kısa süre sonra da, kendilerini İsrail işgalinin yangını içinde buldular, oralardan Avrupalara savruldular. Türkiyeli devrimcilere o zor günlerinde Ermeni solcularından destek çıkan, yardımcı olarak cehennem ortamından kurtulmalarını sağlayanlar oldu. Devrimci kardeşlik anlayışı ile. Her neyse, ne günlerdi onlar… Bir gün bu ortamların çok renkli ve çelişkilerle dolu dünyasını anlatan sanat yapıtları da ortaya çıkar diye umut edelim.

İşte o sıralarda rahmetli Garabet Paşabezyan Türkiyeli kimi devrimcilere Çarents’i tanıtıp sevdirmiş. Arada “yahu bu Türkiyeli solcular devrim yapmayı bildiklerini sanırlar da, Çarents’i nasıl bilmezler” diye de dalgasını geçermiş Türkçeyi Kilikya Ermenileri lehçesiyle pek iyi konuşan G.Paşabezyan, bir gün onlardan birine, Nazım Hikmet Ran’ın Bulgaristan’da basılmış olan “Seçme Eserlerini” takımını hediye ederken, içini çekerek “ne zaman Türkiyeli solcular, günün birinde bizim Çarents’in tüm yapıtlarını işte böyle cilt cilt, tam takım basarlarsa, işte o zaman da orada devrim olabileceğine inanırım” demiş.

“Çarents’in şairin ilk şiir denemeleriyle, onu hakikaten de evrensel boyutta büyük şair yapan hayatının son yıllarının şiirleri karşılaştırıldığında bile, hemen ilk baştan güçlü bir kalem izini bıraktığını söylemeliyiz”i diyen Paşabezyan şöyle devam ediyor: “Çarents çok büyük usta, onbeşinde de, otuzunda da, kırkında da bu böyle. Ermenilerin inzivaya çekilmiş inançlı yazarı, Vartabed Grigor Narekatsi (Narekli Grigor) sonrasında, onun kadar büyük ve güçlü kalemi olan bir başka yazar yok gibi diyebiliriz”.

Bir zamanlar elime, Çarents’in Hayastanım başlıklı ünlü şiirinin, 13 dilin farklı tınılarını yansıtan bir kitapçık elime geçmişti. Bu dillerden bir de Azerice idi. Yurt sevgisini en güzel dile getiren ender şiirlerden biridir bu.

“Hayastan’ım vurgunum sana ben Güneş tüten bol meyvene / Eski sazımızın tınısına / vurgunum ben / Kıpkızıl çiçeklere, bembeyaz güllere / Ve Nairili ince belli kızlarına senin / vurgunum ben”.

Ve onun kısa saçlı, boyunlu beyaz kazağı ile, tipik Bolşevik görüntüsünü yansıtan güzel bir çizimi vardı bu çok dilli, 1967 Erivan basımı kitapçıkta.

Hani ölüler hep genç kalır ya, bir muhbirin ihbarı ile hapsedilen ve infaz edilen büyük şair Çarents de hep genç kaldı.

Aşağıda onun 1936 yılında kaleme aldığı bir şiirine yer vermek istiyorum. Ozan büyük bir önseziyle, daha “temizliklerin” nereye varacağını, tarihte zulümleri ile anılan Timur, Şah Abbas ve Çarlara bir gönderme yaparak öngörmektedir şair. Ve bu şiir yayınlanmamasına karşın, bir muhbirin bildirmesi sonucu, Çarents’in hükmüne neden olur.

Erivan’a gittiğimde ziyaret ettiğim Çarents Müzesinde, eski Kars’ı yansıtan fotograflar, orada çıkan edebiyat dergileri, edebiyat klüpleri ile kentin canlı kültürel yaşamı dikkatimi çekmişti. Ve “muhbir”in arkadan verilen silüet görünümü…

Tıpkı büyük Rus ozanı Ossip Mandelstahm’ın bir şiirinin ölümüne neden olması gibi. Eşi o karanlık dönemin acılarını destansı anlatımı ile ebedileştirmiştir.

Ve gelişmeleri susarak protesto eden dünyanın en özgün öykücülerinden biri olan İzak Babel’in başına gelenler gibi.

İlk gençliğimden bu yana her 10 yılda bir gelen zulüm dalgaları altında büyüyüp yaşadığım için, siyasal gerekçelerle katledilen yazar ve şairlerin benim için özel bir yeri oldu. Ve Sovyet edebiyatında muhalif yazarları hem edebi açıdan daha değerli buldum, hem de onlar benim yüreğime seslendi. Çünki anlattıkları bizim öykümüzdü aynı zamanda.

İzak Babel’in şiirsel bir üslupla kaleme aldığı Odessa öykülerini Selimiye Zindanında kalırken tercüme etmeye başlamıştım. Benim en severek yaptığım çevirilerden biri idi. [Meraklısına: Odessa Öyküleri, Belge Yayınları, 3. baskı 2006]

Ve bu dalgadan sağ kurtulan büyük Rus şairi Boris Pasternak’ın dostu olan, yazıştığı gepgenç bir Gürcü şair ve yazarlar kuşağı da nasibini alacaktı kıyımdan.

Evet, işte Çarent’in bedduası:

B E D D U A
Kan kokusu geliyor yine

Bu ustanın pişirdiği yemekten.-

Eskiçağ cadısı mı bu,

Yoksa – korkunç kalpli dölü mü?

Bir Temur ya da Abbas’ın,

Atasına gıpta dolu

Çarların tahtına ulaşmış bugün

Ucu bucağı olmayan kandenizinde,

Elinde, Marx incili,

Yangınların ateşli alevinde

Kendi “Cabulga”-sını kurmakta

Yeryüzünün bir sokağında…(1936)

[Çarets’in 1936’da yazdığı Beddua adlı olan şiirdeki Timur, topal oluşu nedeniyle tarihte Timurleng veya Leng Timur olarak bilinen Moğol İmparatoru, Abbas ise Pers Şahı idi. Timur, şiirin aslında Ermenice telafuza uygun olarak, Temur olarak geçmektedir. Tsar ise, türkçede Çar olarak kullanılan, Rus İmparatorlarının rusçada adlandırılış şeklidir. Şiirdeki CABULGA ise geçici olarak kurulan “çadır, oba, kalınılan, yaşanılan yer” anlamını taşımaktadır.]

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: